istanbul escort beylikdüzü escort şirinevler escort kayseri escort escort bursa bursa escort escort bayan bursa kayseri escort bayan istanbul escort sakarya escort eskişehir escort antalya escort chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip live stream pro7 sat 1 hacklink astropay astropay kart ankara oto çekici oto çekici istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri

Türkiye-Avrupa ilişkileri gündeme geldiğinde bir disiplin bulma ihtiyacı ön plana çıkar, çünkü söz konusu alanın bir tarafında bilim, tarih ve olgular, öteki tarafında da dış politika vardır. Aslında bu aşamada da politikanın tanımlanması gerekmektedir. Konuyu çok basitleştirerek tanımlamak gerekirse, politikanın “yarın için bugün yapılan bir iş” olduğu iddia edilebilir.  Elbette dün ve dünün getirdiği pek çok olgu vardır, ancak esas olan bugün ve yarındır.

Yarın için Türkiye’nin bugünden bir karar vermesi gerekmektedir ki özellikle şu sıralarda muhtemelen yine önemli bir kararın eşiğindeyiz. Bu karar ise  “Avrupa’yla aynı şekilde devam mı, yoksa ilişkileri başka bir raya oturtmak mı gerekir?” sorularının etrafında şekillenmektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkileri konusunda nasıl bir politika izlemesi gerektiği ana sorundur. Bu sorun da tarihe biraz daha farklı bir kesitten bakmayı gerektirmektedir. Türkiye-AB ilişkilerini tartışırken değinmemiz gereken ilk konu başlığı paradigmalar ve paradigmaların söz konusu tartışmalardaki etkisidir.

AET’ye Başvuru

Türkiye’nin AET’ye üyelik başvurusu yaptığı 31 Temmuz 1959 tarihinde Fatin Rüştü Zorlu Dışişleri Bakanı idi. Türkiye’nin AB politikasını anlamak açısından ona dair bir anekdotu paylaşmak yerinde olacaktır. Fatin Rüştü Zorlu’ya AET oluşumunun dışında yer alan İngiltere’nin liderliğindeki EFTA yerine neden Türkiye’nin AET’yi tercih ettiği sorulduğunda cevabı şöyle olmuştur: “Yunanistan AET’ye başvurdu. Eğer Yunanistan boş bir havuza çivileme atlıyorsa siz gözünüzü kapatıp balıklama atlayın.” Türkiye’nin Avrupa macerasının henüz başlangıç noktasında Yunanistan’la rekabet faktörünün önemli bir rol oynadığı aslında bu olguyla kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Yunanistan’ı yakından takip etme kaygısının Türkiye’nin dış politikasını çok büyük ölçüde etkilediğini görebilmek için allame-i cihan olmaya gerek yoktur. Fatin Rüştü Zorlu’nun Türkiye adına bu başvuruyu gerçekleştirdiği dönemde Soğuk Savaş dönemi koşullarının, yani bir Soğuk Savaş paradigmasının hâkim olduğunun bilinmesi gerekmektedir.

AET’nin kuruluşu da Soğuk Savaş paradigmasına dayanan bir idealdir. Öncelikle arka planda bir savunma teşkilatı şeklinde örgütlenmiş olan NATO olgusu vardır. Fakat o dönemde Avrupa’da bir boşluk bulunmaktaydı ve Sovyet tehdidi de son derece sertti. Dolayısıyla İngiltere ve Fransa gibi eski ve büyük ülkelerin de tek başlarına pek bir şey yapma şansları yoktu ve bu ülkeleri bir araya getirmek üzerine arka planda ciddi bir Amerikan desteği söz konusuydu. Aynı dönemde Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) oluşmuştu ve Marshall yardımları sağlanıyordu, dolayısıyla mevcut algı ve paradigma bambaşkaydı.

Türkiye’nin pozisyonunun doğru anlaşılması için bir noktanın daha altını çizmek gerekir. Dış politika ve uluslararası ilişkiler dediğimiz zaman idealler vardır, ancak oyun çoğunlukla reel politika zemininde oynanır. Öncelikle Türkiye’nin dış politikada hedeflerinin olması elbette olumlu karşılanmalıdır, fakat bu hedeflere ulaşabilmek için reel platformun ne ölçüde cevaz verdiği de dikkate alınmalıdır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin çok stratejik bir ülke olduğu sık sık dile getirildi. Ancak bu ifade şüpheyle karşılanması gereken bir ifadedir, çünkü bu, bir bakıma Türkiye’nin normal bir ülke olamayacağı anlamına da gelmektedir. Öncelikle Türkiye’nin stratejik öneminin ne olduğunu saptamak gerekmektedir.

Oyun kurgusunu futbol maçına benzetmek gerekirse Türkiye genellikle gol atmaktan çok gelen topa gelişigüzel vurup onu uzaklaştırmayı amaçlamıştır. Türkiye nadiren gol atmayı denediğinde de sürekli olarak ‘ofsayt’ denilerek önü kesilmiştir. Yani Türkiye dış politika konusunda uzun vadeli hedefler belirlemekte zorlanmış, anlık gelişmelere göre hareket etmeye çalışmış, zaman zaman kazanım elde etmeyi denediğinde de engellenmiştir. Türkiye’nin AET’le kurduğu ilişki de daima yukarıda izah edildiği gibi sorunlu bir ilişki olmuştur.

Sözgelimi Türkiye Kıbrıs’ta adım atmayı denediğinde, KKTC’yi kendisinden başka tanıyanın olmadığına şahit olmuş ve önü kesilmiştir. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye hep benzer sorunlarla karşılaşmıştır. Ancak 9 Kasım 1989 sabahı Berlin Duvarı’nın çökmesiyle Soğuk Savaş paradigması sona ermiştir. Paradigma değişikliği, örneğin Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesine eşdeğer bir olaydır. Yani bir dönem, o döneme hâkim algılama biçimi ve o dönemin oyun kuralları tamamen değişti. O ana kadar öğrenilen her şey değişti ve tümünü yeniden değerlendirmek gerekli oldu. O andan sonra hayat öyle bir hale geldi ki, dış politika ve strateji uzmanları için tabiri caizse dünyanın çivisi çıktı. İnsan beyni hala aritmetik ritimle algılamaya devam etmektedir, ancak dünya tarihi geometrik biçimde değişmeye başladı; dolayısıyla aşırı hızlanan ve bazen olayları doğru değerlendirme imkânının elimizden kaçtığı yeni bir döneme girdik.

AET’den AB’ye

1989 yılı aslında tarihi bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tarihten sonra AET hiç hazır olmadığı halde kendisini AB’ye dönüştürmeye kalktı. AB’deki ‘Birlik’ kelimesi, aslında hem Türkiye hem de AB üyeleri için yanıltıcı oldu. Bu yıl Yunanistan’dan İtalya’ya kadar uzanan ekonomik kriz hep şu sorgulamanın yapılmasını gerektirmektedir: “Birlik nerede ve hangi alanlarda mevcut?” Başlangıçta bir dayanışma felsefesiyle yola çıkan ve diğer bütün değerlerin bu felsefenin üstüne inşa edildiği bir Avrupa’dan şu anda üye ülkelerin sadece kendi menfaatlerini düşünüp, kendisini kurtarmaya çalıştığı bir noktaya gelindi. Hatta Yunanistan’ın avro alanından, Avrupa Para Birliği’nden ve AB’den çıkarılması gibi öneriler dahi gündeme geldi. Ancak Yunanistan’ı para birliğinden çıkarmak altı aylık bir prosedür gerektirir; bu kapsamda drahmiye dönülmesi ya da yeni düşük kurlu bir Avro alanının yaratılması da tartışılmaktadır. Bu söylentilerin çıkmasından itibaren Yunan bankalarının boşaltılması iki gün almıştır. Öyleyse Yunan bankaları iflas ederse ne olacak? Yunan bankalarına sendikasyon kredilerini veren Fransız ve Alman bankaları olduğundan, Yunanistan’ı atmak demek Fransız ve Alman bankacılık sisteminin göçmesi demektir. Fransız ve Alman bankalarının Yunanistan’a bu kadar para vermesinin nedeni ise silah ticaretidir. Fransız ve Alman silah sanayinin Yunanistan’a mal satabilmesi için Fransız ve Alman bankaları Yunanistan’a para vermiştir. Yunanistan da bu silahları Türkiye’ye karşı kullanmak üzere almıştır. Bazı iktisadi gerçekler ortaya çıkmaya başladıkça çifte standart algılamaları, niyet ve samimiyet sorgulamaları ve algıları Türk halkının gündemine gelmektedir. Ancak Türkiye AB’ye karşı değildir ama AB’ye güvenini yitirmiştir. Bütün bu olgular son 5 yıldır bir güven erozyonuna paralel olarak tezahür etmeye başlamıştır.

AB olgusu aslında bir ters doğum ilişkisidir. Avrupa Anayasası denen belgenin reddedilmesi de buna işaret eder. Ancak AB’nin kurucu antlaşmaları zaten anayasa statüsündedir. Yani Avrupa Topluluğu (AT) Adalet Divanı’nın temel yargı kararlarına göre resmen Avrupa kurucu antlaşmaları olan AET Antlaşması, AKÇT antlaşması ve sonrasında da Maastricht Antlaşması aslında adı konmamış, ancak anayasa niteliği taşıyan, anayasal karaktere tabi antlaşmalardır. Fakat AB, bu karakterin adını koymaya kalktığı zaman büyük krizler yaşamaya başlamaktadır. Anayasa bir devlet kurulduktan sonra oluşur. Devlet kurulmadan anayasa oluşturulursa AB’ye benzer bir yapıya kavuşur. Bir kere AB’nin bu nevi şahsına münhasır yapısını doğru algılamak gerekir; bu hem Türkiye hem de Avrupa yurttaşları için gereklidir.

Paradigma Değişimleri ve Derinleşen AB

Doksanlı yıllara girerken Türkiye önemli bir hedef koyarak yukarıda izah ettiğim bu edilgen konumdan çıkmak istedi, ancak 1989 ve 2001 yılları arasındaki dönemde yine oyun dışında kaldı. Türkiye oyunun dışına itilmekle beraber çok ciddi bir kimlik bunalımı yaşadığı yıllara sürüklendi. Türkiye’nin Batı’yla ilişkisinde önem taşıyan ve Ruslara karşı sınırı koruduğu düşüncesinden kaynaklanan stratejik konumu, Sovyet bloğu yıkıldıktan sonra “Türkiye’nin artık ne önemi var?” sorusunun ön plana çıkmasıyla sarsıldı. Bu, hem Batı dünyasının Türkiye’ye bakışını değiştirdi, hem de Türkiye’nin bir kimlik bunalımı yaşamasına neden oldu. Bu durum Türkiye’yi Sincan’da tankların yürümesine kadar giden iç siyasi bunalımların da ön plana çıktığı bir döneme sürükledi.

Avrupa o sırada ortak para birimi avro gibi iddialı bir hedefi gündemine almıştı. Fakat bu konuda da bir ters doğum ilişkisi olduğu daha net görülmektedir. Nitekim parayı federal yaptılar, ancak sistem konfederal kaldı. Bu ifadeyi daha da basitleştirirsek benzeşmeyen ekonomilerin tek para altında toplandığını söylemek mümkündür. Benzeşmeyen ekonomiler tek para altında toplandığı zaman denetim sistemlerinin ve özellikle maliye politikalarının da bir örnek ve şeffaf hale getirilmesi gerekir. Ancak bu noktada da ‘ulusal egemenlik’tartışmaları ön plana çıktı. Hâlbuki fiiliyatta görüldüğü gibi parayı basan devletin dış denetim altında, parayı harcayan devletin ise denetim dışı olması ‘ulusal egemenlik’ kavramına aykırıdır.

Yunanistan ve İrlanda gibi pek çok ülke 3A kredi notu alabilmek için hazır olmamalarına rağmen avro alanına girmek için başvuru yaptılar. Zira uluslararası rating kuruluşlarından 3A kredi notu almak demek de uluslararası piyasalardan ortalama oranda, yani % 2,5-3 arasında 2-10 yıllık borçlanmak yeteneği demekti. Yunanistan’ın geçen cuma günü itibariyle (15 Temmuz 2011) 2 yıllık borçlanma senetleri ve tahvilleri % 35’e çıktı ve kredi notu 3C’ye düştü.  Aslında şu anda Yunanistan fiilen iflas etti. Bunun nedeni sözgelimi ayda 20.000 avro kazanan, ama harcamaları 30.000 avroyu aşan bir bireyin yaşadığı sorunla izah edilebilir, Yunanistan’ın gideri gelirini aşmaktadır. Avrupa’nın genel olarak yaşadığı bunalım da bu bütçe sorununa bağlıdır. 1989’daki paradigma değişikliğinin analizi yeterince iyi yapılmadan ve hazmedilmeden atılan adımlar Avrupa’nın krizine yol açmıştır. Ayrıca Avrupa olabilecek en stratejik genişleme olan Türkiye genişlemesini alelacele, elinin tersiyle bir tarafa itip, sorunlarını daha da arttıracak olan çok sayıda ülkeyi kapsadı.

Dış politikada dostluk, düşmanlık ve onur gibi kavramlardan ziyade temel çıkarlar vardır; her ülke ve her birim kendi çıkar analizi üzerine ilişkilerini kurgular. Türkiye’nin Azerbaycan’la olan güçlü bağlarına rağmen Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Türkiye’nin haberi olmadan Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile Paris’teki şaibeli görüşmeleri bu gerçeği teyit eder niteliktedir. Bu nedenle dış politikada önce kendinizle ilgili doğru bir çıkar tanımına ihtiyacınız vardır. Avrupa’nın da aynı şekilde doğru bir çıkar tanımına ihtiyacı vardı, ancak bu fırsat değerlendirilemedi.

11 Eylül saldırılarında ikiz kuleleri vuran uçaklar, paradigmanın bir kez daha değişmesine yol açtı. Tarihte 500-1000 yılda bir gerçekleşen bir çağdan bir çağa geçiş, yaşadığımız dönemde neredeyse her on yılda bir tekerrür eder hale geldi. 11 Eylül 2001 terörist saldırısının ardından mevcut algı ve oyunun bütün kuralları yeniden gözden geçirilir hale geldi. Bu algı değişikliğiyle birlikte özellikle ABD, yeni dış politika stratejileri temelinde Irak operasyonuna girişmeden önce NATO’yu bir anlamda çatlattı. NATO’nun 11 Eylül sonrası dönemde savunma ve saldırı seçeneklerinden hangisini esas alan bir organizasyon olduğunun tahlil edilmesi gerekmektedir; NATO’nun saldırı eksenli bir organizasyon olduğu iddia edilebilir. Türkiye’nin de bu yeni dönemdeki rolü değişmektedir ve edilgen değil de etken bir dış politikayı benimsemesi söz konusudur.

Günümüzde eksen kayması meselesi pek çok noktada tartışılmaktadır. Eksen kayması tartışmalarının bir iç politika boyutunun da olduğu iddia edilebilir, ancak üretimin, iktisadi faaliyetlerin ve siyasetin ekseninin de Doğu’ya doğru hareket etmesiyle bir bakıma dünyanın da ekseni kaymaya başladı. Bu realite çerçevesinde Türkiye gayet tabii ki kendisine bir yer bulmaya çalışırken, Avrupa açısından Türkiye sorunu aslında bir kimlik sorunu olmanın da ötesinde bir varlık meselesi haline geldi.

Avrupa’da hala Türkiye tartışmasını geçmişteki gibi bir kimlik meselesi çerçevesinde, Hıristiyan-Müslüman ayrımı üzerinden değerlendirenler de,  Viyana Kuşatması’na atıfta bulunanlar da mevcuttur. Avrupa’nın Türkiye’nin kimliğini hala iyi anlayamamış ve değerlendirememiş olması, kendisini tanımlamakta yaşadığı sorunlardan ileri gelmektedir. Tarihteki düşmanlıkları değiştirmek mümkün değil, ama politika insanları geçmişe yönelik değil, ileriye yönelik düşündürme sanatıysa, stratejik araştırmalardan da bunu sağlayacak raporlar üretmesi beklenir.

Gümrük Birliği’nden İmtiyazlı Ortaklık Tartışmalarına

10-11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’yle başlayan süreç Türkiye’nin önünü açtı. Ancak bu konuda küçük bir anekdotu paylaşmak yararlı olabilir. Haziran 1999’da NATO Genelkurmay Başkanları Brüksel’de bir araya geldiği zaman Amerikan Genelkurmay Başkanı Colin Powell, o sırada Türkiye’nin önemini kavrayamayan Avrupalı Genelkurmay Başkanlarının bir bölümüne, Türkiye’nin öneminin asla yadsınmaması gerektiğini açık bir şekilde söylemişti. Yani AB’nin Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye adaylık vermesinde ABD’nin etkisinin olduğu savunulabilir. Avrupa bir anda, tesadüfen Türkiye’nin önemini kavramamıştır, bu değişim, Avrupa’daki stratejik algıyla ilgilidir. Türkiye’nin de adaylığından dolayı tatmin olması Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir olgu değildir. Türkiye, 12 Eylül 1963’te Ankara Anlaşması imzalandığında ve daha sonra Gümrük Birliği’nin gerçekleştiği dönemde de bu gelişmelerden dolayı Avrupalılığını keşfederek çok mutlu olmuştur, ancak bu gelişmeleri şüpheyle karşılamak gerekmektedir.

Gümrük Birliği’nin gerçekleştiği iddiası da kapsamlı ve tartışmalı bir konudur. Türkiye’de Gümrük Birliği kararının imzalandığı ve 1/95 sayılı kararla kabul edildiği 5 Mart 1995 günü, gazeteler yine “Artık Avrupalıyız.”manşetleriyle çıkmıştır. 1999 Helsinki Zirvesi’nden sonra da yine benzer manşetler görüldü. Bu nedenle ‘Avrupalıyız’ iddiası da böylece temelsiz olarak ve alelacele öne sürülmektedir.

Soğuk Savaş dönemi paradigmasının daha iyi anlaşılabilmesi için Türkiye’de 70’li yıllarda tek toplumsal konsensüs noktasının Avrupa karşıtlığı olduğunu belirtmek gerekir. Bir taraftan Türkiye devlet politikası olarak AB’ye katılmaya çalışmaktadır, öte yandan kamuoyunda Avrupa karşıtlığı ağır basmaktadır. Bu süreçte Türk solu “Onlar ortak, biz Pazar” sloganını atmaktadır. Merkez sağ, yani o dönemde Demirel’in temsil ettiği liberal sağ, “Türkiye’nin sanayisi zayıftır, AET’ye katılırsak çok ciddi iktisadi sorunlar çıkar” diyerek AET üyeliğine karşı üstü örtülü bir muhalefet yürütmüştür. Erbakan’ın temsil ettiği ümmetçi sağ ise Hıristiyan-Müslüman ayrımını vurgulamaktadır. Ulusal sağımız, dünden bugüne “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” demektedir. Dolayısıyla dördü de Avrupa karşıtlığında birleşmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin sorunu, iç politikayla dış politikanın uyumsuzluğudur.

Özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra dünyada çok şey değişti. 2 Mayıs 2011’de Usame bin Ladin’in öldürülmesini de bir dönüm noktası olarak değerlendirmek gerekir mi? Bu olaydan bir gün sonra ‘Le Monde’ gazetesindeki bir makale “İslami cihadçılar kaybetti, demokratik Müslümanlar kazandı” manşetiyle çıkmıştı. Ancak bu konu hala belirsizliğini korumaktadır. Ne kadar özgürlük ve demokrasi olduğu tartışılır olmasına rağmen, şu anda sıcağı sıcağına yaşadığımız, ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan olaylar kapsamında ayaklanan bütün ülkeler cihat yerine demokrasi ve özgürlük adına tepki koymaktadırlar. Bu kapsamda dünyanın, Avrupa’nın da kendi kimliğini ciddi olarak sorguladığı bir yeniden yapılanma sürecinden geçtiğini belirtmek yerinde olur.

Avrupa’da da Türkiye’nin üyeliğine karşı olanlar kadar, üyeliğini destekleyenler de var. Bu nedenle Türkiye’nin yürüttüğü müzakerenin teknik değil siyasi bir müzakere olduğunu söylemek gerekir. Teknik bir müzakere olmuş olsaydı, müzakere sürecinin otuz beş başlıktan oluştuğunu ve hangi aşamaya gelindiğini izah etmek ve müzakere süreci sonlandığında Türkiye’nin AB üyeliğinin gerçekleşeceğini ifade etmek yerinde olacaktı. Ancak şu anda olayın siyasi boyutu ön plandadır, çünkü Türkiye’nin AB ile müzakere süreci böyle bir perspektife sahiptir. Nitekim bu sürecin tam üyelikle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını Avrupalılar da dahil olmak üzere kimse bilmemektedir.

Kıbrıs meselesinde bu sene bir açılım olmadığı takdirde müzakereler teknik olarak durmuş vaziyettedir, çünkü açılacak başlık neredeyse kalmamıştır. Dolayısıyla müzakerelerin tekrar teknik tabana oturabilmesi için Kıbrıs’ta bir açılım olması şarttır. Hristofyas’ın Kıbrıs’ta çözümsüzlüğü sürdüren ve Türkiye’ye karşı uzlaşmaz tutumunun arkasında kendi iradesinden ziyade Sarkozy ve Merkel’in teşvik ve desteğinin olup olmadığı sorusunun da yanıtlanması gerekmektedir. Ancak bu sorunun iki lidere indirgenerek tartışılması sağlıklı olmayacaktır. Bütün bu olguların içinde ve meselenin arka planında Türkiye’nin giderek merkeze ve merkez oyun kuruculuğuna yönelmesi vardır; Fransa ve Almanya hala AB sisteminin karar alma merkezinde yer almalarına karşın, yeni dönemde bu statükoyu korumakta zorlanmaktadırlar. Eğer Türkiye AB’ye katılırsa güç merkezinin büyük olasılıkla Londra-Ankara eksenine kayması söz konusudur. Dolayısıyla Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı muhalefetin arka planını Türklerin etnik ve dini özelliklerinden ziyade, esas itibariyle Londra ve Washington’la ittifak kurmaları ihtimali ve bunun neticesinde AB’de Paris-Berlin hattının zayıflaması ve marjinalleşmesi endişesi teşkil etmektedir.

Türkiye-AB ilişkilerinin analizinde bir öncelikler skalasına göre değerlendirme yapılması gereken konu başlıkları vardır. Türkiye’nin AB üyeliğini kazanmasından sonra karar alma mekanizmasında nerede yer alacağı sorusu söz konusu öncelikli konu başlıklarından ilkidir ve siyasi bir sorudur.

Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık verilmesi sıkça dile getirilen, ancak kabul edilmesi mümkün olmayan bir öneridir. Bu sorun Gümrük Birliği tartışmalarında da karşımıza çıkmaktadır. Türkiye, bu konudaki yaygın kanaatin aksine aslında Gümrük Birliği’ne girmemiştir. Çünkü 1979 yılındaki Avrupa Topluluğu Adalet Divanı içtihadına göre müzakereler bir ortak üyeyle aynen bir tam üyeyle olduğu gibi geliştirilebilir. (Ortak üyelik o sırada Yunanistan için verilmişti, daha sonra Türkiye’ye de bu statü verildi.) Ancak bu kararın üç tane istisnası vardır: Ortak üye olan ülke karar alma masasına oturamaz, hukuk sisteminin parçası olamaz ve bütçeye taraf olamaz.

Gümrük Birliği dediğimiz olguda temelde bir ortak ticaret politikası, yani bir ortak karar masası vardır. Türkiye o karar masasına oturamadığı için başlangıçta lehine gözüken bütün koşullar bugün aleyhine dönmüş vaziyettedir. Çünkü Türkiye’nin aleyhine dönen konularda karar alma masasına dava açması lazımdır. Sözgelimi tır meselesi bu konulardan biridir. Türk tırları Avrupa’ya giderken çok sayıda engelle karşılaşmaktadır. Bu aslında tamamen Gümrük Birliği’yle ilgili bir sorundur ve Türkiye’nin dava açabileceği bir merci yoktur. Çünkü Türkiye yukarıda açıklandığı üzere hukuk sisteminin bir parçası değildir. Alman tüzel şahsiyeti kazanmış bir Türk firmasının aracılığıyla, Almanların uğradığı zararı ön plana çıkartarak dava açılmaktadır ve bu, kabul edilebilir bir durum değildir.

Sistemin yürüyebilmesi için Türkiye’nin bir de ortak bütçeye taraf olmasına ihtiyaç vardır. Bu konuyu imtiyazlı ortaklık önerisi açısından değerlendirirsek Türkiye’nin Gümrük Birliği’nde karşılaştığı bir sorunla AB’de 35 başlık altında karşılaşması söz konusu olduğu için, karar alma masasına oturmadan bu sürecin devam etmesi mümkün değildir. Çünkü anayasa hukuku açısından değerlendirildiğinde teknik olarak da AB’ye katılmak, aslında bir egemen yetki devri meselesidir. Bir devlet, Avrupa egemenlik sahasının yetkisini paylaşmak adına egemen yetkisini devredebilir. Bir devletin Avrupa egemenlik sahasının yetkisini paylaşmaksızın egemen yetkiyi devretmesi, I. Dünya Savaşı sonrasındaki manda tartışmalarına eşdeğerdir. Dolayısıyla Türkiye’nin hiçbir zaman taviz veremeyeceği nokta, tam üyelik dışındaki herhangi bir çözüm önerisidir, zaten bu teknik olarak da mümkün değildir.

Gümrük Birliği Türkiye’ye zarar vermiştir denemez, zira Gümrük Birliği, gerçekten de Türkiye’yi belli disiplinlerde dünyayla rekabete açmıştır. Ancak Ankara Anlaşması ele alınırsa, en imtiyazlı anlaşma olarak nitelendirilen bu anlaşmanın başlangıçta asimetrik bir anlaşma olduğu görülecektir. Bunun nedeni güçlü Avrupa ekonomisinin zayıf Türk ekonomisine yardım etmesi amacıyla imzalanmış bir anlaşma olmasıdır. Gümrük Birliği de bu anlamda yaygın kanaatin aksine 1996’da değil, fiili olarak 23 Kasım 1971, hukuki olarak da 1 Ocak 1973’te, Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle başlayan bir süreçtir.

Türkiye’nin karar alma masasına oturamamasının etkisiyle daha önce lehine olan simetri, 1996’da aleyhine olan bir asimetriye dönüştü. Dolayısıyla ne kadar imtiyazlı olursa olsun, hiç şüphe yok ki Türkiye, karar alma masasına müdahil olmadığı sürece haklarına sahip çıkamaz. Lehine olan pek çok imtiyaz olsa dahi, Türkiye AB hukuk sisteminin etkisi alanına girdiği oranda, karar alma masasına oturulmadan egemen yetkinin neden devrolunduğunu izah etmek mümkün olmayacaktır. Bu noktada da ‘ulusal egemenlik’ konsepti kaçınılmaz olarak devreye girecektir.

Tam Üyelik Yolunda Türkiye’nin Adımları

Tam üyelik hususunda öncelikle Türkiye’nin dış politikasının eleştirilmesi gerekmektedir. Ankara Anlaşması Türkiye için bir tabudur. Ankara Anlaşması elden giderse yerine konacak daha iyi bir hukuki düzenlemenin olmayacağı endişesi Türkiye tarafından sıkça dile getirilmektedir. Bu nedenle Türkiye’de bu anlaşmanın yerini hiçbir düzenlemenin alamayacağı kanaati yaygındır. Ancak Ankara Anlaşması günümüzün şartlarına uygun değildir. 50’li 60’lı yılların Alman ekonomisiyle yine o yılların Türkiye ekonomisinin hiç değişmediğini varsayarak bu konuyu tartışmak anlamlı olmayacaktır, koşulların değiştiğini hesaba katmak gerekir. Uluslararası hukukta bir ‘ahde vefa’ prensibi vardır, ama değişen koşullar da en az onun kadar önemli olan ve dikkate alınması gereken bir olgudur.

Türkiye-AB ilişkileri açısından ikinci önceliğimiz ise iktisadidir. Türk ekonomisinin büyümesi, AB’yle müzakerelerin başlamasının etkisiyle Türkiye’ye gelen yatırımların misliyle artmasına bağlıdır. 1923-2001 yılları arasındaki dönemde Türkiye’ye gelen toplam yatırım yaklaşık olarak 20 milyar dolardır. 2001 sonrasında neredeyse yılda 20 milyar dolar gelmeye başladı. Türkiye’nin AB’yle müzakereye başlaması, olumlu bir siyasi ve iktisadi istikrar algısı yaratmıştır; bu nedenle Türkiye’nin yatırım ve sermaye çekebilmesi için AB’ye hala ihtiyacı vardır. İktisat aslında politikadan ve özellikle dış politikadan bağımsız ele alınarak değerlendirilecek bir konu değildir. Türk ekonomisi 2001 kriziyle tükendikten sonra, Türkiye’de 2002 itibariyle ekonomi yılları başlamıştır. Renault, Fiat, Bosch, Siemens gibi çok sayıda yabancı firmanın da Türkiye’nin önemli ölçüde artan ihracatında pay sahibi olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla üretim yapısının bütün iktisadi ilişkileri ve iktisadın siyasete yansıma biçimini değiştirdiği bir dönem söz konusudur.

Üçüncü öncelik ise maalesef Tanzimat’tan günümüze değin Türkiye’nin yeterince yol alamadığı sosyal dönüşüm meselesidir.

AB yardımları konusunda da çok iyimser olmamak gerekir; zira AB şu anda bazı üye ülkelerde gitgide daha da derinleşen ekonomik bunalıma cevap vermekte zorlanmaktadır. Şu an Yunanistan’daki krizin ve ekonomik çöküşün maliyeti 250-300 milyar avrodur, eğer İtalyan ekonomisi çökerse AB, 2500 milyar avro gibi bir faturayla karşı karşıya gelecektir. Dolayısıyla Almanya’nın ekonomik desteği bütün Avrupa’yı finanse etmeye yetmemektedir.

Şu anda büyümesi için hiçbir somut gerekçe olmamakla birlikte, Yunanistan eğer %2’lik bir büyüme oranını yakalayabilirse, Maastricht kriterlerini yeniden karşılayabilmesi için ihtiyaç duyacağı sürenin 45 yıl olduğu belirtilmektedir; İrlanda ise ancak 30 yılda kriterleri karşılayabilecektir. Maastricht kriterlerini AB içerisinde Finlandiya ve Lüksemburg, AB dışında da sadece Türkiye karşılayabilmektedir. O nedenle Türkiye’nin AB üyeliğini bu verilere göre yeniden değerlendirmek gerekmektedir; zira dış politikada edilgen ve etken olmak üzere iki tane pozisyonunuz vardır. Türkiye bugüne kadar hep edilgen bir dış politika izledi, artık bu edilgenliği terk edip, etken olabilmek için nesnel koşullar doğru tahlil edilmelidir. Bu noktada da özgüven kazanma meselesi ön plana çıkar. Ancak özgüveni de abartıp ‘megalomanlaşmak’ da Türkiye için iyi olmayacaktır. Özellikle toplumsal olarak ifradla tefrid arasındaki duygu kaymalarından da daima kaçınmak gerekir.

Bu yazı Dr. Can BAYDAROL‘un 18 Temmuz 2011 tarihinde BİLGESAM 2011 Yaz Okulu Programı kapsamında “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri” oturumunda verdiği konferansın konuşma metnidir.

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Düşüncesinin Kökenleri: Bir Bütünleşmenin Anatomisi

Avrupa Birliği (AB) bugün uluslararası politikada üzerine düşen sorumluluk payını üstlenmeye hazır, küresel bir oyuncudur. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort ankara escort bayan ankara escort ankara bayan escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort bayan istanbul escort bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan