Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Türk Dış Politikasının Geçirdiği Dönüşüm

Zaman zaman hayal kırıklığına uğruyorum. İlk olarak on yıl önce Türkiye üzerine çalışmalar yapmaya başlamıştım ve her zaman şunu dile getiriyordum: “Türkiye önemli bir ülke. Coğrafi olarak dünyanın merkezinde yer alıyor.” Biz Amerikalıların şunu fark etmesi gerekiyor: Türkiye ile eskisinden daha güçlü ittifaklar kurmalıyız.

Ve gelinen noktada belki herkes Türkiye’nin önemli bir ülke olduğunun farkında ama şimdi de tam olarak Türkiye’de ne olduğunu, neyin değiştiğini bilmiyorlar.

“Türkiye nereden geldi?, Değişen ne oldu? Neden Türkiye birden eksenini değiştirdi? Türkiye’yi kaybeden kim oldu?” Çoğu kez bu söylemlerle başa çıkmaya çalıştım. Şimdi ise anlatmaya çalışacağım Washington’un, özellikle de Washington ve Amerika’daki düşünürlerin Türkiye hakkında ne düşündükleri olacak.

Türkiye’nin Jeostratejik Konumu ve ‘Model’ Olma Arzusu

Bu minvalde üzerinde durulması gereken en önemli husus, Türkiye’nin tarihinde belki de ilk kez böylesi bir konuma gelebilmesidir. Osmanlı tarihine bakıldığında zaman zaman Türkiye’nin böyle bir konumda olduğunu görmek mümkün. Ancak bugün gelinen noktada, Türkiye Cumhuriyeti, bölgesel bir aktör olmanın da ötesinde; bölgenin oynayan her taşında etkisi olan bölgeler arası bir güçtür. Çoğu insan Türkiye’yi sadece Batı odaklı bir ülke olarak  addedebilir: NATO müttefiki, AGİT, AB talibi ve BM Güvenlik Konseyi üyesi olan bir ülke. Tabii bir de Türkiye, ekonomik gücü sayesinde G-20’nin üyesi ve sonrasında da kurucu üyesi oldu. Türkiye tüm gücünü Batı ortaklığından alıyordu ve uzunca bir süre de Orta Doğu’ya dikkatini vermedi. Türkiye’nin bu tutumunun zamanın uluslararası ortamından kaynaklandığı öne sürülebilir. Nitekim Soğuk Savaş döneminde ortada sadece Sovyet Birliği ve Amerika vardı. Washington perspektifinden bakıldığında, Amerika’nın Ortadoğu’da lider olması her zaman ağır basmıştır. Diğer bir deyişle, Amerika, stratejik menfaatleri doğrultusunda bu bölgeye ilgi duymuştur. Bunda, ülkenin bu bölgeye olan petrol bağımlılığının yanı sıra, Amerika’nın müttefiklerinin –özelikle İsrail ve Türkiye- varlığı da etkili olmuştur. Son birkaç yıl içerisinde, bilhassa da 11 Eylül saldırısından sonra, yaşanan en büyük değişikliklerden birisi de Amerika’nın Irak ve Afganistan işgaliyle bölgeye aktif bir şekilde müdahil olmasıdır.

Türkiye’nin bu önemli pozisyonu sadece stratejik konumundan kaynaklanmamaktadır. Zira Türkiye Soğuk Savaş zamanında da stratejik olarak benzeri mahiyette bir öneme sahipti ve ülke bu anlamda bir şey yitirmedi. Ancak, ülkenin günümüzdeki farklılığı, Türkiye’nin nerede olduğuyla değil, ne olduğuyla alakalıdır. Artık insanların zihninde hem Müslüman çoğunluğu içinde barındıran hem de laik bir demokrasiye ev sahipliği yapan bir Türkiye var. Arap uyanışı ya da Arap Baharıyla birlikte, Türkiye model alınmaya başlandı. ‘Model’ kavramı zihinlerde olumsuz çağrışımlar (Model ülke olduğum için siz de beni örnek almalısınız) uyandırabilir ve kibrin ve ahkam kesmenin bir tezahürü olarak anlaşılabilir. Hiçbir ülke yoktur ki Türkiye’nin taşıdığı tüm özellikleri taşısın ve ikinci bir Atatürk’e sahip olsun. Her ülkenin bir Atatürk’ü olsaydı eğer, dünya bugün çok farklı olurdu. Maalesef ki gerçekler böyle değil. Türkiye’nin yaşadığı kendine hastır; ne tekrarlanabilir ne de kopyalanabilir. Tek cümleyle “Türk modelini alın, Irak’a uyarlayın, Afganistan’a uyarlayın, ve diğer yerlere uyarlayın” demek yeterli olmayacaktır. Ancak, insanlar, yaşanmışlıklardan ders alabilirler. Amerikalıların pek iyi olmadıkları konulardan biri belki de geçmişten ders almaktır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’ nun söylediği gibi, genç bir ülke olarak Amerika aynı tarihi derinliğe sahip değildir. Aynı şekilde, Amerika, ülkelerle alakadar olması gerektiği zaman alakadar olan pragmatik bir ülke olma temayülü içinde olduğu için, Türkiye ile aynı özellikleri taşımayabilir. Her bir ülke Amerika için stratejik ortaktır ama bunlar arasında da diğerlerinden daha çok önem arz eden ülkeler vardır.

Yükselen Türk Gücü ve Dalgalanan Türk Kamuoyu 

Türkiye’nin basamak atladığı öne sürülebilir. Beş yıl önce bile Türkiye önde gelen 20 ülke arasındaydı. Son birkaç yılda, ilk on ülke arasına girdiği muhakkaktır ancak şahsi kanaatim Türkiye’nin ilk beşte olması gerektiği yönündedir. Amerika’nın stratejik ortak olduğu ülkelerin çoğu Amerika’nın tarihi ilişkiler içerisinde olduğu ülkelerdir. Mesela, İngiltere ve İsrail gibi ülkelerden çok sayıda insan ABD’ ye gelmiştir. Amerika, göçmenler ve farklı ulusların bir arada yaşadığı ülkedir. Bu bağlamda, (Osmanlı Devleti’nin çok kültürlü yapısı göz önünde bulundurulduğunda) Türkiye, Amerika’ya benzer mahiyette özellikler taşımaktadır.

Türkiye’nin tarihi bu farklı olma algısıyla doludur. Türkçe’ de çok ilginç bir söz var: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” German Marshal Fund, her yıl Transatlantik Eğilimler adı altında bir anket gerçekleştirmektedir ve son 5-6 yıldır  Türkiye de bu ankete dahil edilmektedir. Her anket sonrasında alınan sonuçlar herkesi şaşırtmaktadır. Verilen tepkiler, ‘Türklerin sorunu ne?, Hiç kimseyi sevmiyorlar.” şeklinde oluyor. Türkler arasındaki en olumlu düşünce %40’la Filistinlilere gidiyor. Türklerin Amerikanlılar için verdikleri anket cevaplarına bakıldığındaysa, ikili ilişkilerin iyi seyrettiği zamanlarda bile en düşük oranı aldıkları görülüyor. Amerika’daki insanlar sürekli soruyorlar: “Türkiye neden bu kadar Amerika karşıtı?”, Ben de onlara şöyle söylüyorum: “Eğer Türkiye’ye giderseniz, orada kimsenin Amerika karşıtı olmadığını görürsünüz.” Ama aynı insanlar için, Bush karşıtı, Cumhuriyetçi karşıtı, zaman zaman da ABD’nin bölge uyguladığı dış politika karşıtı olduğu söylenebilir. Aslında bunun başlıca nedeni Türkiye’nin coğrafi olarak bulunduğu konumdan kaynaklanmaktadır; konu İran ve bölgedeki diğer ülkeler olunca, öncelikler değişiklik gösterebiliyor.

‘Anadolu Kaplanı’ ve Transatlantik Menfaatler

Amerika’daki insanların karşılaştıkları en büyük zorluklardan biri düşüncelerine yeniden yön verebilmek olmuştur. Çünkü çoğu zaman Amerikalılar, Türkiye’yi sadece bulunduğu coğrafyayı göz önünde bulundurarak değerlendirmişler, ülke içindeki özellikleri kale almamışlardır. Amerikalılar, Türkiye’nin iç politikasını çok yakından takip etmiyorlar. Her ne kadar kendim çok yakından takip etsem de, hükümette çalışan çoğu arkadaşım buna pek önem vermiyor. Mesela, Amerika’da neredeyse hiç kimse Türkiye’de pazar günü gerçekleşen seçimlerin varlığından haberdar değildi. Amerika’dan Türkiye’deki seçimleri izleyenler (gerek hükümet yanlısı gerek de hükümet karşıtı olanlar) bu durum karşısında çok üzüldüler. Ben de kimi zaman sizin hükümetinizle, yaptığı hatalar ya da uyguladığı yanlış politikalar nedeniyle, problem yaşayabiliyorum. Ancak, genel anlamda Türkiye’nin doğru istikamette gidip gitmediğini sorarsanız, % 80 doğru istikamette yol aldığını söyleyebilirim. Türkiye, 10 yıl öncesine nazaran daha demokratik bir ülke. Ekonomisi daha önce görülmemiş bir hızla büyüyor. Çoğu anlamda bunun yansımaları da Türk dış politikasında görülebiliyor.

Diğer ülkelerde olduğu gibi, bir ülkenin dış politikası, iç politikasının gittiği yoldan gider. ‘Komşularıyla sıfır sorun’ gibi stratejik derinlikte sunulan Türk dış politikasının ilkelerinde görülen birtakım çelişkilerin, zorlukların nedeni daha iyi anlaşılmaktadır. Bu politikaların yakın zamanda Arap Uyanışıyla birlikte daha problemli hale gelmesi kesinlikle ülkedeki iç kutuplaşmadan kaynaklanmaktadır. Ne ilginçtir ki AKP’nin tek dominant güç olarak başa gelmesiyle birlikte Türkiye’de hiçbir şey hükümetin onayı (bir nevi kontrolü olmadan, kendisiyle konuşulmadan) olmadan gerçekleşememektedir. Başbakan Erdoğan, Türkiye tarihinin uzun zamandır görmediği bir lider. Mutlak kontrole sahip. Bunda karizmatik ve popüler bir lider olmasının yanında, Türk insanının kendisini nasıl algılayıp, ona verdiği tepkiyle alakalıdır. Yine ne ilginçtir ki, Erdoğan, çoğu anlamda Obama’ nın gerçekleştiremediği çoğu şeyi hayata geçirebildi. Obama, 2008’de başkan seçildiğinde ‘değişimin’ ümidi olmuştu. Dünyanın Amerika algısını değiştirecekti ve bu, birçok bakımdan ABD’nin dış politikasını yeniden düzene sokmak için bir fırsattı. Fakat, maalesef Obama başa geldiğinde, Amerika’nın başında büyük bir ekonomik kriz vardı. Bu yüzden, uluslararası ilişkilere (Arap-İsrail çekişmesine, Çin, Kıbrıs, Kaşmir, Pakistan ve Hindistan’daki gerilimlere) odaklanmak yerine Amerika, ülkenin (neredeyse sadece) iç ilişkilerine odaklanmak zorunda kaldı. Şu an itibariyle de Washington’da derin bir kötümserlik algısı var. Aslında bu, çok ilginç. Zira Amerika denince hep akla iyimser insanlar gelir. Sürekli mutsuz olan Avrupalıların aksine Amerikalılar, her şeye olumlu tarafından bakan ve ‘Amerikan Rüyası’nın peşinden giden insanlardır. Avrupalılar (Avrupa Birliği bünyesinde hariç) eskisi kadar güçlü değiller ve etkin bir role sahip değiller. Avrupa Birliği’nde bile sürekli birbirleriye uğraşmaktan hiçbir konu üzerinde mutabakata varamıyorlar. Günümüzdeyse, Amerikan iyimserliğinin Türkiye’ye geçtiği söylenebilir.

Amerika’dan ve Türkiye’den arkadaşlarıma her zaman söylemişimdir sadece Akdenizlilere has bir özellik var. Bu sadece Türkiye için geçerli değil, tüm Akdeniz ülkeleri için geçerli. Ya kendinizi dünyanın efendisi görüyorsunuz; her şeyi yapmaya muktedir, kendi çevresinde dolaşan bir sultan gibi. Ya da bunun tam tersi, mutsuzsunuz ve ‘beni kimse sevmiyor, hiç arkadaşımız yok, herkes benden nefret ediyor.” gibi cümleler dilinize pelesenk oluyor. Bunun ortasını bulmak gerçekten çok zor. AKP hükümetiyle birlikte Türk dış politikası bir dönüşüm içerisine girmiştir. Eskinin “dünya üzerinde hiçbir ağırlığımız yok, bunu yapmak için bize imkan tanınmalı, daha fazla sorumluluğa ihtiyacımız var” diyerek ilgi çekmeye çalışan Türkiye’si şimdi ‘sorun değil, her şeyin üstesinden gelebilirlim, Türkiye, hem Ortadoğu’da hem Avrupa’da hem de Kafkaslarda en büyük aktör konumunda.” diyebilmektedir. Günümüzde Türkiye gerçekten çok önemli bir aktör ama tek aktör de değil. Türkiye’deki haberlere kulak verdiğinizde zannedersiniz ki dünyadaki her şeyin karar mercii Ankara, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dünyada olup biten her şey için özel bir planı var. Bu çok tehlikeli. Böyle söylemler Türk dış politikasını takip edenler için komik söylemler, ama sokaktan geçen bir vatandaşa sorsanız, onlara yeni bir özgüvenin geldiğini görebilirsiniz. Öz güvene sahip olmak iyidir. Ancak kibirli olmak iyi değildir. Eğer kibirliyseniz, hata yapabilirsiniz. Belki Amerika bu anlamda iyi bir örnek teşkil ediyor. Bush yönetimi esnasında Amerika’nın elinde çok büyük bir güç vardı ve bu yönetim, bu gücü belli bir yönde kullanmayı tercih etti. Türkiye de dahil çoğu müttefikinin uyarılarına rağmen, ABD Irak’a girdi. Amerikan askerleri Irak’a girdiklerinde askerini orada bırakıp ortaklarıyla (NATO müttefikleri) işbirliğinde hareket etmek için stratejik kararlar almak yerine Amerika ‘bunu kendimiz halledebiliriz.’ demeyi seçti. Bu anlamda Afganistan da iyi bir örnek teşkil ediyor. Dünyayı bir araya getirmek için 11 Eylül’ü bir fırsat olarak görmek yerine Amerika, ‘ya bizimlesiniz, ya bize karşınız’ söylemiyle dünyayı farklı farklı şekillere böldü. Bu da ABD-Türkiye ilişkilerinde büyük gerilimlere sebebiyet verdi. Şu an ABD-Türkiye ilişkilerinin her zamankinden daha iyi olduğunu görmekten çok memnunum. Dünyaya ve bir haritaya bakarsanız Türkiye ve Amerika’nın (çoğu anlamda) stratejik önceliklerinin %90 aynı olduğunu görürsünüz.

Çok Yönlü Türk Liderliğinin Avantajları

Şahsi kanaatim AKP’nin, Amerika’nın görüp geçirdiği muhtemelen en iyi hükümet olduğu yönündedir. Amerika ne zaman Türkiye’den bir talepte bulunsa ya da AKP ne zaman bir vaatte bulunsa, AKP bunu yerine getiriyor. Bu isteği yerine getirirken de geçmiştekinden çok farklı şekilde gerçekleştiriyorlar. Eskiden Amerika’nın Türkiye’de muhatabı Türk generaller gibi askerî meslektaşlarıydı. Bu Türk generaller, üzerinde anlaşılan neyse yerine getirirlerdi ama bunu demokratik yollarla yapmazlardı. Dolayısıyla bu, kimi zaman Türkler arasında bir hoşnutsuzluk yaratırdı. Günümüzdeyse, yine Türk hükümeti ettiği vaadi yerine getiriyor ama bunu kendi gücüyle yapıyor. Yine de Türk-Amerika ilişkilerinde küçük de olsa bir problem var, bu da bazı konularda iki ülkenin de birbirinden çok farklı tutumlar sergilemesinden kaynaklanıyor. Uzun vadede Türkiye ile aynı hedefleri taşıyoruz ancak kısa vadede bu hedefler ve bu hedeflere ulaşma yolları büyük farklılıklar arz ediyor. Örneğin İran düşünüldüğünde, durum bundan ibaret. Türkiye, İran’la çok fazla işe imza atıyor ve sürmekte olan bir sürü stratejik ortaklıkları ve müzakereleri var. Türkiye’nin doğu kesimindeki insanların İran üzerinde müeyyide uygulanmasını istememesi anlaşılır bir durumdur. Türkiye açısından bakıldığında, bu müeyyideler hiçbir zaman iyi sonuçlar vermemiştir. Devletin davranış şeklinde de herhangi bir değişiklik olmamıştır. Ancak, duruma Batı açısından bakıldığında, başka bir alternatifin olmadığı görülüyor. Nitekim, Amerika ne İran’a saldırır ne de başka bir yol arar. O nedenle, Türkiye’nin desteğine her zaman ihtiyacı vardır. Bu noktada belirtilmesi gereken bir husus var. Çoğu zaman da problem uluslararası ortamın oluşturulma şeklinden kaynaklanmaktadır ve ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Türk liderler, Amerikalılara bir şey söylüyor, Türlere başka bir şey söylüyorlar ve sonunda ortaya çıkan tablo çok farklı oluyor. İşte dış politikadaki bu tarz tutarsızlıklar, problemlerin asıl kaynağını teşkil ediyor. Bu, her ülkede olan bir durum ama özellikle günümüz konjonktüründe daha vahim bir hal almıştır.

Mesela ‘sıfır sorun’ politikası. Kavram olarak ‘sıfır sorun’ politikasına katılıyorum. Komşularınızla sorunları sıfıra indirme iyi bir fikir. Peki ya siz bu politikayı benimsemişken, bu komşularınızda hükümetler, halklar birbirleriyle savaşmaya başlarsa? Tabii bu politikanız geçerliliğini yitirir. Bu noktada, benimsenen bu politikanın stratejik menfaatlerden mi yoksa demokratik ilkelerden mi kaynaklandığı sorulması gereken bir soru. Türkiye’de hükümet, tarihini odak noktası alarak ya da geçmişten bu yana benimsediği ilkelerin doğruluğunu gerekçe göstererek bu politikayı benimsediklerini söylüyor. Ancak bazen de (Libya örneğinde olduğu gibi) stratejik ilkleri doğrultusunda hareket ediyorlar. Libya’da yaşayan birçok Türk vatandaşı ve Türkiye’nin bu ülkede büyük yatırımları dikkate alındığında aslında bunun mantıklı bir seçenek olduğu anlaşılıyor. Ancak yine Başbakan Erdoğan’ın NATO’ya karşı sert çıkışı, ve akmakta olan suyun yönünü tersine çevirmek istemesi, sonrasında benimsenen bu retoriğin değişimini zorlaştırmıştır. Türkiye’nin kredibilitesi açısından, bu büyük bir u dönüşü oldu ve bence Ankara’nın bu tavrı Washington’u da şaşırttı. Genellikle, bir lider -Rusya’nın Başbakanı Vladimir Putin gibi- bir şey söylerse, o söylediği şeyi kastetmektedir. Buna sadık kalır ve nihayetinde de Batı karşıtı olmayı sürdürür. Türkiye’de ise, Tayyip Erdoğan bir gün tamamıyla Batı karşıtı ve demokratik değerlerle örtüşmeyen bir söylem içine giriyor, başka bir gün bu söylemini değiştiriveriyor. Ortadoğu’ya yaptığı ziyareti Amerika’da da heyecan uyandırdı. Mısır’da meydanlarda Arap dünyasına laiklik hakkında seslendiğini görüyoruz. Zekice bir stratejiydi çünkü siyasi açıdan Türkiye’nin iç politikası için de önemli bir rol oynadı. Türkiye’yi daha muhafazakar bir toplum haline getirdiğini savunarak Erdoğan’a kızgın olanlara verdiği mesaj (“Arap Dünyası’na gittim ve onlara laikliği anlattım.”) manidardı. Öte yandan Erdoğan’ın bu hareketinin “hükümet, Müslüman Kardeşleri ve İslamcıları da parlamentoya müdahil etmeye çalışıyor.” şeklinde anlaşılması hasebiyle manidardı. Diğer bir deyişle, Erdoğan’ın neden şahsi durumlarda farklı, kamuya açık yerlerde ise daha farklı şeyler söylediğini anlamak zor olmasa gerek. Batı açısından bakıldığında, olaylar basite indirgeyerek bakmamız sorun yaratıyor. Türkiye ya batılıdır ya da Doğuludur. Ya laik bir ülke ya da İslamcı bir ülkedir. Bu yüzden, bu ülkedeki nüans ve çetrefillilik kaybolmaktadır. Bu nedenle, Amerika’daki arkadaşlarımı Türkiye’ye gelip, bu ülkeyi bizzat görmeleri için teşvik ediyorum. Geldiklerince Trump Towers yanından geçerken bu modern şehirde başı örtülü dindar bir Müslüman’ı ve Cuma namazı için camiye koşan bir amcayı ve bu anlamda bir problem olmadığını görecekler. Bunda herhangi bir çelişki yok. Bu nedenle, Türkiye’nin Başbakanı’nı Orta Doğu’nun en popüler lideri olarak görmek sevindirici bir durum. Libya’ya gidip orada kalabiliyor ve Fransa’nın cumhurbaşkanı Sarkozy ve İngiltere’nin Başbakanı Cameron’ dan farklı olarak, Cuma namazına gidebiliyor ve oralardaki insanlara laiklilikten bahsedebiliyor. Dünyada bunu yapabilen başka bir lider yok. Bu noktada Türkiye’nin yumuşak gücünün, mevcut durum ve olaylarda tam dengeyi tutturabilmesinden kaynakladığını görebiliriz.

Türkiye, Orta Doğu İçin Demokratik Bir Model Olur Mu?

Orta Doğu’da alınabilecek birçok model var. Geçtiğimiz 30 yıl içerisinde İran’ın, kendini en büyük model olarak göstermeye çalıştığı görülür. İran modelinin peşinden giden olmadı. Devrimden bu yana ülkenin ekonomiyle ilgili olanakları tükendi. Dogmatik inancından dolayı da çürümeye devam etmekte olan bir ülke. Tarih boyunca da İran sürekli bir uç noktadan diğerine sürüklenmiştir. Şah döneminde aşırı laik bir toplum olan İran, sonrasında İslam Cumhuriyeti’ne kaymıştır. Türkiye bu iki değere birlikte sahip olunabileceğinin örneği olmuştur: Değerlerine sıkı sıkıya bağlı, faal, kapitalist ve laik demokrasiye sahip bir ülke.

Ancak Türkiye’deki kutuplaşma beni endişelendiriyor. Laik Kürt partilerin meclise gitmeyi reddettiklerini gördüğümde, generallerin, amirallerin hapsedildiğini ve ifade özgürlüğünde yaşanan problemleri gördüğümde Türkiye hakkında endişeleniyorum. Bütün bunları Amerika takip ediyor. Sorun şu ki, Amerikalıların kendi ön yargıları olduğu konularda, bu insanlar, Türkiye ile ilgili yorum yaparken de bu ön yargılardan kurtulamıyorlar. Böyle bir tabloda, Amerika’nın gücünün azalmasından ve Türkiye’nin ABD’nin Irak’a girmesine izin vermemesinden rahatsız olanlar, bu ifade özgürlüğü ile ilgili konuları, Kürt sorununu ya da anayasa sürecinde yaşanan zorlukları duyduklarında Türkiye’yi eleştirmeye başlıyorlar. Bu minvalde ben de olumlu şeyler söyleyemiyorum. İşte asıl zorluk burada kendini gösteriyor. Çünkü Türk arkadaşlarımın Washington’dan Türkiye hakkında tek duydukları şey eleştiriler ve problemler oluyor.

Soykırımlar İçin Özür Dileme: Gelişimin Önündeki Engel Olarak Siyaset ve Gurur

Her Şubat ayında aynı problem yaşanıyor: Ermeni soykırımıyla ilgili karar. Türk-ABD ilişkilerinin neden bu Ermeni soykırımıyla ilgili karara kurban edildiğini anlamıyorum. Türkiye ve ABD, 60 yıllık müttefikler ve belki de birbirlerini bu derece iyi anlayabilen başka bir ülke daha yoktur. Ve her yıl, Amerika’nın siyasi siteminde herhangi bir yer tutmayan bir konu bu ikili ilişkilerde büyük problemlere sebebiyet vermektedir. Mesela İncirlik hava üssünün iptal edilmesi gibi tehditler de mevcut. Şunu da söylemeliyim ki, Türkiye ve İsrail arasındaki mevcut problemlerden dolayı bu karar Şubat ayında ABD Kongresinden geçecek. Bu da, her yıl olduğu gibi,  Türkiye-ABD ilişkilerine büyük hasarlar verecek. Türk hükümeti Amerika’ya sürekli “Eğer siz bir şey yaparsanız, ikili ilişkilerimizin derecesi düşer.” diyerek uyarılarda bulunuyor. Soykırımla ilgili kararın Fransa’da kabul edilmesinin üzerine Sarkozy’ den gelen yorumlara karşı Türkiye tepki göstermişti. Bu anlamda Türkiye benzeri bir tavır sergileyeceğe benziyor. Türkiye’nin bu şekilde tepki göstermesi aslında ‘Amerika’ya da bu şekilde tepki veririz.’in bir tezahürü. Ancak, böyle si bir tepki ne Türkiye’nin ne de ABD’nin stratejik menfaatlerine hizmet edecektir. İki tarafın liderleri de halklarını böylesi bir duruma hazırlamanın yollarını şimdiden aramalılar. Amerika’nın yapması gereken kongre kararının hiçbir anlam ifade etmediğini, bunun yasal anlamda bir emsal oluşturmadığını ve Türkiye’nin haksız olduğu anlamına gelmeyeceğini anlatmak olacaktır. Mesela ve Virginia eyaletinde doğdum ve burada uzunca süre köleler hayat sürdü. Afrika kökenli Amerikan bir başkan olarak Obama da bu gelenekten gelmektedir. Bu eyalet, uyguladığı kölelik düzeni için özür diledi ve haksız olduklarını belirten bir kararın altına imzasını attı. Virginia eyaleti, aynı zamanda Yerli Amerikalılara karşı soykırım işlediğine dair bir karar çıkardı. Bu yüzden soykırım, Birleşmiş Milletler’ in çıkardığı bir karar ya da hükümle aynı geçerlilikte değildir. Amerika’daki sorun, çok fazla farklı bakış açılarının olmamasından kaynaklanıyor. Mesela, Ermenistan ve İsrail üzerine dönen ince mülahazalar çoğu zaman tek taraflı bir hal alıyor. Buna alternatif sunabilecek büyük bir Türk-Amerikan nüfus da yok. Türkiye’nin dostu olarak farklı görüşler sunmaya çalışıyorum; mesela ‘1915’te hoş olmayan birtakım olay gerçekleşti, ama geçmişe dönük yaşamak yerine neden geleceğe odaklanmıyorsunuz?’ Şu anda yaşanan Türk-Amerikan uzlaşmasının gerçekten çok büyük bir önemi haiz. Bu minvalde, Türkiye’nin merkezi bir rol oynayan ülke olarak bulunduğu bölgeyi Kafkas planıyla, daha geniş bir Karadeniz bölgesi oluşturarak ve daha büyük bir Orta Doğu kurarak birbiriyle ilintili hale getirmenin üzerinde düşünmek gerekmektedir. Amerika’nın artık gözünü kapayıp tüm riskleri göz önünde bulundurarak hareket etmesi gerekmektedir.

İyi Günde Kötü Günde Ayrılmaz Amerikan-İsrail İlişkilisi

Amerika’nın gücü azalıyor, ancak bu demek değil ki Amerika tamamıyla yok olup gidecek. Amerika kolay kolay bu sahneden silinmeyecektir. Halihazırda ülke gelecek yıl yapılacak büyük seçim için hazırlanıyor. Başkan Obama’ yı zorlayacak görünen çoğu Cumhuriyetçi aday kulak veren, Obama’ nın uyguladığı politikalardan ya da ABD’nin mevcut dış politikasından memnun olmayan biri olabilirsiniz ama Cumhuriyetçi bir adayın başa geçmesi durumunda önümüzdeki yıl içerisinde ne olur ne biter bunu da kestiremezsiniz. Cumhuriyetçi taraf, dış politikayla ilgili özellikle iki soru üzerinde yoğunlaşmaktadır: Amerika, İsrail’e ne kadar daha yakın olabilir ve ne yaparsa Afganistan’da başarıya ulaşabilir. Amerikalı biri olarak sizi temin ederim ki İsrail bizim için de büyük bir problem. Amerika’nın iç sistemiyle o kadar bütünleşmiş ki ABD’ nin rasyonel bir karar alabilmesi ve İsrail’e karşı orta derece bir yaklaşımla yaklaşması imkansız bir hal alıyor. O nedenle, Türkiye mevcut duruşunda haklı ve bence tarih göz önünde bulundurulduğunda da Türkiye böyle bir tavır sergileyerek doğru olanı yapıyor. Hiçbir ülke uluslararası sularda 9 vatandaşının öldürülmesini kabullenemez. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu çok iyi anlıyorum. Beni endişelendiren husus ise hem Türkiye başbakanının hem de dışişleri bakanın söyledikleri. İsrail hükümetiyle bir çekişme içerisinde olmak başka bir şeydir, bütün bir ülkeyi şeytan ilan etmek başka bir şeydir. Tehlike bir çizgide gidip geliyorlar. “Yahudilerle hiçbir sorunumuz yok, Türkler ve Yahudilerin büyük bir geçmişi var. Bizim sorunumuz İsrail Başbakanıyla.” diyorlar.” Eğer İsrail hükümetinin izlediği yolu değiştirmek amaçlanıyorsa, bunun stratejik olarak gerçekleştirebilmenin yolu bulunmalıdır. İşte asıl sorun da bunun eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Eskiden Türkiye; İsrail ve Suriye arasında oynadığı arabulucu rolüyle –mahkumlarla ilgili konularda ve Hamas ile ilgili konularda müdahil olarak- bunu başarabiliyordu. Her bir ülkenin Hamas’ ı algılama şeklinde muhakkak farklılıklar olacaktır. Türkiye bu noktada, Batıya, özellikle de Amerika’ya birlikte hareket etme fırsatını sunuyor. Pek tabiidir ki Amerika, Türkiye’nin başarılı olduğu bazı konuları tek başına yürütemiyor. Mesela Türkiye, “Size hak ettiğiniz itibarı kazandıracağız. Filistin devletinin destekçisiyiz. Uluslar arası toplum iki devletli çözümü destekliyor.” diyerek Filistinlilerin uç noktalardaki taleplerinin sözcüsü olabilir. Bunun gibi konularda Türkiye garantörlük rolünü üstlenebilir. Bu anlamda bulunabilecek uluslaraarası bir çözüm de Kudüs’te ve çekişmelerin olduğu diğer yerlerde arabulucuların varlığını zorunlu kılmaktadır. Belki de Türkiye önderliğinde uluslararası bir koalisyon daha etkili bir çözüm yolu olabilir. Fakat, ülkeler birbirine çok öfkeli olduklarından şu an bunun gibi çözüm yollarının bahsi hiç geçmiyor. Aralarında duygusallı o kadar ağır basıyor ki rasyonel kararlar almak imkansızlaşıyor.

Heyetlerin Yıldızı: BM Genel Kurul Toplantısı’nda Yeni Bir Hoş geldin

BM Genel Kurul Toplantısı, bir şeyleri söyleyip gösterebilmenin tam yeri ve zamanıydı. Birleşmiş Milletler toplantısı, orada yapılan konuşmalar da düşünüldüğünde dünyada gerçekleştirilen toplantılar arasında en çok ilgi göreni olmayabilir ama vakti merhunu yakalayabileceğiniz bir yer. Almanca bir kelime var bu anlamda kullanılan: Zeitgeist. Yani zamanın ruhunu, ortak zamanı diğer bir deyişle vakti merhunu yakalayabilmek. İşte bu BM Genel Kurul Toplantısı da Türkiye açısından çok şey anlattı. Başbakan Erdoğan, Somali ziyaretinden yeni dönmüştü ve dünyanın tüm Arap ülkesinin başkentlerini ziyaret etmişti. Ben de bir heyetle BM genel kurul toplantısına girmiştim. Gördüğüm kadarıyla söyleyebilirim ki herkes Türk heyetle konuşma çabasındaydı. Gerçekten herkes bunun için uğraşıyorlardı. Amerika’dan gelen heyeti de izledim. Birçok insan onlarla da konuşmak, görüşmek istedi ama diğerinde olduğu gibi büyük bir talep yoktu. Çünkü herkesin Türklerle konuşacak bir şeyleri vardı. Bir taraftan Balkan liderleri özellikle Balkan İstikrar Paktı ve Balkanlarda yaşanmakta olanlar üzerine konuşmak istedi. Diğer taraftan Kafkas liderleri, Afrika liderleri, Ortadoğu’dan ve Avrupa’dan gelen liderler Türk heyetle konuşma arzusu içindeydiler. Gerçekten ilginç bir tabloydu. Eskiden Türkiye BM ‘ye geldiğinde, “O diğer bir ikinci dünyası daha işte.” Türkiye şu an geldiği noktada çoğu Avrupalı ülkeleri ve gelişmiş milletleri geçmiş vaziyettedir. Her ne kadar Türkiye’nin GSYİH’ sı çoğu Avrupalı ülkenin gerisinde kalsa da, Türkiye, sahip olduğu yumuşak gücüyle, dış politikasındaki beceri ve etkinliğiyle çoğu insanın saygısını kazanmıştır. Çok hata da yapıldı. Mesela, İran cumhurbaşkanı konuştu, hemen sonrasında Türkiye başbakanı konuştu. Amerika ve Batıdaki gazetelere bunu şu şekilde yansıdı: “İran cumhurbaşkanı bunu söyledi, İsrail’i eleştirdi, Erdoğan da İsrail’i eleştirdi.” Medya Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın tümüne odaklanmak yerine bu kısmını aldı ve bu sözleri ne bağlamda söylediğini değerlendirmedi. Aslında Erdoğan, konuşmasının çok büyük bir kısmını Somali’ye ayırmıştı. Nasıl konuştuğu özellikle önemliydi. Çoğu Amerikan ve batılı medyanın bu kısmı kaçırdığı için üzgünüm çünkü söyledikleri çok manidardı. Bununla birlikte, Erdoğan uzaklardan gelmiş bir lider gibi konuşmadı; bu ülkeleri ziyaret eden normal bir vatandaş gibi konuştu. Ve şöyle seslendi: Evet, kardeş Müslümanlar olarak, kardeş ülkeler olarak Somali’de olup bitene dikkat kesilmeliyiz.” Sonrasında Filistinlilerden övgüyle bahsetmeye başladı ve devletlerinin tanınması adına gösterdiği çabaları tebrik etti, sonra da İsrail’i eleştirdi. Başbakanın konuşmasında İsrail üçüncü sıradaydı. Burada en zor iş, tonlamanızla, hitabet şeklinizle ve her şeyinizle dengeyi kurabilmek.

Başkan Obama ve Erdoğan arasındaki görüşme, söylenenlere göre (hem Türkiye’den hem de Amerika’dan aldığım bilgiye göre) gerçekten büyük bir başarının göstergesiydi. Görünen o ki Türkiye’nin Birleşik Devletler başkanından daha iyi bir müttefiki yok. Ancak maalesef ki Başkan Obama’ nın eli şu an çok zayıfladı. Ama bu demek değil ki Amerika ve Türkiye tartışılan konularda hemfikir değil.

Türk-Amerikan İlişkilerinin Durumu Üzerine Düşünceler

Üzülerek söylemeliyim ki şu an D.C’ de Türkiye’nin dostu olmak çok zorlaştı. Çünkü bunu iki şıklı seçeneğe indirdiler. “Eğer İsrail taraftarıysanız, aynı zamanda Türk taraftarı da olamazsınız. Veya Türkiye tarafındaysanız bu sefer de İsrail tarafında olamazsınız.” Kardeşler arasında görebileceğiniz bu hararetli tartışma öyle bir noktaya ulaştı ki artık çoğu Amerikalı Türkiye’ye İsrail gözlüğüyle bakmaya başladı. Her ne kadar Türkiye-İsrail, Türk dış politikasının bütününde küçük bir yer teşkil etse de, şu an Amerika’da (özellikle de Washington’da) hükümette değil ama, senatoda, kongrede ve diğer birçok yerde Türkiye hakkında oldukça olumsuz bir hava hakim. Bu noktaya gelinmesinde Başkan Obama’nın Türk muadillerine gerçek durumu yansıtmaması büyük rol oynamıştır. Obama; Türk hükümetini, Başbakan Erdoğan’ı ve diğer Türk liderleri öfkelendirmekten ve dolayısıyla da onların Amerika’nın menfaatlerine hizmet edecek alanlarda işbirliği içine girmemelerinden endişelenmektedir. Aynı zamanda Cumhuriyetçi kanun yapıcıların ve alt düzey idari birimlerin gerçek düşüncelerini de yansıtmamaktadır.

ABD Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığıyla ve istihbarat birimleriyle sürekli irtibat halindeyim. Eskiye nazaran tam bir değişim yaşandı. Önceden Amerika’da üst düzey görevliler Türk hükümetine çok kızardı ve alt seviyede çalışanlar Türkiye hakkında iyi şeyler düşünürdü. Daha önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda Türkiye masasında çalıştım ve dolayısıyla Türk meslektaşlarımla yakından irtibattaydım. Şimdiyse durum tam tersine dönmüş. Bakanlıkta başkan, bakan, müsteşar Türkiye hakkında olumlu düşüncelere sahip ve Türkiye’yi çok iyi biliyorlar. Ancak (özellikle Savunma Bakanlığı’nda olmak üzere) Türkiye’nin iç politikasında yaşanmakta olanlardan büyük rahatsızlık duyan bir kitle daha var. Çünkü Türkiye’deki meslektaşlarının –AKP taraftarı olmayan- farklı muamele görmesinden memnun değiller. Dolayısıyla, alt seviyede büyük sayıda bir grup, ABD-Türkiye ilişkilerini zorlaştırmaya çalışıyor. Bence, Türkiye ve Amerika için bu ikili ilişkiyi yeniden ele almalarının ve canlandırmalarının tam zamanıdır. İki yıl öncesinde Başkan Obama Türkiye’yi ziyaret ettiğinde, Türkiye’nin geçmişine bakıp sonrasında da gelecekte Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl şekillendirebileceklerinin yollarını aramaları gerektiğine vurgu yapmıştı. Bunu da yaparken ‘model ortaklık’ benimsenebileceğini dile getirmiştir. Bu ‘model ortaklık’ ilkesine uymadığımız kesin. Aslında ‘model ortaklık’ kavramını kullanmak bile hatalı. Bizim için en önemli müttefikler arasında, özellikle de Orta Doğu dikkate alındığında, Türkiye hiçbir şekilde göz ardı edilebilecek bir ülke değil.

Türkiye’de sıradan her vatandaş Amerika hakkında her şeyi bildiğini düşünüyor. Amerika hakkında bilgiye sahip olmaları memnun edici bir durum. Amerika’da ise neredeyse hiç kimse Türkiye’de yaşananlardan haberdar değildir. Önemli olan orta yolu bulabilmektir. Böylelikle Türklerin Amerikalılar hakkında edindikleri birtakım yanlış algılamaları da düzeltme şansı doğacaktır. Düşünülenin aksine, Amerikalılar ne öyle ihtişamlı evlerde yaşıyor, ne günün her saatinde alkol alıyor ne de aynı anda 16 kız arkadaşını idare ediyorlar. Hollywood da sıradan  bir Amerikalının yaşamını resmetmiyor.

Açılan Yeni Bir Sayfayla Fırsatları Yakalamak

BİLGESAM ve diğer araştırma merkezlerinin en büyük katkılarından biri sivil toplum oluşumunda oynadıkları roldür. Hükümetler arası ilişkiler her zaman sürecektir. Ancak gerçek demokrasi ve iki ülke arasındaki sağlıklı ilişkilerin inşası için insanlar arası ilişkilere de önem verilmesi gerekmektedir. Bundan sonra gelecek ABD-Türkiye liderlerinin daha çok üzerinde durmaları gereken konu da bu olacaktır. Şu an Dışişleri Başkanı Davutoğlu bir telefonla meslektaşı Hillary Clinton’a ulaşabilir ya da aynı şekilde Başkan Obama, Erdoğan’a çok kolay ulaşabilir. Ancak bunlar toplum seviyesinde insanlar arasında yapılan görüşmeler kadar önem arz etmemektedir. Eğer iki ülke de ileriye dönük adımlar atmak istiyorsa, Türkiye ve Amerika’nın karşılıklı anlayış içerisinde hareket etmeleri zorunludur. Avrupa’da Türklere karşı (Türkiye’nin uzun geçmişinden kaynaklanan) her zaman bir önyargı olmuştur. Amerika’daysa böylesi bir birikmişlik ve aynı algı mevcut değildir. Dolayısıyla, Amerika ve Türkiye açacakları temiz bir sayfayla kolayca işbirliği içerisine girebilirler. Bu anlamda, sadece stratejiye bağlı olmayıp daha sistematik ve bütüncül bir yaklaşımla ABD-Türkiye ortaklığını pekiştirmek için de fırsat doğmaktadır. Bu minvalde Türkiye Cumhuriyeti (kimi durumlarda Türk Hükümeti değil) ve benim ülkemin (kimi zaman Amerikan Hükümeti değil) benimsediği ve temsil ettiği ilke ve değerlerin aynı doğrultuda olduklarına inanıyorum. Bu iki ülke, birbirlerine karşı değil, ancak birlikte çalışarak daha kârlı çıkabilirler. İster İsrail’le ilgili olsun ister İran, Suriye ya da başka bir şeyle ilgili olsun yaşanan tüm sorunlara rağmen, şayet Türkiye ve Amerika öncelikle iki dost olarak bir araya gelir ve birbirimizi anlayabilirsek, farkında olduğumuzdan daha fazlasını paylaştığımızı göreceğizdir.

Bu yazı sayın Joshua Walker’un konuşması olup, BİLGESAM’ ın Türk Dış Politikası üzerine gerçekleştirdiği konferanslar dizisinden alınmıştır ve Hacer Şartepe tarafından İngilizce’ den Türkçe’ ye tercüme edilmiştir.

Yazar: Joshua Walker

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Fırat Kalkanı Harekâtı küresel güçlere karşı mı yapılıyor?

Hükûmet, “FIRAT KALKANI OPERASYONU NEDİR? EL-BAB NEDEN ÖNEMLİDİR?” başlığı altında bir açıklama yayınladı. (1) Açıklama, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret