kaçak bahis guvenilir bahis siteleri antalya escort bayan antalya escort pendik escort kurtköy escort kartal escort maltepe escort tuzla escort ataşehir escort
Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Geleceği | UİPORTAL
Güncel Yazılar
ankara escort
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Geleceği

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’da ekonomik bütünleşme hedefiyle kurulan iki örgütten ilki Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), diğeri de Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA) adını taşımaktadır. Türkiye, bunlardan ilkine ilgi duymuş ve kuruluşundan kısa bir süre sonra da üyelik başvurusu yapmıştır.

Türkiye’nin AET’ye katılma şeklinde beliren tercihi, o dönem itibariyle stratejik bir tercihten kaynaklanmamıştır. Başvurunun AET’ye yapılmasının pragmatik bir nedeni vardır: O da Yunanistan’ın katılması halinde AET platformunu Türkiye aleyhine kullanabileceği kaygısıdır. Türkiye’nin katılım için başvuru yapmasında, harekete geçmesinde Yunanistan faktörü belirleyici olmuştur. 15 Temmuz 1959’da Yunanistan’ın yaptığı başvurudan iki hafta sonra 31 Temmuz 1959’da merhum Adnan Menderes hükümeti döneminde Türkiye de resmen başvuru yapmıştır.

Bu başvurulardan sonra Yunanistan ile 1961 yılında Atina Antlaşması, Türkiye ile 12 Eylül 1963’de Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Neden Türkiye ile yapılan antlaşma iki yıl gecikmiştir? Bunun sebebi 27 Mayıs Darbesi’dir. Askeri müdahaleler, o tarihten başlayarak günümüze kadar Türkiye’nin Avrupa yolculuğunu engelleyici ve geciktirici olmuştur. Türkiye-AB ilişkilerinin seyri Ankara Antlaşması ve onun eki kabul edilen Katma Protokol hükümlerine göre inişli çıkışlı bir seyir takip etmiştir. 1970’li yıllarda bir yandan petrol fiyatlarının artması, öte yandan Kıbrıs müdahalesi ve Türkiye’deki siyasi istikrarsızlık, Türkiye’nin Batı yolculuğunu geciktirmiştir. Türkiye, 1970’li yıllarda yapmakla yükümlü olduğu gümrük indirimlerini aksatmış, AET’ye katılma konusunda toplumsal konsensus sağlanamamıştır. 1980 Eylül’ünde meydana gelen askeri darbe ilişkilerin 5-6 yıl donmasına neden olmuş, 1980’lerin ikinci yarısında ilişkiler yeniden canlanmıştır. Türkiye, bu aşamada gecikmiş tam üyelik başvurusunu yapmış, ancak AET tarafı bu başvuruya net bir cevap vermemiştir. Müteakip yıllarda Doğu-Batı dengesine dayanan iki kutuplu sistemin yıkılması, başka şeyler yanında Türkiye-AET ilişkilerini de etkilemiş ve AET tarafı Türkiye yerine Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine öncelik vermeye başlamıştır.

Bu aşamada ilişkilere yeni bir ivme kazandıran olay 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık Konseyi kararıyla tesis edilen Gümrük Birliği olmuştur. 1997 yılında ilişkiler iki yıl süreyle dondurulmuştur. Yüzyılın sonunda toplanan Kopenhag Zirvesi iki taraf arasındaki ilişkilerin son dönemece gelmesini simgelemiştir. Bir başka ifadeyle 1999 yılı Helsinki Zirvesi’nde Avrupa Birliği, Türkiye hakkındaki görüşlerini değiştirmiş ve Türkiye’nin adaylığını kabul etmiştir. 1999 yılından 2005 yılına kadar Türkiye’de Avrupa Birliği ikili ilişkilerin tarihinde hiç olmadığı kadar önem kazanmış, hem Türkiye de, hem de AB de muhatabı keşfetme çabaları hız kazanmış ve bu durum yer yer heyecana da neden olmuştur. Fakat 2005’te müzakerelerin başlamasından çok kısa bir süre sonra bu heyecan ortadan kalkmıştır. O dönemde gerçekleştirilen kamuoyu araştırmalarında Türk halkının % 70’lik bir bölümünün ülkenin AB’ye katılımını desteklediği sonucuna ulaşılmıştır. Bugün itibariyle bu oran % 50’nin de altına düşmüş durumdadır.

Konu ile ilgili olarak tarihte cereyan eden gelişmeler üzerinde durmak yerine, bugünkü fiili durumun bir fotoğrafını çekmek daha doğru olacaktır. Neden 2005’te müzakereler başladıktan ve AB mücadelesinde son döneme girildikten sonra Türk kamuoyu AB üyeliği konusundaki heyecanını kaybetmiştir? İlişkilerin seyri gelecekte, örneğin 2020’de nasıl bir seyir takip edecektir?

Türkiye–AB İlişkilerinde Yaşanan Duraksamanın Nedenleri

Türkiye’nin AB’yle ilişkilerinde yaşanan duraklamanın üç temel sebebi vardır. Birincisi, AB’nin 2004 ve 2007 genişlemelerinden sonra Türkiye’nin üyeliği konusunda tereddüt etmesidir. 2004 yılında AB’ye 10 yeni üye devlet katılmıştır. Baltık ülkeleri de dâhil olmak üzere yeni katılan bu devletlerin büyük bir kısmı geçmişte Varşova Paktı üyesi ülkelerden oluşmaktadır. 2007’de Bulgaristan ve Romanya’nın katımlıyla birliğin üye sayısı bir anda 15’ten 27’ye çıkmıştır. AB, bu kadar çok devleti hazmetme, onları Avrupa’daki uygulamalara uyumlu hale getirme mücadelesi vermiş ve bunda olağanüstü ölçüde zorlanmıştır. İşte tam da bu aşamada, 2004 yılının Mayıs ayında üyeliğe kabul edilen 10 ülkenin kabulünden çok kısa bir süre sonra coğrafi genişliği ve nüfusu itibariyle onların toplamına yakın olan bir başka ülkeyle, Türkiye ile müzakereler başlamıştır. Avrupa’da on yeni üye için büyük bir mükellefiyetin altına girilmiş olması Avrupa kamuoyunda Türkiye için de aynı mali mükellefiyetlerle karşı karşıya kalınacağı sorusunu gündeme getirmiş ve bu durum Avrupa kamuoyunda tedirginlik yaratmıştır.

İkinci sebep ise müzakerelere başlamasıyla birlikte belki de tarihinde ilk kez Avrupa Birliği üyesi ülkelerde Avrupalılık kavramının tartışmaya açılmasıdır. Avrupa Birliği nedir, Avrupalılık nedir, Avrupa kimliğinin temel unsurları nelerden oluşmaktadır gibi sorular özellikle bu dönemde gündeme gelmiş ve yoğun biçimde tartışılmıştır. Avrupalı kimliğinin içerisinde Türklerin yerinin olup olmadığı Avrupa’da ciddi biçimde kamuoyu gündemine gelmiştir. Bu tartışmanın önemli bir nedeni, Avrupa’nın kendisi ‘Rusların ve Türklerin haricinde kalanlar’ şeklinde tanımlamış olmasıdır. Avrupalılar tarafından ‘öteki’ olarak nitelendirilen milletlerden biri, yani Türkiye şimdi Avrupa’nın bir parçası olmak için son dönemece de ulaşmış, masaya oturmuştur. Bu durum birçok Avrupa ülkesinde geniş halk kitleleri arasında infial ve tepki yaratmıştır.

Üçüncü sebep ise Avrupa’nın 2005 yılında karşı karşıya kaldığı bir başka çıkmazla ilgilidir. 29 Mayıs 2005’te Fransa’da ve 1 Haziran 2005’te Hollanda’da Anayasa Konvansiyonu tarafından hazırlanan anayasa reddedilmiştir. AB’nin iki kurucu üyesi tarafından bütünleşmeyi daha ileri bir aşamaya taşıyabilecek bir model böylece reddedilmiştir. Bu durum AB içerisinde büyük bir bunalım yaratmıştır ve AB Lizbon aşamasını kabul ederek bu bunalımı bir nebze de olsa aşmaya çalışmıştır.

Gelinen nokta itibarıyla Avrupa Birliği ile ilgili olarak kabul etmemiz gereken durum şudur: AB, 2005’ten bu yana bir duraklama dönemine girmiştir. Şu anda Türkiye’nin aday veya tam üyeliği söz konusu olmasa bile, AB fiili olarak bir ‘Fetret Devri’ yaşamaktadır. AB’nin karşı karşıya kaldığı problemleri daha da ağırlaştıran husus ise 2008 yılında baş gösteren ekonomik kriz ve bu krizin etkilerinin giderek artan biçimde Avrupa ülkelerinde hissediliyor olmasıdır. Şu anda Yunanistan, İspanya ve İtalya gibi Avrupa ülkeleri, ekonomik ve mali göstergeleri bakımından Maastricht Kriterleri’nin gerisine düşmüşlerdir.

Buna karşılık Türkiye, son ekonomik göstergelerin de ortaya koyduğu gibi, 2008’den bu yana devam eden krizin etkilerini aşmaya muvaffak olmuştur.  Özellikle Yunanistan’ın ulusal gelirinin 3-5 katı kadar borçlanması durumun ciddiyetini göstermesi bakımından önemlidir. Yunanistan 1981’de AB üyesi olduğundan bu yana ortalama 80-100 milyar Euro tutarında destek almıştır; bugün itibariyle borcu ise bu miktarın birkaç mislidir. Avrupalılar Yunanistan’ı bir yolunu bulup içine düştüğü ekonomik açmazdan kurtarmak durumundadırlar. Bilhassa Fransa ve Almanya buna mecburdurlar, çünkü eğer Yunanistan Euro bölgesinden ayrılacak olursa ulusal para birimlerinin yerini alan Euro, olağanüstü ölçüde saygınlık kaybedecek ve Avrupa çok iddialı bir projesinde başarısızlıkla karşı karşıya kalmış olacaktır. AB kurumları ve üye devletler, Yunanistan’ı ve tehlike altında olan diğer ülkeleri kurtarmak suretiyle bu durumu engellemek için çok yoğun çaba harcamaktadırlar. Bütün bu gelişmeler AB’nin şu anda bir ara dönem yaşadığının işaretleridir ve bundan sonra birliğin nasıl bir yol izleyeceğini öngörmek kolay olmayacaktır.

Sonuç

Avrupa Birliği projesinin bir ütopya olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. Başka milletlerin de bu şekilde büyük ülküleri vardır. Tüm Türklerin tek bir devlet çatısı altında toplanmasını hedefleyen Turan düşüncesi bu anlamda bir ütopyadır. Arapların 1945’te bütün Arapları birleştirmeyi amaçlayan Arap Birliği teşkilatı da Arap Birliği ütopyasını esas almaktadır. Yine Rusların kadim düşünceleri olan Panslavizm de ütopyaya örnek olarak vermek mümkündür.  Neticede, AB’de 18. yüzyıldan itibaren Avrupa halklarının kendi aralarındaki kavgaları bir tarafa bırakıp bir araya gelmeleri gerektiği görüşüne dayanan bir ütopyadır. Ancak, bu ütopyanın gerçekleştirilebilmesi için ilk adımların atılması II. Dünya Savaşı’ndan sonra mümkün olmuştur. 1951’de kurulan Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nu (AKÇT) ve 1957’de kurulan AET örgütleri dikkate alındığında, bugün bu örgütlerin dönüşerek oluşturdukları Avrupa Biriliği yadsınması mümkün olmayan bir başarı öyküsüdür. Avrupa hakikaten olağanüstü bir mesafe kaydetmiş ve kıtada bir refah toplumu oluşmuştur.

Komisyon raporlarına göre AB’nin kapısı coğrafi bakımdan Avrupa kıtasında olan tüm devletlere açıktır. Mesela Balkan devletlerinin hepsinin kriterleri yerine getirmeleri halinde AB’ye katılımlar öngörülmektedir. Makedonya 2005’ten beri aday ülkedir ve Sırbistan, Karadağ, Kosova ve Bosna Hersek’in problemlerini aşmaları halinde önümüzdeki dönemde AB üyesi olmaları muhtemeldir. Bu devletlere önümüzdeki dönemde Moldova’yı da eklemek mümkün görünmektedir.

Yukarıda da belirtildiği üzere Avrupa’da ‘öteki’ olan iki tane millet vardır. Bunlar Ruslar ve Türklerdir. Türkiye’nin adaylığı ve adaylığının son dönemece girmiş bulunması Avrupa’da büyük teyakkuz yaratmıştır. Bu süreçte Avrupa’da Türkiye’yi destekleyenler de vardır karşı çıkanlar da. Geçmişte, Türkiye’nin Avrupa’yı ve Avrupa’nın da Türkiye’yi tanımadığı dönemlerde, Türkiye’nin Avrupa’daki kamuoyu desteği aşağı yukarı % 30 oranındaydı. Bu oran tanınırlılığın artmasıyla biraz yükselmiş olmasına rağmen hala % 50’nin altındadır. Avrupalılar Türkiye’yi tanıdıkça ve Türkiye’nin onların öngördüklerinden farklı bir ülke olduğunu anlamaya başladıkça bu oran yükselmektedir. Ancak bazı Avrupa Birliği ülkelerinde Türkiye’ye olağanüstü ölçüde karşı olan güçlü bir takım siyasi grupların, kilise örgütlenmelerinin, Hristiyan demokrat partilerin ve yabancı düşmanı akımların olduğunun bilinmesi gerekmektedir.

2011 yazı itibariyle Türkiye- AB ilişkileri nereye gidiyor? AB ile 6 yıldan beri müzakere yürütülüyor. Hukuken müzakereler devam ediyor, ancak fiilen durmuş durumda. Bu saatten sonra Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde yer alması veya dışarıda kalması, Türkiye bakımından hayati önem taşımamaktadır. Hatta dışarıda kalma Türkiye’nin hareket kabiliyetini daha etkili kullanmasına neden olabilecektir. Öte yandan şu hususu da vurgulamak gerekmektedir; Avrupa Birliği son 15 yılda Türkiye’nin transformasyonunda adeta motor işlevi üstlenmiş, ekonomik, siyasi ve hukuki dönüşümü tetiklemiştir. Bu saattan sonra Türkiye, tam üye olmasa bile AB sistemine çeşitli bakımlardan eklemlenmiştir. Batı ile ilişkilerimiz önümüzdeki dönemde de artarak devam edecektir. Dünyadaki ekonomik krizin AB üzerindeki etkileri ve diğer faktörleri dikkate alarak, şunu öne sürebiliriz; Önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin tam üye olarak AB’ye katılması veya Norveç örneğinde olduğu gibi dışarıda kalması arasında çok büyük bir farklılık olmayacaktır.

Yazar: İrfan Kaya ÜLGER

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Düşüncesinin Kökenleri: Bir Bütünleşmenin Anatomisi

Avrupa Birliği (AB) bugün uluslararası politikada üzerine düşen sorumluluk payını üstlenmeye hazır, küresel bir oyuncudur. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle