Güncel Yazılar

Türk Dış Politikasındaki Dönüşüm

Türkiye son yıllarda hiç olmadığı kadar hareketli yıllar geçirmektedir. Bölgesinde etkin olmaya daha doğrusu bölgesel güç olmaya talip olan Türkiye, dış politikasını hususiyetle 2009 Davos Zirvesi’nden bu yana değiştirme gayreti içerisinde olmuştur. Zirvede dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrailli yetkilileri azarlaması İslam dünyasında özellikle Ortadoğu’da coşkuyla karşılanmış ve Türkiye adeta büyük güçler tarafından bölgede model ülke olarak gösterilmiştir. Model olarak gösterilmesinin sebebi hiç şüphesiz demokratik, laik ve Müslüman olmasıdır.

Daha sonra Ortadoğu’da Diktatörlere yönelik başlayan ayaklanmalar birçok devlete sıçramış ve istikrarsızlık doğmuştur. Daha önce hiçbir Arap devletinin İsrail’e veremediği tepkiyi Türkiye’nin vermiş olması olaylar başladıktan sonra gözler Türkiye’ye çevrilmiş ve Türk makamlarınca gerekli ziyaretler yapılmıştır. Mısır’da Hüsnü Mübarek devrilince yerine İhvan-ı Müslim Hareketi’nden Muhammed Mursi seçilerek ülkenin başına geldi. 2011 Eylül ayında ‘Arap Baharı’ turu çerçevesinde Kahire ziyareti sırasında yaptığı konuşmada Mısır’a laik devlet sistemini tavsiye eden dönemin Başbakanı Erdoğan, “laiklik, din karşıtlığı değildir ve laiklikten endişe duyulmasına gerek yoktur” ifadelerini kullanmıştı. Bu konuşması dinleyiciler arasında çok büyük bir tepkiye yol açmıştır. Mursi’nin seçilmesinden bir yıl sonra Genel Kurmay Başkanı Abdülfettah El-Sisi tarafından yapılan darbe ile Mursi iktidardan uzaklaştırıldı. Daha sonra Türkiye’nin eleştirileri ve elçilerin geri çekilmesi ile kriz büyümüş ve ilişkiler gerilmiştir.

Mart 2011 yılında Suriye’nin Dera vilayetinde meydana gelen halk ayaklanması zamanla diğer vilayetlere de sıçrayarak büyük bir halk gösterisine dönüşmüştür. Rejim güçlerinin de acımasız baskıları olayları önüne geçilemez hale getirmiştir. Türkiye ilk zamanlar Esad’a, halkının isteklerine kulak vermesi yönünde telkinlerde bulunmuş ancak işler sarpa sarınca bölgedeki diğer diktatörlerin gideceği gibi Esad’ın da gideceği düşüncesiyle Suriye’ye karşı hasmane tutum sergilenmiştir. İlerleyen zamanda Esad’ın gitmesi için rejim ordusundan kaçanları hususiyetle ordu mensuplarını eğiterek Suriye topraklarına göndermesi iki ülke ilişkilerini adeta çıkmaza sürüklemiştir. Esad’ın ülkenin Kuzeyinde PYD/YPG yapılanmasına göz yumması Türkiye’yi alenen tehdit etmiştir.

Suriye diğer Ortadoğu ülkelerine benzememektedir. Suriye’de olayların bu kadar uzun sürmesinin detayına inecek olursak; aktörlerden Rusya’nın Akdeniz’de sahip olduğu tek üs “Tartus Limanı”nı kaybetmek istememesi ve bunun için Esad yönetiminin destekçisi olması, İran’ın ise Suriye’yi ön karakol olarak görmesi ve Hizbullah’ın Suriye üzerinden geçiş sağlayıp Lübnan’ı kontrol etmesi ve İsrail’e karşı tacizde bulunması gösterilebilir. 24 Kasım 2015’te Suriye sınırında Türk hava sahasını ihlal eden SU-24 tipi bir Rus savaş uçağı Türk F-16’ları tarafından düşürülmesi sonrası Suriye ve İran ile yaşanan sorunumuza Rusya’nın da eklenmesi ile Suriye’deki olaylar Matruşkaya benzemiştir. Şam’ın bu derece stratejik önemi Türkiye tarafından göz ardı edilmesi ve kaos ortamından istifade edebileceğini düşünmesi Ankara’yı zor durumda bırakmıştır.

Suriye meselesinde anlaşılıyor ki “Irak Projesi” uygulanmak istenilmekte. Yani özerk yapılı Suriye, hususiyetle Kürt bölgesi oluşturulmak istenilmektedir. Türkiye şimdiden bu duruma karşı olduğunu kendisinin kırmızı çizgileri olduğunu söylemektedir. Birinci körfez harbi sonrasında Irak’ın Kuzeyinde oluşan Kürt bölgesini tehdit olarak gören ve kırmızı çizgisi olduğunu belirten Türkiye, bugün neredeyse bölgede anlaştığı tek Devlet diyebiliriz. İlerleyen zamanlarda Suriye’de planlanan özerk yapı projesidir. Türkiye’nin var gücüyle hedeflenen plana karşı durması ileride pişmanlık getireceği kuvvetle muhtemeldir. Yapılması gereken oynanan oyunda en az zararla çıkmak ve oyunu mümkün olduğu kadar kendi lehimize çevirmemizi sağlamaktır.

Türkiye’nin İsrail ile yakın ilişkileri bölgedeki dengeler için büyük bir önem taşımaktadır. Ortadoğu’da İsrail’in Arap olmayan ülkelerle yakın ilişkiler kurmak istemesindeki öncelik güvenliğini sağlamak ve işbirliğini geliştirmektir. Türkiye ve İsrail’in birbirine ihtiyacı vardır. Doğu Akdeniz’deki enerjinin Batı’ya ulaşması için tek güvenli yolun Türkiye olması taraflar arasındaki görüşmelerin yeniden sağlanmasına imkân kılmıştır. Türk yetkililerin bölgede oluşan ateş çemberini geçte olsa fark ederek kırmaya çalışmaları ve alternatif politika üretmeleri pragmatik dış politika anlayışının uygulandığı görülmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya Devlet Başkanı Putin’e gönderdiği mektupta; Rus askeri uçağının düşmesi ile ilgili derin üzüntü duyduğunu belirterek, “Hayatını kaybeden Rus pilotun ailesine bir kez daha acılarını paylaştığımı belirtmek ve taziyelerimi sunmak istiyorum; kusura bakmasınlar diyorum” ifadelerini kullanmıştır. Ancak Kremlin’den yapılan açıklamada Erdoğan’ın özür dilediği açıklanmıştır. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın, “Erdoğan mektubunda taziyelerini sundu.” dedi. İster özür dilemek olsun ister kusura bakmasın ifadesi olsun sonuç olarak krizi aşmaya yönelik yapılan bir hamlenin olması müspet bir harekettir.

Her ne kadar bölgedeki bazı ülkeler Türkiye’nin çıkarlarına ters hareket ediyor olsa bile asla uzun süreli münakaşa sürecine girilmemesi gerekir. Aksi halde daha sonra münakaşaya girdiğimiz ülke ile ittifak halinde olmak o ülkenin bölgedeki caydırıcılık gücünü zayıflatır ve saygınlığını azaltır. Her şeyden önce pragmatik dış politika bölgedeki olumsuzluklardan minimum derecede etkilenmeyi sağlayacaktır. Türkiye’nin, İran, Suriye, Irak, Mısır, İsrail, Rusya ve bazı Avrupa Birliği ülkeleri ile yaşanan sorunlarının yegane sebebi Devleti yönetenlerin duygusal yaklaşıma sahip olmasıdır. Bu yaklaşımın ne kadar tehlikeli olduğunu geçte olsa fark eden Türkiye; İran ile Suriye’de yaşadığı mezhep tartışmasını, İsrail ile yaşanan Davos ve Mavi Marmara baskını sorununu, Rusya ile Uçak krizi, Mısır ile yaşanan darbe polemiğini adım adım çözmeye çalışmak istediği anlaşılmaktadır. Bu aşamada yapılacak en mühim husus ise taraflar arasındaki samimiyet ve ekonomik işbirliğidir. Hiç şüphesiz Bölge barışının temeli güven ve ekonomik istikrardan geçmektedir.

Selçuk ÖZÇELİK, Giresun Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölüm

Print Friendly

Nedir uiportal

ULUSLARARASI İLİŞKİLER PORTALI, Uluslararası İlişkiler Araştırma ve Tartışma Platformu

İlginizi Çekebilir

“Bölgesel Güç” mü “Bölgesel Hiç” mi

Türkiye’nin bölgesel güç mü olduğu yoksa bölgesel güç olma potansiyeline sahip mi olduğu bu zamana …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir