Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Türk Dış Politkasında Suriye Angajmanı

Suriye’den açılan ateş sonucunda Akçakale’de 5 vatandaşımızın hayatını kaybetmesi, 9 kişinin de yaralanması ardından bir “olağanüstü kriz” hali yaşanmaya başlandı. NATO’dan kınama ve dayanışma mesajları, BM’dense daha çok sükunet telkin eden açıklamalar geldi. Bu gelişmelerin hemen ardından Başbakanlık tarafından yayınlanan Basın Açıklaması ise krizin boyutunu derinleştirdi. Zira açıklama, bu saldırıya angajman kuralları doğrultusunda anında karşılık verildiğini ve radarla tespit edilen Suriye’deki noktalara top atışı yapılarak hedeflerin vurulduğunu bildiriyordu. Dahası, açıklamada Türkiye’nin, angajman kuralları ve uluslararası hukuk çerçevesinde Suriye rejiminin ulusal güvenliğimize yönelik bu tür provokasyonlarını asla karşılıksız bırakmayacağı da belirtilerek bundan sonra da benzer tutumun devam edeceği vurgulanıyordu.

Dahası, “uçak krizi”nin yaşandığı 22 Haziran’dan sonra değiştiği ilan edilen yeni angajman kuralları çerçevesinde Suriye tarafından Türkiye’ye yapılan “saldırgan eylemler”e 20 Eylül’den beri karşılık verildiği de ortaya çıktı. Bu gelişmelere paralel olarak Türkiye’nin 4. Madde çerçevesinde NATO’yu toplantıya çağırması yaşanan, krizin ciddiyetini gösteren bir başka gelişme oldu.

Bir gecede yaşanan tüm bu gelişmeler bir yandan Türkiye’nin neden böyle bir durumla karşı karşıya kaldığının sorulmasına, öte yandan bugüne değin dillendirilmeye korkulan savaş riskinin ciddi biçimde tartışılmasına yol açtı. Hükümetin Suriye’ye yönelik bir tezkere  hazırlaması ve mecliste bunun kabulü, tartışmayı daha da anlamlı hale getirdi. Acaba Türkiye neden bu istenmeyen pozisyona sürüklendi ve gerçekten Türkiye ile Suriye’yle savaşa mı giriyor ya da itiliyor?

Her ne kadar “karşılık verme”, “NATO’yu harekete geçirme” ve “tezkere çıkartma” bir “kriz yönetimi”nden ziyade “caydırıcılık” mantığının gereği gibi görülse de, bu tip gelişmeler kısa sürede kontolden çıkabilir ve “caydırma” niyetiyle atılan adımlar bir anda “kriz yönetimi” mantığıyla işletilebilir. Bu durumda, karşılıklı risk alınması sonucu krizin tırmanması ve nihayet kontrolden çıkarak bir savaşa dönüşmesi elbette mümkün.

Bununla birlikte konunun hukuki, siyasi ve askeri boyutlarını soğukkanlılıkla yorumlamalı, gelişmeleri ve riskleri bu bağlamda değerlendirmeliyiz. Bir kere hukuki açıdan olay, Türkiye’nin kendisine yapılan bir “saldırı”ya karşılık BM Antlaşmasının 51. Maddesindeki “meşru müdafaa hakkı”nı kullanması olarak yorumlanmalıdır. Bu durumda “saldırı”ya orantılı bir tepki verildikten ve tecavüz def edildikten sonra BM Güvenlik Konseyi devreye sokularak süreç onun üzerinden yürütülmelidir. Fakat genel prosedür bu olsa da, bu özel duruma ilişkin Güvenlik Konseyi’nden bir şey çıkmayacağı ortadadır. Zira Konseyin daimi üyeleri Suriye krizinde ikiye bölünmüş durumdalar. Ama yine de Türkiye’nin olası yeni saldırılara karşı her türlü önlemi alma ve yine meşru müdafaa çerçevesinde karşılık vermesi pekala mümkündür.

Burada elbette bazı tartışmalı durumlar söz konusu. Örneğin, burada yaşanan olayın “silahlı saldırı” olarak nitelenip nitelenemeyeceği tartışma konusu yapılabilir. Her ne kadar “silahlı saldırı”nın hukuksal anlamda üzerinde oydaşılmış bir tanımı olmasa da genel itibarıyla bir hükümetin emri doğrultusunda (kasıt unsuru) bir başka ülkeye yönelik (toprak bütünlüğü ve egemenliğine aykırı) ciddi ve sistematik askeri güç kullanımı halinde silahlı saldırıdan söz edilebilir. Akçakale olayında kasıt unsurunun ne kadar gerçekleştiği tam olarak bilinmemekle birlikte esasen uçak krizinden bu yana devam eden “saldırı serpintileri” hep söz konusuydu. Bu serpintilerin son on gündür yoğunlaşması ve nihayet Akçakale’ye düşen bomba bardağı taşıran son damla oldu. O nedenle bu olayın meşru müdafaayı gerektirecek bir “saldırı” olarak yorumlanması yanlış olmaz, Şam yönetiminin buradaki sorumluluğu da ihmal edilemez. Ama yine de bunun Türkiye’nin bir yorumu olduğu belirtilmelidir. Suriye konusunda Türkiye ile aynı çizgide duranlar dışında, örneğin Rusya ve Çin, bu yoruma katılmayarak BM Güvenlik Konseyi’nin karar almasını engelleyebilir ve tabii pozisyonları gereği engelleyeceklerdir. Bu durum, Türkiye açısından önemli bir risk faktörü oluşturmaktadır.

Öte yandan, Türkiye’nin bu son olayda verdiği tepki doğru olsa da, Türkiye’yi bu noktaya getirenin, süreç boyunca izlenen Suriye politikasındaki tutum ve söylem olduğunu görmemiz gerekiyor. Bilindiği gibi, aslında Suriye krizi başladığından beri Türkiye, daha angajman kurallarını değiştirmeden çok önce bu konuya fazlasıyla angaje olmuştu. Türkiye’nin Şam yönetimine karşı  kullandığı söylem, geliştirdiği dış politika ve attığı adımlar aslında iki devleti zaten karşı karşıya getirmişti. Hatta bu çerçevede Türkiye ve Suriye arasında zaten “dolaylı bir savaş” yürütüldüğü bile söylenebilir. Çünkü Türkiye’nin rejimi devirmek için Özgür Suriye Ordusuna verdiği güçlü desteğe karşılık, Şam’ın da PKK kartını oynadığı açık. Son bir yıldır artan terör saldırılarının böyle bir dış dinamikten beslendiği ilgili herkesin malumu.

Bu koşullar altında Suriye’deki krizin uzaması halinde bir noktadan sonra bir biçimde bu iki devletin karşı karşıya geleceği zaten tahmin ediliyordu. Ve aslına bakılırsa “uçak krizi” ilk ciddi karşılaşmaydı. Fakat uluslararası topluluğun Türkiye’yi yalnız bırakması ve Türkiye’nin gayet soğukkanlı davranarak tek taraflı bir eylemden sakınması ve süreci tırmandırmaması bu karşılaşmayı sona erdirdi.

Şimdi Akçakale olayı ikinci önemli karşılaşma olarak görülebilir. Bu ikinci karşılaşmada Suriye tarafının -aynen ilkinde olduğu gibi- risk almaya niyetli olmadığı görülürken, Türkiye’nin ilkinden farklı olarak en başta orantılı bir karşılık vererek ardından bir tezkere çıkarması, belli oranda bir risk alacağına işaret ediyor. Dolayısıyla bu durum “caydırıcılık”ın ötesinde gerekirse bir “kriz yönetimi” mantığıyla hareket edilebileceği anlamına geliyor. Fakat Türkiye’nin müttefikleri hala kınama ve dayanışma ifade eden diplomatik destekten öte bir adım atmaya niyetli değilken böyle bir anlayışla hareket etmesi zor görünüyor. Nitekim NATO gücünü esas harekete geçirecek 5. Madde gündemde bile değil. Ama yine de bugünkü koşullarda böyle bir kriz yönetiminin başlaması Suriye’nin tutumuna ve buna paralel olarak bir “tırmanma süreci”nin yaşanmasına bağlı olacak.

Dolayısıyla her halükarda siyasi açıdan şunu vurgulamamız gerekiyor: Mevcut durum Türkiye’nin bugüne kadarki dış politikasının ve tercihlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır ve görünen o ki hükümet bu konuda belli riskleri almıştır.

Dış politikadaki siyasi tercihlerin askeri alanda yansımalarının olmaması düşünülemez. Nitekim Türkiye’nin yeni angajman kurallarını belirlemesi ve buna paralel olarak sınır bölgelerine askeri sevkiyat yapması bunun bir sonucuydu. Dolayısıyla Türkiye bir yıldan fazla süredir siyaseten fazlasıyla angaje olduğu bir konuya Akçakale olayıyla kaçınılmaz olarak askeri olarak da angaje olmaya başlamıştır. Türkiye’nin yeni angajman kuralları gereği sınırlarını savunma ve caydırıcılık mantığıyla askeri sevkiyat yaptığı, askeri önlemler aldığı açık olsa da, bu askeri gücün bugüne kadarki Suriye politikasına uygun biçimde, olası bir sınırötesi eylemde kullanılması da pekala mümkündür. Nitekim hükümetin meclisten Suriye tezkeresini çıkarmasıyla bu daha da olası bir hal almıştır.

Fakat Türkiye’nin Suriye konusunda diplomatik angajmana paralel bir askeri angajmana girmesi, risklerin daha da artması anlamına gelmektedir. Çünkü bu süreçte Türkiye’nin yalnız olduğu görülmelidir. Bugünkü koşullarda ne NATO’nun ne BM ‘nin ne de ABD’nin Türkiye’ye fiilen destek olması mümkün gözüküyor. Türkiye’yi bu anlamda en çok teşvik eden Arap devletlerininse yapacakları fiili yardımın moral değerden başka bir anlamı olmayacaktır. Tüm bunlara karşın Türkiye’nin tek başına bir askeri eyleme başvurması da elbette düşünülemez. O halde burada bir ikilemle karşı karşıyayız: Türkiye ne Suriye’ye karşı tek taraflı askeri bir eyleme girişebilir ne de müttefiklerini harekete geçirerek çok taraflı askeri bir eylem başlatabilir. Halbuki bu kadar siyasi ve askeri olarak bir olaya angaje oluyorsanız bu ikisinden birini yapabilmelisiniz.

Türkiye için gücüyle orantılı en iyi seçenek olan çok taraflı bir askeri müdahaleye destek verme anlayışı geçerliğini yitirmiştir. Şimdi konuşulan, Türkiye’nin olası bir askeri müdahalesine acaba uluslararası destek sağlanabilir mi konusudur. Yani Türkiye bugüne kadar NATO ya da BM operasyonlarına katkı sağlayan bir ülkeyken, şimdi –sanki bir ABD imiş gibi- adeta NATO ve BM’yi kendine destek veren bir aktör konumuna dönüşmüştür ki bu, Türkiye’nin gerçek gücüyle örtüşen bir durum değildir. O nedenle bu son derece tehlikeli bir duruma işaret etmekte ve büyük risk oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, son gelişmeler gösterdi ki, Suriye krizi karşısında Türkiye’nin gücüyle orantılı olmayan diplomatik angajmanı, ardından askeri angajmanı beraberinde getirmiş ve sonuçta Türkiye istemediği bir pozisyona sürüklenmiştir. Halbuki uzun süredir Suriye krizinin askeri güç kullanımı gerçekleşmeden sona ermeyeceği görülmekteydi. Buna rağmen Türkiye bugüne değin net ama bir o kadar da sert bir söylemle Suriye krizine ve iç savaşına müdahil olmayı tercih etti. Ama dış politikada geliştirdiğiniz söylem mutlaka gücünüzle orantılı reel bir dış politikaya denk gelmelidir. Yoksa böyle bir dil kullanıp da sonra biz bu durumda olmak istemiyorduk denilemez. Bu kadar angajmandan sonra Suriye tezkeresinin “caydırıcılık” yerine “kriz yönetimi”ne dayalı bir mantıkla kullanılmamasını ve tek taraflı bir askeri eylemin içine girilmemesini dilemekten başka çaremiz yok. Aksi halde Suriye ateşi bizi yakabilir.

Yazar: Erol Kurubaş

4 Ekim Perşembe 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret