Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Tarihin Penceresinden Arap Baharı ve Türkiye

Tarihten uluslararası ilişkilere bakarken farklı ters okumalar yapmak gerekmektedir. Öncelikle konunun adının nasıl konulması ve temelleri üzerinde durulması faydalı olabilir. İlk önce bazı sorularla başlamak isabetli olabilir. Bu yaşananlar kendi akışı içerisinde doğal bir şekilde mi ortaya çıkmıştır yoksa suni gelişmeler midir?

Bundan ayrı olarak,  Ortadoğu denkleminde halk hareketleri kavramından bahsedebilir miyiz? “Halk hareketi” olarak tescillenmiş dünyadaki tek halk hareketi Fransız İhtilali’dir. Çünkü çağ açıp, çağ kapama özelliği vardır. Öyleyse teorik alt yapımızı bu kelimenin üstüne inşa etmemiz gerekmektedir. Baz aldığımız Fransız İhtilali benzeri halk hareketlerine örnek olarak Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi ve 1979 İran Devrimi verilebilir.

Acaba Ortadoğu’da yaşananlar da benzeri bir devrimsel hareket midir? Benzeri halk hareketleri Ortadoğu coğrafyasında olabilir mi? Halk hareketlerinden bahsedildiğinde sosyal sınıf algılaması ve sınıfsal tartışmayı da beraberinde tartışmamız gerekmektedir. İhtilal öncesi Fransa’daki durum, klasik Kum Saati Denklemindeki zenginle fakir arasındaki uçurumun giderek artmaya başlaması üzerine saatin ters çevrilmesi sürecidir. Böyle bir süreci acaba Ortadoğu’da görebiliyor muyuz? İç çarpan olarak kabul edebileceğimiz bölgenin doğal dokusu nelerden oluşuyor ve bu doğal dokuyu belirleyen parametreler nelerdir?

Bölgedeki doğal dokuyu besleyen unsurları ortaya çıkarmanın yolu da tarihsel parametrelerden geçmektedir. Bölgenin tarih katmanlarına doğru inerek oradaki katların hala canlı olup olmadığını bilmemiz gerekmektedir. Eğer canlıysa bunun sonucunda gelecek olan yapının da belirleyici unsuru; sosyal gen dediğimiz unsurdur. İnsanlardaki fizyolojik gen gibi toplumların da sosyal hareketlerini şekillendiren, en büyük çarpan haline gelen tarih, din, kültür gibi etkenler oldukça önemlidir. Bunların doğal dokuda ne kadar belirleyici olduğunu da vurgulamak gerekmektedir.

En baştaki sorumuza dönersek eğer, Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerde dış çarpan faktörü ne kadar önemlidir? Suni kelimesi üstünden gidersek, bunu tetikleyecek olan unsur iç çarpan mıdır yoksa dış çarpan mıdır? Dış çarpanın bu bölgeye olan bakışında jeopolitik etkenler, ticari-ekonomik yollar, doğalgaz, petrol eksenli enerji kaynakları ve bunların nakil hatları vs. dediğimiz unsurlardır. Ortadoğu deyince akla gelen bu parametreler dış faktörlerin ilgisini her zaman bu bölgeye çok ciddi bir şekilde çekmiştir ve hala çekmeye devam etmektedir. Büyük güçlerin bölgeye yakın ilgisi, büyük savaşlar ve büyük stratejik dalgalar ekseninde bu coğrafyada dış çarpanın etkileri hala devam etmektedir. İçinde bulunduğumuz yüzyıl büyük değişikliklerin sinyallerini vermektedir.

Dış çarpanın bölgeye ilişkin planlarının değiştiğini ifade edebiliriz. Machiavelli’ye atfedilen “Kötülüğü adamına yaptır, onu kötü bilsinler, sonra onu görevden al, seni iyi bilsinler” sözü günümüzde Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri anlamamıza da yarayabilir. Koltuktan indirilen liderler bugüne kadar çok iyiydi, sonra aniden çok kötü oldular. Eskiden bu tip halk hareketlerinde kullanılan bültenler vardı. Fransız İhtilali’nde duvarlara asılan meşhur bültenler gibi. Halk bu bültenleri okuyor ve bu bültenlerle motive ediliyordu. Şimdilerde bu duvarların yerini Facebook ve Twitter duvarları aldı. Bu, sosyal medya ile ulaşılan kitleyi organize etme şeklinde yeni bir model midir yoksa aslında bir psikolojik harekât tekniği midir orası da tartışılması gereken noktalardandır.

Ortadoğu’ya bakıldığında bölgenin doğal dokusundan beslenen bir işsizliğin ve gelir dağılımında adaletsizliğin bulunduğu görülmektedir. Bütün bunlara dış çarpanları da eklediğimiz de tablo daha da netleşmektedir. 19. yüzyıldan sonra bölgede dış çarpan faktörü %100 etkilidir. Dış çarpanın bölgeye ilgisi 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çok ciddi bir şekilde başlamıştır. Bölgenin tarihsel dokusu çok belirleyici bir unsurdur. Ama bölgenin tarihsel dokusuyla beraber önemli olan esas unsur; Ortadoğu dünyanın medeniyet beşiğidir. İnsanlar daha mağara devrinde yaşarken burada Sümerler, Asurlular, Hititler yazıyı kullanıyorlardı. Ortadoğu toplumları medeni toplumlardır. Bu önemli bir veridir. Alt yapıdan yukarı doğru koridorlara çıkarken önemli bir veridir. Bir başka önemli veri; bu bölgenin katmanlarına baktığımızda din faktörüdür. Dünyanın en büyük dinleri Ortadoğu merkezlidir. Dolayısıyla Ortadoğu dünyanın kalpgâh noktası diyebileceğimiz bir yerdir. Bu dokuyu çok iyi tahlil eden dış çarpan dediğimiz güçler vardır. Dış çarpanın sadece ekonomik, coğrafi nedenlerden dolayı değil, dinsel nedenlerden dolayı da burada etkin olduğunu söylemek mümkündür. Ortadoğu büyük güçlerin her zaman ilgisini çekmiştir. Petrol yokken de Ortadoğu çok önemli bir yerdi. Ticaret var olduğu sürece Ortadoğu önemini hiç yitirmedi. Bu açıdan baktığımızda bu coğrafyada İpek ve Baharat Yolları ile kültürlerin karıştığını, birbirleriyle tanıştığını ve çok az kavga ettiğini görmekteyiz.  O yüzden şöyle bir benzetme yapabiliriz: Ortadoğu bir baharatçı dükkânı gibidir. Her türlü baharat vardır. Burada oyunun kuralı hapşırmamaktır. Bu baharatçı dükkânına girer ve hapşırırsan havaya kalkan baharatları toplayacak birileri çıkar, bu da kavga çıkarır. Yani birileri hapşırmaya başlıyorsa bilin ki dükkânı karıştıracak demektir. Bu karışıklık siyasi olaylar ile kan ve gözyaşını da beraberinde getirecektir.

Küresel güçler Ortadoğu’nun sahibi değildir. Sahibi olmaya çalışmaktadırlar. Sahip olmaya çalışırken kullandıkları yöntem baharatçıda hapşırma yöntemidir. Çünkü o zaman dükkânın esas sahibi de gözükmemektedir. Körleşmeye başlamaktadır. Dükkân sahibi bu bölgenin kendi halklarıdır. Bu bölgedeki en temel unsurlar; medeniyet ve din kulvarlarıdır. Bunlar bu bölgenin temel dinamiklerinde belirleyici güçlerdir. Ortadoğu halkları bugüne kadar kaderlerini kontrol edememiştir. Demokratikleşme ve demokrasi belirleyici bir unsurdur. Şu anda bulunan yöntem bu şekildedir. Ancak demokratik yönetimlerle istenmeyen kişilerin iktidara gelmesi küresel güçlerin, dış çarpanların veya dinamiklerin istemedikleri bir husustur.  Bunun için de küresel güçler kendi kontrollerinde bir demokratik yapıya gidilmesini amaçlamaktadırlar.

İlginç bir noktaya daha değinmekte fayda vardır. Büyük güçler bu bölgeye gelmiş ve bölgeyi kontrol etmiştir. Ancak bu bölgede çok fazla kalamamıştır. Bölgeden olmayıp da bölgeyi uzun süre kontrol eden ve burada kalan tek güç vardır. O güç de Türklerdir. Türkler köken bakımından Ortadoğulu değildir. Türkler bölgede ilk Anadolu’ya gelmemiştir. Ortadoğu’da Türklerin ilk geldiği yer Kerkük’tür. İlk gelen Türkler Kerkük’e gelmişlerdir. Türkler ancak Malazgirt’ten sonra Anadolu’ya doğru gelmiştir. Türkler yaklaşık bin yıldır bu bölgededir. İstiklal Harbi’nde mücadele verdiğimiz coğrafya Ata-yurt değil, Anayurt dediğimiz Anadolu’dur ve Ortadoğu’nun parçasıdır. Ortadoğu’nun her sürecinde, özellikle Yavuz Sultan Selim zamanından sonra her taşında, Türkleri görebilmek mümkündür. Bu çok önemli bir veridir. Türkler bu coğrafyada bir dış güç olarak tanımlanmamıştır. Türkler Ortadoğu’nun alt katmanlarında, sosyal hafızasında, kültürel hafızasında önemli bir dosyadır. Bunun kökenleri günümüze değil, çok eskilere dayanmaktadır. Bütün farklılıkları olduğu gibi kabul ederek uzun süre bu bölgede hâkim olan gücün başarısının hikmeti hâkimiyetinin altındaki farklılıkları bir elin parmakları gibi kabul etmesinde yatmaktadır.

Ortadoğu’da yeni bir doku oluşturmak gerekiyorsa ana çarpan unsurlar üstünde oynama yapmak gerekmektedir. Bu bir stratejik taktiktir. Ana çarpanlar olarak baktığımızda; din önemli bir çarpandır. Bunun üstüne hesap yapmamız lazımdır. Dil önemli bir çarpan unsurdur. Oturup çalışmamız lazımdır. Tarih ve kültür de aynı şekildedir. 1920’lerin Ortadoğu’sunu okumaya, dışarıdan rengine bakmaya başladığımızda; İslam dinine sahip, duygusal, üst çatı ortak dil olarak Arapçanın herkes tarafından konuşulduğu, Türkçenin ise biraz anlaşıldığı, en üst çatı olarak da Osmanlı unsurunun yer aldığını görmekteyiz. Kültür dokularına indiğimiz vakit İslamiyet öncesi alt kültür dokularına inmemiz lazımdır. Mısır’da piramitler ile eski kültür dokularını canlandırarak kendilerinin üstün olduğuna inandırılan bir nesil söz konusudur. Veya Suriye’de alt unsurlar devreye girmektedir. Yani sonuçta bu dörtlü unsur konusunda 17. yüzyıldan 19. yüzyıla geldiğimizde her kanatta bir oynama vardır. Ama hepsinin ortak noktası vardır: dış çarpanlar tarafından oynamalar yapılırken Türk karşıtlığı bilinçli olarak öne çıkartılmıştır. Arap tarih kitaplarında bunu net olarak görebilmekteyiz. Önümüzde net olan bir tablo durmaktadır. 19. yüzyıldan itibaren Ortadoğu’da yapı yeniden şekillendirilmektedir.

Burada bütün yapıda çalışan tek bir baskın güç vardır o da İngiltere’dir. İngiltere 1919–1939 arası asıl güçtür. 1945’ten sonraki süreçte ise ABD ve SSCB sahneye çıkmıştır. Bu süreçle beraber dikkat çeken diğer bir konu bölgenin haritasının çok suni olduğudur. Ortadoğu’nun sınırlarında doğal kıvrımlar yoktur. Bu, demek ki zamanında burada birileri iyi çalışmış anlamına gelmektedir. Suni sınırların olduğu yerlerde her olayın suni olmasını bekleyebilirsiniz. Siyasi tarih bilgisi bize bunu ifade etmektedir. 1945’ten önceki süper güç İngiltere’nin bu bölge için geliştirmiş olduğu temel anlayış; tek adam yönetimleri üzerine inşa edilmiştir. Temeli “Az olanı sen yukarı çıkaracaksın. O da sana tabii olacaktır” felsefesine dayanır. Suriye’de Nusayriler, Mısır’da değişik unsurlar, Suudi Arabistan’da Vahhabiler yönetime hep bu yüzden gelmiştir. ABD’nin Ortadoğu’da en yakın müttefiklerinden biri Suudi Arabistan’dır. Bu yüzden Suudi Arabistan’a gerçek bahar gelirse Ortadoğu’ya bahar gelir diyebilirsiniz. Ama Suudi Arabistan’da bir tane taş dahi oynamıyorsa sunilik kelimesi üstüne biraz daha düşünmek gerekmektedir.

Ortadoğu’nun doğal dokusunda tek adam iktidarları -Türkiye ve İsrail hariç- ya askeri diktatörler ya da kral şeklinde başa gelmişlerdir. Ortadoğu’nun temel direkleri neresidir dediğiniz vakit bu ülkeler dikkat çekmektedir. Ortadoğu’nun dört temel ülke direği vardır. Ortadoğu’yu kontrol etmek istiyorsanız bu dört ülkeyi elinizde tutmanız gerekmektedir. Bunlar: İran, Türkiye, İsrail ve Mısır’dır. Hepsi de birbirinden farklıdır. Bunlar arasında dış çarpanlar açısından “en tehlikeli” olanı ise 600 yıl burayı yönetmiş olan Türklerdir. Öyleyse dış çarpanlar açısından temel kural “bu ülke kesinlikle güneye inmeyecektir!” şeklinde kendiliğinden ortaya çıkar. Güneye inmemesine rağmen bu ülke kurulurken güneye gideceğinin sinyallerini vermiştir. Musul, Hatay bu çizgilerin bir uzantısıdır. Musul dediğimiz Basra; Hatay dediğimiz de Kızıldeniz’dir. Atatürk’ün dış politikasında bunu çok net bir şekilde görebilmekteyiz. Sadabat Paktı bunun bir uzantısıdır. Balkan Antantı da Balkan coğrafyasına tekrar hâkim olma düşüncesinin bir ürünüdür. Günümüzde Ortadoğu ile yeni ilişkiler geliştirmek isteğiyle güneye inmeye çalışan Türkiye dış çarpanları hemen rahatsız edecektir. Bu açıdan, eksen kayması ve “Yeni Osmanlıcılık” tartışmalarının çıkış noktasının dış çarpan dediğimiz ülkelerde olması tesadüf değildir.

1989’a geldiğimizde Soğuk Savaş bitmiş, yeni bir savaş başlamıştır. Uluslararası sistemin sahnesi yeniden düzenlenirken her coğrafya yeniden tasarlanacak demektir. Bir başka ifadeyle İngiltere’nin tanımladığı 19. yüzyıldaki coğrafya yeniden tasarlanacak, oyunun kartları yeniden karılacaktır. Ortadoğu’nun ideolojiler ya da düşünceler koridorlarına baktığımızda bu yüzyılın başında bölgede milliyetçilik rüzgârının estirildiği görülmektedir. Milliyetçilik rüzgârının yanına bir de sosyalizm eklendiğinde Nasyonal Sosyalizm’in Ortadoğu’daki adı “Baasçılık”tır. Cemal Abdülnasır bu ideolojinin babası, Saddam Hüseyin ile Hafız Esad ise çocuklarıdır. Bu isimlerin yanında bir de Filistin’de aynı söylemin bir uzantısı olan Yaser Arafat vardı. Bölgeyi değiştirecek önemli anahtarlardan bir tanesi Filistin’dir. 1979’daki İran’da din eksenli gelişme “siyasal İslam” denilen bir kavram ile bizi tanıştırmıştır. 1979’da burada bir imaj oluşturulmuştur.

21. yüzyıldaki 11 Eylül senaryolarının başlangıç noktası 1979 İran Devrimi’dir. Büyük güçler bu bölgede milliyetçilik koridorunu, sosyalizm koridorunu, seküler koridorları kullanmıştır. Din koridoru hep bastırıldığı ve suçlu ilan edildiği için bölgede yeni bir dinamik ortaya çıktı. Isınmaya başlayan bu dinamikle İran’da ortaya çıkan ilk çatlak “İslam Devrimi” olarak yayılmaya başladı. Bu yayılma ile halk bir şok etkisi yaşadı. Aynı tarihlerde Türkiye’de de Türk-İslam tartışmaları gündeme geldi. Artık söylemlerin değiştiği bir döneme girilmişti. Türkiye’de mesela önceden tek yol devrimdi. Sonra bu slogan tek yol İslam şekline dönüştü. Sloganlar bile değişmeye başlamıştır. 1989 sonrasından 11 Eylül’e gelen süreçte yeni bir hedef tanımlanmaktadır. 21. yüzyılda artık bu coğrafyada yeni bir düzen kurulmaktadır. 11 Eylül sonrasında gelişen siyasi gelişmeler 1989 sonrasında Balkanlardaki hareketlenmeler neticesinde bir noktaya getirildi.

Aslında bütün yaşananlar suni bünyedeki doğal doğumun ön kontrollü yapılanmasıdır. Burada doğal bir yapı doğmak üzeredir. Ortadoğu medeniyet yapılarıyla tekrar buluşmaktadır. Farklılıkları bir arada tanımlayan, farklı kültürlere saygı gösteren bir yapı olarak kendini net bir şekilde tanımlayan bir halk dokusu söz konusudur. Bu doku yönetimlerde kendini göstermemiş ve halk bunu yavaş yavaş ekonomik etkenlerle beraber talep etmeye başlamıştır. Burada halk sosyal paylaşım siteleri ve internet sayesinde siyasi yapılanmada demokratik bir yapıya geçerek, oy vererek, iktidar yapılarını değiştirebileceğini öğrenmeye başlamıştır. Tahrir Meydanı’ndaki hareketler 19. gününe geldiği zaman aniden bir durma eğilimi göstermiştir. Bu ise hareketlenmenin doğal olmadığını gösterdi. Ortadoğu’da devrim yoktur, askeri darbe vardır. İhtilal Ortadoğu’da Fransız standartlarındaki gibi gelişemez. Bölgesinde doğasında ve dokusunda yoktur. Ama suni devrimler ve devrimcikler bol miktarda olabilir. Mısır’dan itibaren başlayan süreçte kilit nokta Mısır’dır.

Tarihsel arka planı verdikten sonra bunlar hakkında net bir şeyler söyleyebiliriz: Tunus’ta başlayan hareket doğaldır. Tunus’ta Fransız aleyhinde bir görüntü oluşmuştur. O andan itibaren Fransa işin içine çok aktif bir şekilde dâhil olmuştur. Mısır çok önemlidir. Çünkü Mısır bu vitrinin kendisidir. Mısır’da bir hareketlenme olduğunda Ortadoğu’yu sallar ve de sallamıştır. Bir başka kilit nokta; Suudi Arabistan’dır. Doğal yapısıyla ABD tarafından doğduğu günden bu yana finanse edilen ve desteklenen tek dokudur. Bu bölgedeki petrol gelirleri belirli bir oranda halka veriliyorsa da çoğunluğu belirli bir grubun tekelindedir. Suudi Arabistan’ın çok özel bir dokusu vardır. Dolayısıyla bu dokuda en çok üstünde durulması gereken Suudi Arabistan’dır. Sürecin suni mi doğal mı olduğuna karar vermek için Suudi Arabistan’ı izlemek gerekmektedir.

Türkiye’de dış politikada değişimin ön planda olduğu, stratejik derinlik, yumuşak ve sert güç kavramlarının tartışıldığı bir süreç söz konusudur. Burada birkaç önemli nokta vardır: Türkiye’nin yumuşak gücü ve stratejik derinliği Suriye’de test edilmektedir. Çünkü Türkiye gerçekten bu ülkede kural dışı ve ezber bozucu bir politika izlemiştir. Hepimizin bildiği gibi, bu ülkeyle ilişkiler hiç olmadığı kadar geliştirilmişti. İlişkilerin daha da iyileştirileceği düşünülürken birdenbire Beşşar Esed’in babasının çevresindekiler tekrar ortaya çıkmıştır. Burada unutulan şey Beşşar Esed’in altındaki kadro halen kendi kardeşlerinden ve Hafız Esed’in çevresindekilerden oluştuğudur. Bilineceği üzere, Hafız Esed, Saddam Hüseyin’in Halepçe’de yaptığı katliamın aynısını Hama’da yapmıştı. Son olaylarda aynı askeri yetkililer tekrar devreye girmiştir. Beşşar Esed’in bütün yapıyı tuttuğu konusunda Türkiye yanılmıştır. Türkiye iki şeyi ispatlamaya çalışmaktadır. Komşularla sıfır problem mantığıyla ekonomik ve siyasi etkenleri bir tarafa bırakarak kardeşlik ve ticari anlamda bir kazan-kazan politikası güdülmüştür. Bu bir yere kadar da başarılmıştır. Ancak unutulan husus alt kadroda halen Nusayri olmayanların yaşama hakkının olmadığı şeklinde şekillenen 1961 zihniyetinin hâkim olmasıdır. Türkiye’nin test edilmesi konusu düşürülen uçakla birlikte çok ciddi bir şekilde gündeme getirilmiştir.

Gelecekte bu bölgede ne olacağına dair baktığımızda; şu anki suni dalgalanmaların bir süre daha devam edeceğini söyleyebiliriz. Suriye’den sonra Irak’ta bir gelişme olmamıştır. Mısır’da askeri yapı hala güçlü bir şekilde durmaktadır. Mısır’da kafa değiştirilmiştir ama vücut aynı şekilde durmaktadır. Mısır’da halk sadece ve sadece anayasa yapılsın diye geriye çekilmiştir. Anayasanın yapılması gerekmektedir. Önümüzdeki beş yıl içerisinde bu coğrafya; eninde sonunda halkın iktidar olduğu, demokrasinin yerleştiği ve genellikle dini eğilimleri olan partilerin etkin olacağı bir yapıya doğru gidecektir.

Türkiye’de 2003’ten beri değişmeler söz konusudur. Siyasi arenada “muhafazakâr demokrat” model denen bir model aslında denenmektedir. Bu coğrafyada iki tane demokratik ülke vardır: Türkiye ve İsrail. Türkiye’de 2003’ten beri dış politikada değişiklik olmaya başladı ve içeride muhafazakâr demokrat çatısı altında dini değerlere saygılı olan ve bunu siyasi bir görüş haline getirmeyen farklı bir yapı iktidara geldi. Aslında muhafazakâr demokrat Avrupa’daki bir yapıdır. Hıristiyan Demokratın Türk versiyonudur. Türkiye’de muhafazakâr sosyal demokrata doğru gideceğiz. Bu model Ortadoğu’da Türk modeli olarak yansıtılacaktır. Kriz sürecinde en karlı çıkacak olan Türkiye’nin rol-model yapısıdır. Ortadoğu’nun tarihsel arka zemini düşünüldüğünde, Türkiye’nin bölgede bu kriz neticesinde demokratik yönetimler yapılanmasına doğru gidişte nasıl bir rol oynayacağı tespit edilebilir. İsrail geriye çekilip yerine demokratik muhafazakâr Türkiye modeli referans alınıp demokratik bir Ortadoğu’ya doğru gidilecektir. Bu coğrafyaya baktığımızda düşünce sınırları değişecektir. Ortadoğu, halka hesap verilen, halkın sorguladığı ve beğenmediğini değiştirdiği bir yönetim yapısı şeklinde doğal bir yapıya doğru gidecektir.

Ancak bu doğal yapının Arap Baharı ile olmayacağını belirtmek gerekmektedir. Şu anda Ortadoğu’da kontrollü bir stres boşalması vardır. Şu anda yapılanlarda BOP örneği vardır. Türkiye bunu kabul etmiş durumdadır. Türkiye de eş başkanlığı kabul etmiştir. Geçiş süreci açısından baktığınızda bir Amerikan şemsiyesi vardır. Daha önce Sovyet şemsiyesi de vardı. Bu üst şemsiyedeki temel unsur; menfaat çizgisidir. Üst şemsiyede doğrudan kullanılan unsur; İsrail’dir. Üst şemsiye ABD’dir. Ekonomik ve siyasi güçlerle bu beslenmiştir. Üst şemsiye altında alt şemsiye açılabilir mi? Türkiye bu üst şemsiyenin altına bir alt şemsiye açmıştır. Bu alt şemsiyenin bir özelliği vardır. Reel politik olarak ifade ettiğimizde şu anda bu şemsiyede eşgüdümlü bir şekilde hareket etmek zorundasınız. Türkiye’nin farklı bir yapılanmaya gittiğini ABD fark ettiğinde ne yapabiliriz? Bunun olmaması için Türkiye’nin önüne çeşitli engeller konulmaktadır. Türkiye de sinyal vermektedir. Türkiye bütün bu dönemlerde duygusallaşmadan, gerçekçi bir şekilde Ortadoğu’daki halklarla olan muhabbetini devam ettirmek zorundadır. Ama şu anda ABD ile aynı çizgide gitmeye zorunlusunuz. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi bir Amerikan projesidir. Türkiye dış politikasında belirli ölçülerde bunu kabul etmiştir. Daha önce tamamen kabul edilmekteydi, şimdi ise ölçü oranı azaltılmıştır. 1980’lerden beri Türkiye bu projenin fiili uygulayıcısıdır. Türkiye’nin ABD’ye önerisi; demokratik yapılanmalarda bu dokuda Türkiye modeline benzer bir modelin kabul edilebileceğidir. Türkiye’ye de belirli ölçüde nefes alanı bırakılmak istenmektedir. Suriye bu anlamda çok önemlidir ve Suriye’de Türkiye’nin gücü test edilmektedir. Türkiye Libya’da doğru bir hareket yapmış ve halktan yana tavır koymuştur. Her zaman halka doğru oynamak ve tek adam yönetimleriyle ilişkiyi kesmek gerekmektedir. Bu açıdan Suriye konusunda Türkiye’nin yönetimden yana değil de halktan yana tavır alması doğru bir politikadır. Bunu yaparken dikkatli ve ihtiyatlı olunmalı, provokatif gelişmeler karşısında sağduyulu kararlar alınmalıdır. En fazla korkulan şey, savaş gibi bir duruma, BM çerçevesi ve uluslararası kamuoyu ile birlikte hareket etmeden tek başına girişilmesidir ki böyle bir sonuç Türkiye açısından tam bir felaket olur.

Türkiye çok boyutlu ve çok taraflı bir dış politikaya yönelmiştir. Çok taraflı dış politikada şu anda öncelik Ortadoğu’ya verilmiştir. Ancak hükümetin çok zayıf olduğu bir nokta vardır ki o da Orta Asya’dır. Asya-Pasifik grubunda zafiyet söz konusudur. Ortadoğu ile ilgili bir şeyler yapınca, eksen kayması tartışmaları gündeme gelmiştir. Eksenin kayması tartışmasını bir kenara bırakalım, aslında daha bir eksen arayışı da yoktur. Sadece şu anda belirtilerini görmekteyiz. Güçlü ekonomi, güçlü adalet, güçlü ordu bunlar önemli şeylerdir ama Türkiye’nin yeni anayasa konusu çok daha önemlidir. Türkiye daha kendi iç dinamiğini ve değişimini tamamlamış değildir. Türkiye uzun vadede bu baharları iyi yönetebilirse çok kar elde edecek, iyi yönetilemezse BOP’lar değişik noktalara doğru kayabilecektir. Türkiye bir dönüm noktasındadır. Eğer Türkiye yeni anayasasını yapabilirse, bütün toplum katmanlarını, bütün farklı unsurları bir masada toplayıp, toplumsal sözleşmesini yapıp, uygulayabilirse, bölge için işte o zaman örnek bir model olabilecektir.

Yazar: Bekir GÜNAY

Salı, 14 Ağustos 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Fırat Kalkanı Harekâtı küresel güçlere karşı mı yapılıyor?

Hükûmet, “FIRAT KALKANI OPERASYONU NEDİR? EL-BAB NEDEN ÖNEMLİDİR?” başlığı altında bir açıklama yayınladı. (1) Açıklama, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret