Güncel Yazılar
escort bursa-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-escort istanbul bayan-bodrum escort-denizli escort-marmaris escort bayan-kayseri escort-sakarya escort-samsun escort-mersin escort bayan-bursa escort-kocaeli escort-ataşehir escort-istanbul escort bayan-sikiş-bursa escort-bursa escort

Türkiye-Avrupa İlişkilerinde Ermeni Sorunun Etkisi

1980’li yıllarda Ermeni sorununun önemli zararlar verdiği ve etkili olduğu bir diğer alan da Türkiye-Avrupa Ekonomi Topluluğu (AET) ve genel olarak Türkiye-Avrupa ilişkileridir. Özellikle Ermeni diasporasının güçlü olduğu ülkeler ile Ermeni lobilerinin etkili olduğu başkentlerde Türkiye karşıtı hareket zaman zaman ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. Bunda şüphe yok ki Ermeni sorunu kadar Türkiye’de yaşanan askeri darbe, insan hakları sorunları, demokratikleşmede yavaşlık, Yunanistan’ın AET’ye tam üye olarak girmesi ve Kıbrıs sorununun da büyük katkısı olmuştur. Askeri darbe nedeniyle bir çok Avrupa ülkesi Türkiye’yi izole etmiştir. Askeri yönetimin çekilmesinin ardından dahi askeri unsurların politikada etkili olması bir çok Avrupa ülkesinde rahatsızlığa neden olmuştur. Darbenin ardından yurt dışına kaçan çok sayıda radikal grup, suçlu ve rejim muhalifi ise Avrupa başkentlerinde Türkiye’deki yönetim aleyhinde propagandaya başlamışlardır. Özellikle Kürtçü ve aşırı sol gruplar ile Rum ve Ermeni lobileri arasında doğal bir ittifak kurulmaya başlamıştır. Özellikle 1980lerin ikinci yarısında bu grupların ne kadar etkili olduğunu gören PKK bilinçli olarak Avrupa şehirlerinde Kürt diasporası oluşturmaya ve bunları siyasi baskı aracı haline getirmeye çalışmış, bunda kısmen başarılı da olmuştur. Bu tarihlerde Türkiye denildiğinde tüm Avrupa’da insan hakları ihlalleri, militarist bir rejim ve Türkiye’de kaçan mülteciler gelmektedir. Gerçek ne kadar farklı olursa olsun ve Özal hükümeti bu imajı silmek için ne kadar büyük gayretler sarf ederse etsin Türkiye’nin Avrupa’daki görünümü budur. Üstelik 1970’li yıllarda derinleşmiş olan Avrupa’ya karşı güvensizlik 1980’li yıllarda daha da derinleşmiştir. Türk insanı için Avrupa terörü destekleyen, Türkiye’yi ekonomik krizlere sokan ve hiçbir dönemde kötü gün dostu olmayan bir yerdir. Kıbrıs sorunundaki ‘taraflı’ tutumu ve sürekli Türkiye’yi eleştiren yaklaşımı Türk kamuoyunda Avrupa ve ABD’ye duyulan güveni yerle bir etmiştir. Türkiye 1970’lerin terör ve ekonomik kriz ortamından Avrupa’nın hiçbir yardımı olmadan, hatta Avrupa’ya rağmen çıktığı kanaatindedir. Oysa ki benzeri koşullara sahip olduğu düşünülen Yunanistan’a gerekli iktisadi ve siyasi destek sağlanmıştır. Tüm bunlara bir de Avrupa başkentlerinde kol gezen Ermeni terörü eklenince Avrupa’ya karşı güvensizliğin had safhaya ulaşması normal karşılanmalıdır. Son olarak askeri yönetim terör olaylarını durdurabilmek ve ülkede yeniden bütünlük sağlayabilmek için dış tehdit vurgusunda ölçüyü kaçırmıştır denebilir. Tüm dünyanın Türkiye’ye karşı birleştiği ve onu bölmek için büyük bir komplonun uygulandığını sıkça iddia eden askeri yönetim bu sayede iç istikrarı ve işbirliğini sağlamayı ummaktadır. Bu politika içeride işe yaramıştır da. Ancak dış dünyaya duyulan güvensizlik belli bir dozdan sonra Türkiye’ye de zarar vermeye başlamıştır.

Avrupa cephesinden konuya yaklaşıldığında ise Türkiye’ye çok da yardımcı olunduğu söylenemez. Askeri darbeye kızan Avrupa kurumları Türkiye’yi dışlarken eleştiri dışında ciddi bir yardımda bulunmamışlar, gerçekten ihtiyaç duyulan maddi katkılar, eğitim ve teknik destek ne yazık ki gelmemiştir. Özellikle Yunanistan, Portekiz ve İspanya’nın üyeliğinde sergilenen anlayışlı yaklaşımın yarısı dahi Türkiye’ye gösterilmemiştir. Bu bağlamda ilişkilerdeki empati eksikliği en önemli sorun olarak kendisini göstermektedir. Hatta zaman zaman sorun iletişimsizliğe kadar varmıştır. Bir çok krizde taraflar birbirleri ile iletişim dahi kuramamışlar, ilişkiler neredeyse tamamen ön yargılar ve yanlış algılamalar üzerine kurulmuştur. Ermeni sorunu ise bu yanlış anlamaları beslemiş, daha da derinleştirmiştir.

Bu bilgiler ışığında şimdiki kısım Türkiye-Avrupa ilişkilerinde Ermeni sorununun etkisine odaklanacaktır. Özellikle AET ile yaşanan sorunlar bu kısımın en önemli noktasını oluşturacaktır. Ancak Fransa ile ilişkiler özel önemi nedeniyle ayrıca bir sonraki kısımda ele alınmıştır.

Avrupa Palamentosu’nun Ermeni baskı gruplarınca belirgin bir şekilde kullanılmaya başlaması1982 yılına denk düşer. 1984 yılına kadar Fransız sosyalist milletvekilleri Henry Saby ve Gisele Charzat ile Belçikalı sosyalist milletvekili Ernst Glinne birkaç defa AP’nin Ermeni iddialarını resmen tanımasını talep etmişler ve konu ile ilgili AP’nin rapor hazırlamasını istemişlerdir.Ancak parlamento Başkanlık Divan ı bu istekleri reddetmiştir. Ancak 1984’ün Aralık ayında bu kez Yunan milletvekillerinin de desteğiyle Başkanlık Divanı Ermeni sorunu hakkında bir rapor hazırlanmasına karar vermiş ve bunun için Jaak Vandemenlebroucke’u görevlendirmiş, bu kişi de raporunu 26 Haziran 1985’de hazırlamıştır. Ağırlıklı olarak Ermeni danışmanların desteğiyle hazırlanan raporda 1915 olaylarının bir soykırım olduğu iddia edilmiştir. 22 Ocak 1986’da rapor ilk kez Siyasi Komisyon’da ele alındı. Ancak Sovyetler Birliği ve İran’daki durumun da rapora ilave edilmesi istendi. 26 Haziran 1986’da rapor Siyasi Komisyon’da ikinci kez görüşüldü. Toplantı çok sert tartışmalara sahne oldu. Karşı çıkanlar yüzyılın başında olmuş tarihi bir olay hakkında AP’nin herhangi bir karar alamayacağını iddia ettiler.

1987 AP Kararı

İlişkilerde en büyük gerginliğe neden olan ve etkileri bugün dahi hissedilen en önemli gelişme şüphesiz 1987 tarihli Avrupa Parlamentosu (AP) kararıdır. Karar bildik Ermeni iddialarına hak vermekle kalmaz Türkiye AET’ye girişi ile Ermeni iddialarının Türkiye tarafından kabulü arasında doğrudan bir bağlantı da kurar.

Karar tasarısı Belçikalı parlamenter Jaak Vandemenlebroucke tarafından hazırlanmış ve parlamentonun Siyasi Komisyonu’na sunulmuştur. Resmi kayıtlara göre Şubat 1987’de tasarı kabul edilmiştir. Ancak Büyükelçi Pulat Tacer tasarının Lahey’de kabul edilmediğini, aksine reddedildiğini, buna rağmen hile ve sahtekarlık ile tasarının Genel Kurula’a taşındığını iddia etmektedir. Bilindiği üzere bir kez reddedilen tasarının bir daha gündeme gelmesi gerekirdi. Tacer gelişmeleri şöyle özetliyor:

“… Ancak, hazırladığı Türkiye karşıtı rapor Avrupa Parlamentosu’nun Siyasi Komisyonu’nun Lahey’de 1987 yılı başında yaptığı toplantıda reddedilmiştir. Bu konuda hiçbir kuşku yoktur; zira oturumun bandını, bunu teybe alan bir görevli tarafıma aynı gün vermiştir. Toplantıda Komisyon Başkanı İtalyan Formigoni raporu oylatmış, 16 aleyhte, 14 lehte sonuç çıkınca, oylamayı yinelemiş, rapor gene aynı sonuçla reddolunmuştur. Avrupa Parlamentosu iç tüzüğüne göre bu raporun bir daha gündeme gelmemesi gerekirken, türlü sahtekarlıklar yapılarak rapor Genel Kurul gündemine hiçbir şey olmamış gibi indirilmiştir.”[1]

Büyükelçi Tacar’ın tespiti oldukça ilginç ve tipiktir. Ermeni lobilerinin Amerika ve Avrupa parlamentolarındaki bir çok girişiminde ve bazı Ermeni ‘araştırmacıları’n iddialarında sahte belge kullanma, resmi ya da geleneksel kuralları ihlal etmeleri alışıldık bir olay haline gelmiştir. Bu durum Ermenilerin bu tür yöntemlere yatkın olduğu yönünde yorumlansa da bir kültürel alışkanlıktan ziyade Ermenilerin soykırım iddialarını bir tür ölüm kalım savaşı olarak gördüklerini göstermektedir. Ermeni siyasi grupları Türkiye ile ilgili iddialara öylesine ‘kilitlenmişlerdir ki’ amaca ulaşabilmek için her türlü yöntemi meşru saymaktadırlar. Çünkü onlara göre ‘Türklerin işlemiş olduğu katliamlar ve soykırımın’ yanında böylesine ‘ufak tefek’ hilelerin sözü bile edilemez.

Asıl konumuza dönecek olur isek tasarının ilk halinin ‘kabul edilmesinin’ ardından Genel Kurul’a taşınacağı döneme kadar kabul edilmesi ya da daha sertleştirilmesi konusunda 100’ün üzerinde değişiklik önergesi verilmesi konunun AP’de ne kadar büyük bir tartışmaya yol açtığının kanıtıdır. Bir grup Şubat ayında Siyasi Komisyon’da kabul edilen tasarıyı ‘çok yumuşak’ bularak ‘soykırım’ da dahil olmak üzere Türkiye’yi suçlayıcı ifadelerin arttırılmasını talep etmiştir. Buna karşın diğer grup böyle bir kararın alınacağı yerin Avrupa Parlamentosu olamayacağını, bu nedenle tasarının toptan reddedilmesini istemiştir.[2]

Ermeni gruplar söz konusu tasarıyı Avrupa’da büyük bir ders vermek için önemli bir şans olarak görmüşler ve tüm güçleriyle tasarı lehinde bastırmışlardır. Parlamento önünde gösteri düzenlenmesinden parlamenterlere tehditte bulunulmasına kadar her türlü yol Ermeni gruplarca denenmiştir. Ayrıca Ermeni gruplar başta komünist partiler olmak üzere o dönemde Türkiye’ye karşı oluşmuş olan bloktan da büyük destek almışlardır. Örneğin tasarıya ‘soykırım’ sözcüğünün eklenmesi için en ateşli desteği komünist parlamenterler vermişlerdir. Aynı şekilde Yeşiller ve hangi partiden olursa olsun tüm Yunanistan’lı parlamenterler de tasarıya ‘soykırım’ kelimesinin eklenmesi için çalışmış ve olumlu oy vermiştir.[3] Yunan parlamenterler resmi toplantılardaki sorularında ve yaptıkları açıklamalarda ve her benzeri tasarı da olduğu gibi Türkleri soykırım yapmaya meyilli bir ırk olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Aynı bağlamda Kıbrıs, Kürt sorunu ve Ermeni sorununu tek bir sorun olarak gösterme çabaları da dikkat çekicidir. Örneğin Yunanlı parlamenterlerin tasarıyı bahane ederek AET Dönem Başkanı’na yönelttikleri sözlü sorular dikkat çekicidir: Yunan parlamenterler sorularında Türk uçaklarının Doğu Anadolu’da bombalamayı sürdürdüklerini ve 234 köy halkını zorla göç ettirdiklerini iddia ederek bu olayların Ermeni soykırımını hatırlatıp hatırlatmadığını, Türkiye’de çok sayıda yazarın tutuklu bulunduğunu, Türkiye’de özgürlüklerin korunması için AET’nin ne yapacağını, Türk limanlarının Güney Kıbrıs gemilerine kapatılması konusuna AET’nin ne tepki vereceğini sormuşlardır.

Söz konusu dönem Türkiye’nin Avrupa kurumları ile sorunlar yaşadığı bir zaman dilimidir. Bu nedenle Türkiye’nin konuya gerekli enerjiyi vermekte zorlandığı söylenebilir. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Batu’nun tasarının kabulünün Türkiye ile Parlamento arasındaki ilişkileri ciddi anlamda olumsuz etkileyeceği uyarılarına ek olarak Strasbourg’da bulunan 10 Türk parlamenter de ortak bir bildiri yayınlayarak tasarının reddini istemişlerdir. Türk parlamenterlerin çağrısı sadece Muhafazakar ve Hristiyan Demokrat grupta olumlu yankı bulmuş, Liberaller ise tarafsız kalma eğilimi sergilemişlerdir. Diplomatlar ve Türk parlamenterlerin çabasına ek olarak tasarının görüşülmesi öncesinde Türk bilim adamı Prof. Türkkaya Ataöv’de Strasbourg’da girişimlerde bulunmuş ve taraflara bilimsel açılım sağlamaya çalışmıştır.[4] Ne var ki tasarının oylanacağı gün yaklaştıkça dengeler Türkiye’nin aleyhine gelişmiş ve tarafların tarihsel bir olayı tartışmak ve karara bağlamaktan ziyade bir şekilde Türkiye’ye fatura kesmeye çalıştığı anlaşılmıştır.

Raportör Vandemeulebroucke’nin Siyasi Komisyon’da büyük değişikliklere uğrayarak ‘kabul edilen’ tasarısında bir ölçüde denge gütme çabası gözlenir. Öncelikle tarafların görüşleri tekrarlandıktan sonra Osmanlı halklarının büyük acılar çektikleri ve bunun da bir trajedi olduğu söylenir. Tasarı ilk halinde ayrıca bu acıların Ermeni terörünü haklı çıkaramayacağı da belirtilmiştir. Hatta tasarı Ermeni terörünü de kınamıştır. Tasarının Şubat ayında kabul edilen ilk halinde ‘soykırım’ kelimesi dahi geçmemiş, “1915’te Ermenilere yapılan haksızlıklar” ibaresine yer verilmiştir. Buna karşın Türkiye’de azınlık haklarının güvence altına alınması gerektiği belirtilerek bu hakların çiğnendiği izlenimi verilmiştir. Bu bağlamda Türkiye’deki Ermenilerin dil, din, eğitim, kültür ve kimlik konularında haklarının korunması ve onlara ‘hakkaniyetle’ davranılması gerektiği iddia edilirken tasarıyı kaleme alanların Türkiye Ermenilerini yerinde incelemedikleri, hatta konu için Türkiye’ye gitmedikleri izlenimi de edinilmektedir. Aynı şekilde tasarı Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na üye olmak istediğini, bunun bir gereği olarak Hristiyanlığa ve diğer medeniyetlere ait eserlerin korunması için gerekli çabayı göstermeye davet etmiştir.[5]

Olayları yakından yaşayan Büyükelçi Talat Y. Tacar’a göre Vandemeulebroucke G. Israel adlı Fransız rapartörün çekilmesinden sonra bu göreve gelmiştir ve ‘eline Ermeni diasporasının kaleme aldığı’ bu rapor adeta tutuşturulmuştur. Tacar bu durumu şöyle özetliyor:

“Adı geçen şahıs tarafımızdan Türkiye’ye gelerek tarihçilerimiz ve Türkiye’deki Ermeniler ile görüşmesi amacıyla ülkemize davet edilmiş, bu satırların yazarıyla yaptığı ilk görüşmede davete sıcak bakmış, daha sonra ise bilinmeyen bir sebeple (muhtemelen ermeni diasporasının yönlendirmeleri neticesinde) Türkiye’ye gelmeyi reddetmiştir. Belçikalı bu şahıs daha sonra yapmış olduğumuz tüm görüşmelere yanında bir Ermeni ‘komiser’ yardımcısı ile gelmiştir.”[6]

18 Haziran’da yapılan görüşmelerde ise ilk tasarıyı aratacak bir tasarı şekillenmiştir ve ‘soykırım’ ifadesi de tasarıya girmiştir. Genel Kurul’daki görüşmelerde Hollandalı sosyalist milletvekili Peter Dankert tasarının toptan reddedilmesini, Alman sosyalist milletvekili Klaus Hansch ise ‘soykırım’ sözü yerine ‘Ermenilere haksızlık’ ifadesinin yer alması gerektiğini savunmalarına karşın Parlamento’daki dengeler Sosyalist grubun ‘soykırım’ ifadesini destekleyen kararı ve Hıristiyan demokratlar ile Muhafazakarlar’ın toplantılara grup olarak katılmama kararları zaten Türkiye aleyhinde olan dengeyi daha da bozdu.[7]

Sosyalist grup ortak karar alırken Parlamento’nun önünde de Ermeni grupları gösterilerini arttırıyorlardı. Öyle ki Büyükelçi Tacar’a göre Fransa Ermenilerinin başını çektiği ve diğer ülkelerden gelen Ermenilerce büyüyen göstericilerin eylemi “muhasara” boyutuna ulaşmıştı:[8]

“Raporun parlamentoda görüşülmesi sırasında bina, binlerce Ermeni tarafından muhasara altına alınmış, Fransız parlamenterler dışarıda kurulan bir kürsüye her 15 dakikada bir gelerek içerideki gelişmeleri anlatmışlardır. Bu şahıslar bu konuşmalarıyla halkı kışkırtmakla kalmamışlar, gerçekleri çarpıtarak kendilerince siyasal bir yatırım da yapmışlardır. Avrupa Parlamentosu’nda lehimizde konuşma yapacak parlamenterlerin bir bölümü silahla tehdit edilmişlerdir, bu tehditlerden ben de nasibimi aldım. Avrupalı parlamenterlerden sadece bir tanesi, Alman Wedekind parlamento koridorlarında Ermeni teröristler tarafından silahla tehdit edildiğini kürsüden beyan etme cesaretini göstermiş, diğerleri ise susmuşlar veya salondan çıkmışlardır. Bu konuya önem vermeyerek, sorunu bir Fransız meselesi olarak gördüklerini söyleyenler ise o gün Genel Kurul’a gelmeyerek alanı Türkiye aleyhtarlarına bırakmışlardır. Bir kısım parlamenter ise adları Avrupa’da neşredilen bir Türk gazetesinde lehimize rey verecek parlamenterler listesinde yayınlandığı için oturuma katılmamışlardır…”[9]

Tıpkı Tacar gibi o günlerde AET Karma Parlamentosu Komisyonu Başkanı Aycan Çakıroğulları da bazı grupların parlamenterleri ölümle tehdit ettiklerini öne sürdü.[10]

Karar ve Tepkiler

Neticede tasarı Genel Kurul’dan Ermeni grupların tam istediği şekilde ‘Resolution on a Political Solution to the Armenian Question’ (Ermeni Sorununun Siyasi Çözümü Üzerine Karar) adı altında geçmiştir.[11] Karar AP’nun Ermeni sorunu konusunda verdiği en kapsamlı ve belki de en radikal karardır. Kararın Türkiye’nin AET başvurusunun hemen ardından gelmesi de dikkat çekicidir. Kararda ayrıca AP bünyesinde daha önce verilmiş olan önerge, yazı teklifleri ve raporlara da atıfta bulunulmakta, bu da Türkiye için rahatsızlığı arttırmaktadır.[12]

AP Kararı’nda 1915 yılındaki olayların soykırım olduğunu Türkiye’nin reddettiği, böylece Ermeni halkının kendi tarihlerine sahip olma hakkında mahrum edildiği iddia edilmekte, Ermeni soykırımın tarihi olarak kanıtlanmış olduğu, buna rağmen ortada herhangi bir siyasi mahkumiyetin olmadığı ve herhangi bir tazminatın da verilmediği söylenmektedir. AP ayrıca kararda Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanımasını, bunun Türkiye’ye onur sağlayacak insani bir adım olacağını da iddia etmiştir. AP Kararı Ermeni terörünü de düşünmüştür ve “düşüncesiz”lik olarak tanımlamıştır. Ermeni terörünün esefle karşılandığı söylenerek bunun Ermeni halkının önemli bir çoğunluğu tarafından hoş karşılanmadığı da iddialar arasındadır. Buna karşın Türk hükümetleri Ermeni sorunu üzerinde sürekli olarak sert tutum almakla suçlanmakta, bunun da tansiyonun düşmesine asla yardımcı olmadığı söylenmektedir. Oysa konuya yatkın olan herkes bilir ki Türk hükümetleri bu konudaki görüşlerini hemen hemen her seferinde Ermeni terör saldırılarının ardından, bir ya da birkaç şehit veya yaralı verdikten sonra yapmıştır. Sokak ortasında, evinin önünde ya da evinde katledilen Türk diplomatları ortada dururken Türk hükümetlerinin daha yumuşak bir açıklama yapmasını beklemek eğer art niyet yok ise en hafif tabiriyle saflık olsa gerektir. Ermeni terörünün kararda küçük bir hata ve düşüncesizlik olarak tarif edilmesi, tarihte yaşanmış olayların iki kutuptan sadece birinin iddiaları ile “kanıtlanmış” olarak sunulması AP’nin tarafsızlığı açısından düşündürücüdür. Bu tür kararlar Türkiye’nin sorunda daha yapıcı olmasını engellemiş, AP bu kararıyla sadece kendisine değil, diğer Avrupa kurumlarına olan güveni de sarsmıştır.

Karar’ın bir diğer özelliği de Konsey’e bu konuda girişimde bulunma çağrısında bulunmasıdır. Diğer bir deyişle AP Kararı AET’ye Türkiye ile ilişkilerini alınan karar çerçevesinde belirlemesini, Türkiye’yi Ermeni soykırım iddialarını kabul etmeye zorlamasını salık vermektedir.

İlginçtir kararda hiçbir ilgisi olmamasına karşın Kıbrıs ve Ege sorununa ve Kürt sorununa da atıfta bulunulmuş ve Türkiye geniş bir yelpazede eleştirilmiştir. Bu da Yunanistanlı üyelerin kararın alınmasında ne kadar etkili olduğunu ortaya koymuştur. Karar Türkiye’nin AET’ye girmesinin önündeki engelleri de saymış ve bunları şu şekilde özetlemiştir: Yunanistan ile arasındaki anlaşmazlık ve bu konuda uluslar arası kurallara uymadaki isteksizlik; Kıbrıs’ta Türk işgal kuvvetlerinin varlığı; Türkiye’nin Kürt sorununun varlığını reddetmesi; Gerçek bir parlamenter sistemin eksikliği; Bireysel ve toplumsal özgürlüklerin eksikliği; dinsel özgürlük konusunda başarısızlık; Türk hükümetinin Ermeni soykırımını kabul etmeyi reddetmesi.

Görüldüğü üzere karar Ermeni sorununu da aşmış ve Türkiye’yi eleştirme platformu haline getirilmiştir.

Kararın geçmesinden sonra Ermeni örgütlerinin ortak kanaati “zafer kazandık” şeklinde olmuştur. Örneğin merkezi Paris’te bulunan Ermeni Ulusal hareketi adlı grup kararı “Ermeni sorununun çözümü yolundaki ilk zafer” olarak niteledi. Örgütün “siyasi tutuklu” olarak nitelendirdiği Türk diplomatlarının ve diğer kurbanların katili veya saldırganı olan Ermeni teröristlerinin affını istemesi, Türkiye’ye Ermeni iddialarının zorla kabul ettirilmesinin gerektiğini savunması dikkat çekicidir. Bu açıklamaların hemen ardından Türkiye’nin Strasbourg Başkonsolosluğu’nu Fransızca konuşan bir kişinin telefonla arayarak bombalı saldırı ihbarında bulunması ve Türk Konsolosluğu’nun uyarı amaçlı olarak bombalanacağını söylemesi kararın Ermeni diasporasında nasıl algılandığını ve ne gibi sonuçlara neden olmakta olduğunu açıkça gösterdi.[13]

Ermeni Davasını Savunma Komitesi ve Fransız Ermeni Dayanışma Derneği ise ortaklaşa gerçekleştirdikleri açıklamada ilk kez AP çapında bir kuruluşun soykırımı kabul ettiğini belirterek bunun tüm dünya Ermenilerinin 70 yıldır beklediği manevi tazminatı sağladığı iddia edildi.

Ermeniler gibi karara sevinen bir diğer grup ise Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan olmuştur. Kıbrıs Rum Kesimi’nde karar sonrasında çıkan neredeyse tüm gazetelerin ortak yorumu AP Kararı’nın Türkiye’nin AET üyeliğine “öldürücü bir darbe” vurduğu şeklinde olmuştur.[14]

Avrupa Parlamentosu kararı çok az sayıda milletvekilinin katılımıyla alınırken bir çok milletvekili de alınan kararı eleştirmiş, bir anlamda günah çıkartmıştır. Karar oylamasına AP milletvekillerinin dörtte üçünden fazlası katılmamıştır. Bunların bir kısmı gerçekten mazeretli sayılsa bile bu kadar çok temsilcinin toplantıda olmaması tehdit, Ermeni grupların şiddetini üzerilerine çekmeme gayreti ve taraf olmama kaygısıyla açıklanabilir. Ancak toplantıya katılmamış olmak da bir anlamda kararın çıkmasına yardımcı olmuştur ve bazı üyeler bundan dolayı sorumluluk hissetmişlerdir. Karar sonrası milletvekillerinden AP’ye gelen eleştiriler üç noktada toplanmıştır: İlk olarak çok tehlikeli bir örneğin yaratıldığı belirtilerek benzeri kararların alınması için çok sayıda talebin geleceği ve bunun altından kalkılamayacağı iddia edilmiştir. AP kendi konusu olmayan bir sorunda taraf olmuş, yanlış yapmıştır. İkinci önemli eleştiri ise izlenen süreç ile ilgilidir. Konunun AP’nin ilgi alanına girmemesi gereği ve süreçte gözlenen hileler ve kural ihlalleri bazı parlamenterleri rahatsız etmiştir. Son olarak ise kararda ağır ithamların yer aldığı, tasarının ilk haliyle, ‘soykırım’ kelimesini içermeksizin geçmesi gerektiği belirtilmiştir. Tüm bunlara karşın AP’nda Türkiye yanlısı görünen milletvekilleri dahi 1915 olayları konusunda Türkiye ile aynı görüşte değildir. Kararda Türkiye lehine oy vermiş bir çok milletvekili Ermenilere dönük öldürme olaylarının yaşandığına inandıklarını, kendilerine çocukluk döneminden itibaren Türklerin Ermenileri katlettiğinin anlatıldığını, bu yöndeki düşüncelerinin hemen değişemeyeceğini itiraf etmişlerdir. Ancak onlara göre bunun tartışılacağı yer ve kullanılacak kelimler bunlar değildi.[15] Özetle Türkiye bu oylamada kazansa dahi ileride benzeri bir karar ile karşılaşacaktı. Çünkü her şeyden önce Türkiye kendisi olaylar ile ilgili yeterli donanıma sahip değildi. Onu savunanlar ise ona haklılığında inanmıyorlardı.

NATO’dan Çıkabiliriz”

AP’nin Ermeni soykırımı kararı daha önce de belirtildiği üzere son derece hassas bir dönemde gelmiştir. Başta Ege ve Kıbrıs konularında Avrupa’nın tarafsız davranmadığını, bir çok Avrupa ülkesinin PKK terörüne destek olduğunu düşünen Türkiye kamuoyu yeni kararla sarsılmıştır. Kararın bu şekilde çıkacağı haftalar öncesinden belli olmasına karşın bir ‘Türkiye klasiği’ gerçekleşmiş ve karar Türkiye’de sürpriz ve şok etkisi oluşturmuştur. Siyasi partiler ve medya ‘ihanete uğramış bir ülke’ tablosu çizmişlerdir. Muhalefet kararı kınarken sorumluluğu iktidarın yetersizliğine atmıştır. Başbakan Turgut Özal ise yine olayların abartılmasını engellemeye çalışmış, hatta bir anlamda hafife alırcasına bir açıklama yapmıştır. Özal’a göre karar ülkelerinde seçimlerde başarılı olamamış komünistler, Yeşiller ve bazı sosyalistlerin işidir. Bu kişileri “insana hakları kisvesi altında Türk milletinin haklarını gaspa yeltenen bir avuç zavallı” olarak nitelendiren Özal “onları adam yerine bile koymayız. Güçleri varsa gelsin uygulasınlar” dedi.[16]

Ancak bu sözler alınan kararın bir grubun kararından ziyade AP’nin ortak kararı olmasını değiştirmiyordu. Aslında Özal’ın NATO ya da AET gibi kurumsal suçlamalarda ileri gitmemesi, ya da Fransa gibi herhangi bir Avrupa ülkesini hedef almaması dikkat çekicidir. Özal’a göre AP aldığı karar ile itibarını önemli ölçüde zedelemiştir. Özal kararın çıkmasında Ermenilerin bazı parlamenterleri tehdit etmesinin büyük bir rol oynadığını belirterek kararın çok az sayıda temsilcinin katılımıyla alınmasının bunu kanıtladığını söylemiştir. Özal bu kararın Ermeni terörünü azdırabileceğini de belirterek bu durumda sorumluluğun AP’de ve bu karara olumlu oy verenlerde olacağını iddia etti. Fakat Özal’a göre Türkiye AET’ye tam üye olacaktı ve bu süreçte “fanatik bazı gruplar”ın değil Roma Antlaşması’nda belirlenen kriterlerin etkisi olacaktı. Özal’ın sözleri incelendiğinde sorunu bir gruba atfetmeye çalıştığı, fanatik birkaç milletvekilinin kararı gibi yansıtmaya çalıştığı göze çarpmaktadır. Özal bu tavrıyla hem içeride oluşan Avrupa karşıtlığını dizginlemeyi hedeflemiş olabilir, hem de dışarıda oluşan Türkiye karşıtlığının daha da yayılmasına mani olmak istemiş olabilir. Zaten bu tavır Özal’ın olayları kendi sınırlarının dışına taşırmama politikasıyla da uyum göstermektedir.

Muhalefet ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren Özal’ın tepkisi ise biraz daha ağır olmuştur. Onlara göre ortada Türkiye’ye karşı kurulmuş bir Avrupa komplosu vardı. Örneğin Süleyman Demirel “Orta yerde, Ermeniler tarafından işlenmiş ve kanı kurumamış 33 cinayet var… Avrupa, önce bunları cezalandırmalı” derken SHP Genel Başkanı Erdal İnönü “karar, yanlış, yetkisiz, haksız ve taraflı” dedi.[17] Meclis’teki tartışmalarda ise DYP ile ANAP’lı milletvekilleri arasında gerilim yükselmiş, bunun üzerine DYP ve DSP milletvekilleri Genel Kurul Salonu’nu terk etti.

En sert tepki tartışmasız bir şekilde Cumhurbaşkanı Kenan Evren’den geldi. Sivas’ta yaptığı açıklamada Evren tüm Avrupa’yı suçlayarak “Bu nasıl dostluktur?” diye sordu. Evren ilk açıklamasında şunları söyledi:

Dış güçlerin ve bizdeki uzantılarının bütün bekledikleri, Türkiye’yi içerden çökertmektir, bölmektir, parçalamaktır. Bu niyetleri, asırlar boyu devam etmiştir. Hala da devam etmektedir. Sözde, 1915 Birinci Cihan Harbi’nde Ermenilere katliam yapmışız da, bunları telin ediyorlar, kınıyorlar… Bunun altında yatan maksat başkadır. Türk milleti kadar halim selim ve misafirperver toplum, dünyada zor bulunur… Ama biz Avrupa Topluluğu’na girmişiz; Avrupa Konseyi’nin üyesiyiz. Şimdi bu memleketlerden bizim aleyhimize karar çıkıyor. Bu nasıl dostluktur? NATO ittifakına gelince; ‘Arslan Türkiye, Amerika’dan sonra en kuvvetli orduya sahip Türkiye’ diye bizi pohpohlayacaklar… Ama bir Ermeni meselesi çıkınca ve oylanınca, bizim aleyhimize karar alacaklar… Bunun arkasından, başka talepler gelecektir. Neler geleceğini ben size söyleyeyim. Bir müddet sonra ‘Doğu bölgesinde vaktiyle Ermenistan vardı. O toprakları Ermenilere verin’ diyeceklerdir. Evvela böyle bir adım atmışlardır. Arkasından bu şekilde bir talep gelecektir. Fakat, güçleri kuvvetleri varsa, gelsinler, alsınlar…”[18]

Bu sözlere rağmen Kenan Evren ilk günlerde kararın değiştirileceği konusunda ümitliydi. Evren “Şimdi aldıkları sahte Ermeni soykırımı hakkındaki saçma sapan kararı da ortadan kaldıracaklar ve haklılığımız ortaya çıkacaktır” diyordu.[19]

İçinde Kürt sorununa da atıfta bulunulan kararın hemen ardından PKK saldırıları artış göstermiş, bu da Türkiye’de karara duyulan tepkiyi daha da arttırmıştır. Ayrıca Avrupa ve Amerika’da Türkiye karşıtı ortak eylemlerde bulunan Rum ve Ermeni gruplara Kürtçü grupların da katılması dikkat çekicidir.[20] Bu bağlamda Mehmet Ali Birand’ın Brüksel’den geçtiği bir haber-yorum dikkat çekicidir. Birand’ın Brüksel’de görüştüğü yetkililere göre kararın çıkmasında sonra ASALA ve genel olarak Ermeni terörünün bitmesi beklenmelidir. Çünkü ASALA terörü görevini başarıyla yerine getirmiştir. Bundan sonra ‘Kürt terörü’nde artış beklenmelidir. AP kararı ‘Kürt terörü’nde artış olarak etkili olacaktır. Aynı zamanda Kürt sorunun uluslararası platformlarda Ermeni sorunundan daha sık görüleceği de bu haberde belirtilmiştir.[21] Diğer bir deyişle Brüksel’deki yetkililer kararın bir anlamda Ermeniler ile yapılmış bir pazarlığın sonucu olduğunu, Ermenilerin uluslararası alanda siyasi destek karşılığında terör olaylarını bırakmayı kabul ettiklerini ima etmektedirler. Nitekim Kürt sorununa da atıfta bulunan tasarının geçmesinin hemen ardından PKK katliamı gelmiş (Pınarcık Katliamı) ve terör örgütü onlarca kişiyi katletmiştir. Bunun üzerine görüşleri sorulan Vandemeulbroucke adeta suçu başkasına atarcasına tasarıya Kürt ve Yunanlılar ile ilgili kısmı kendisinin koymadığını söylemiştir. Kararın mimarlarından Vandemeulbroucke şunları söylemiştir:

Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen karar tasarısının Kürt ve Yunanlılar ile ilgili bölümlerinin benimle bir ilgisi yok. Yunanlı parlamenter Czounis’in girişimiyle tasarıyasokularak kabul edilmiş, bu maddeyi tasvip etmiyorum. Strousbourg’da olsaydım bu değişiklik önergesinin tasarıya sokulmasına karşı çıkardım… Benim hazırladığım rapor ve karar tasarısı sadece Ermeni sorununu kapsıyordu.Kürt ve Yunanlılarla hiçbir ilgisi yoktu.”[22]

Vandemeulbroucke, PKK katliamı ve AP kararının teröre vereceği teşvik nedeniyle herhangi bir sorumluluk duyup duymadığı sorusuna ise şu karşılığı vermiştir: “Bunun sorumlusu, söz konusu maddeyi karara sokturan Yunanlı parlamentere aittir. Benimle ilgisi yoktur. Benim sorumluluğum Ermeni sorunuyla ilgilidir”.[23]

AP’nin Ermeni kararının detayları ve tepkiler belirginleştikçe Türkiye’den gelen açıklamalardaki doz da arttı. Özellikle PKK tarafından gerçekleştirilen Pınarcık katliamının karardan hemen sonraya rastlaması gerginliği arttırdı. Özellikle Cumhurbaşkanı Evren NATO’dan çıkmanın gözden geçirilmesini gerektiğini dillendirmeye başladı. Bu da Türkiye için ‘bıçağın kemiğe dayandığı’ anlamına geliyordu. İlk defa olarak bu kadar üst düzeyde NATO’dan çıkılması seçeneği kamuoyun önünde dile getiriliyordu. Evren bu anlamda tarihi denebilecek Sivas açıklamasında ‘katil Avrupa’ sloganları eşliğinde şunları söyledi:

Ne acıdır ki; kendi topraklarını korumak için ittifakta bir araya gelenler, Türkiye’nin topraklarından alıp başkalarına vermeye çalışıyorlar. Bu nasıl ittifaktır? Biz bu NATO ittifakına bunun için mi girdik?Varşova Paktı’ndan bile bize böyle bir talep yok… Ama bizim içinde bulunduğumuz ittifaktan geliyor. Böyle ittifak olmaz… NATO ittifakının gözden geçirilmesinde yarar vardır…”[24]

Evren’in aynı konuşmasında altını çizdiği bir diğer nokta ise bu tür girşimlerin Türkiye’nin AET’ye tam üyelik başvurusundan sonra ortaya çıkmış olmasıdır:

“Biz Topluluğa müracaat ettikten sonra, böyle kararlar almak suretiyle, bizi AET’ye girmekten caydırmak istiyorlar. Bizim üzerimizde baskı icra etmek istiyorlar. Bunun ardından da ‘Madem ki siz Ermenileri katliama uğrattınız, onlara topraklarını geri verin’ diyeceklerdir… Oturun masaya, Ermenilerle diyalog kurun ve bu işi halledin; diye bizi mecbur ediyorlar… Türkiye NATO’ya dahil olacak, OECD’ye dahil olacak, Avrupa Konseyi’nin bir üyesiyiz; ona da dahil olacak. AET’ye gelince, ona dahil olamayacak. Böyle şey olmaz… Bunun altında yatan, dini ayrılıktır. Çünkü onların hepsi Hıristiyan; biz de Müslümanız. Eğer böyleyse NATO ittifakının da gözden geçirilmesinde yarar vardır…”[25]

Evren’in açıklamalarının ardından Türk Dışişleri Bakanlığı’nın tutumu da sertleşmiş ve AP’nin aldığı karar ile Türkiye karşıtı terör örgütlerine yeşil ışık yaktığı, kendisini tarih yazan bir kurum olarak gördüğü ve Türkiye’yi soykırımla suçladığı, Yunanistan’ın başrol oynadığı bir süreçle Türkiye’nin AET üyeliğinin sabote edilmeye çalışıldığı, AP’nin Türkiye’ye karşı bir husumet cephesi haline döndüğü belirtilmiştir. Dışişleri Bakanlığı en son Pınarcık Katliamı’nın sorumluğunu da AP kararına vererek kararın kısa sürede etkisini gösterdiğini ve terör gruplarını cesaretlendirdiğini söylemiştir. Dışişleri Bakanlığı’na göre AET üyesi ülkeler bu kararın kendilerini bağlamadığını ve kendilerinin bu görüşlere katılmadığını kamuoyu önünde ilan etmelidirler.[26]

Dışişleri Bakanlığı’nın altını çizdiği bir diğer konu ise böyle bir karara Türk kamuoyunun vereceği tepkinin bilinmesine rağmen bu kararın alındığı, böylece belli hedeflere ulaşılmaya çalışıldığı hatırlatılmıştır. Bakanlığın bu açıklamaları görüldüğü üzere AET’ye ve Yunanistan’a oldukça sert uyarılar içermiştir ve Dışişleri’nin bildik üslubunu aşan bir doza ulaşmıştır. Açıklamalar Dışişleri Bakanlığı’na çağrılan AET üyesi tüm ülkelerin büyükelçilerine ya da temsilcilerine yapılmış, hemen ardından ise AT başkentlerinde aktif bir çalışmaya girişilmiştir. Dışişleri Bakanlığı’nın bir gün sonraki açıklaması ise ‘Evren’in açıklamaları resmi politika mı? Blöf mü?’ sorularına cevap niteliğindedir. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İnal Batu “Evren’in açıklamaları Türk hükümeti adına yapılmıştır. Bir cumhurbaşkanının böyle önemli bir konuda kişisel görüşü olamaz” diyerek mesajı daha da net bir hale getirmiştir.[27]

Evren’in ‘NATO’dan çıkma’ açıklamaları ve Dışişleri Bakanlığı’nın mesajları Avrupa medyasında ve AET başkentlerinde geniş yankı bulmuştur. Bazı gazeteler bunu bir tür ‘şantaj’ olarak değerlendirseler de Türklerin üzerine bu kez fazla gidildiği, ölçünün kaçırıldığı AET hükümetlerinin bir çoğu için ortak kanaattir. Özellikle NATO’dan çıkma tehdidi Washington ve Bonn’da hareketlenmeye neden olmuştur. İzleyen dönemde aralarında İngiltere ve Almanya’nın da bulunduğu çeşitli ülkeler AP kararının kendilerini bağlamayacağı, kendi ulusal hükümetlerinin bu konuda farklı düşündüğünü belirten açıklamalar yapmışlardır.[28]

Yazar: Sedat Laçiner

Kaynak


[1] Pulat Y. Tacer, ‘Ermenilere Soykırım Yapıldığı Savının Hukuksal ve Ahlaki Açılardan değerlendirilmesi’, Ermeni Araştırmaları, Cilt: 1, Sayı: 2, Haziran-Temmuz-Ağustos 2001, s. 98-99.

[2] Ahmet Sever, ‘Ermeni Tasarısında Belirsizlik’, Milliyet, 17 Haziran 1987.

[3] Sever, ‘Ermeni…’.

[4] Ahmet Sever, ‘Avrupa İle Gerginlik’, Milliyet, 18 Haziran 1987.

[5] Ahmet Sever, ‘Soykırım Tartışması’, Milliyet, 16 Haziran 1987.

[6] Pulat Y. Tacar, ‘Ermenilere Soykırım Yapıldığı Savının Hukuksal ve Ahlaki Açılardan değerlendirilmesi’, Ermeni Araştırmaları, Cilt: 1, Sayı: 2, Haziran-Temmuz-Ağustos 2001, s. 98.

[7] Ahmet Sever, ‘Soykırım Sözcüğü de Girdi’, Milliyet, 19 Haziran 1987.

[8] Tacar, ‘Ermenilere…’, s. 99.

[9] Tacar, ‘Ermenilere…’, s. 99.

[10] ‘Ermeni Yanlısı karar, Tehdit Altında Alındı’, Hürriyet, 21 Haziran 1987.

[11] European Parliament, Resolution on a Political Solution to the Armenian Question, Doc. A2-33/87, 18 Haziran 1987.

[12] Soner Karagül, ‘Avrupa Birliği ve Ermeni Sorunu’, Ermeni Araştırmaları, Cilt: 2, Sayı: 8, Kış 2003, s. 179.

[13] Zeynel Lüle, ‘Avrupa “Soykırımı” Kararını Konuşuyor’, Hürriyet, 20 Haziran 1987.

[14] ‘Ermeniler, Raporu “Yetersiz” Buldular’, Hürriyet, 21 Haziran 1987.

[15] Mehmet Ali Birand, ‘Bu Karar Eninde Sonunda Çıkacaktı’, Milliyet, 21 Haziran 1987.

[16] ‘Özal: “Karar Bize Vız Gelir”, Milliyet, 21 Haziran 1987.

[17] 20 Haziran 1987, Hürriyet.

[18] ‘Güçleri Varsa Gelsin Alsınlar’, Milliyet, 20 Haziran 1987; Hürriyet, 20 Haziran 1987.

[19] Şemsettin Çetingöz, ‘Şuna Buna Verecek Toprağımız Yok’, Milliyet, 21 Haziran 1987.

[20] İskender Songur, ‘ABD’de Hain İttifak’, Milliyet, 22 Haziran 1987.

[21] Mehmet Ali Birand, ‘Ermeni Terörü Yerine’, Milliyet, 22 Haziran 1987.

[22] Ahmet Sever, ‘Ben Yapmadım Yunanlılar Yaptı’, Milliyet, 22 Haziran 1987.

[23] Sever, ‘Ben…’.

[24] Kemal Saydamer, Oktay Ensari ve Sirer Doğan, ‘Evren: “NATO Gözden Geçirilmeli”,Hürriyet, 23 Haziran 1987.

[25] Saydamer ve diğerleri, ‘NATO…’.; Şemsettin Çetinsöz, Milliyet, 23 Haziran 1987.

[26] ‘AET’ye Sert Uyarı’, Milliyet, 24 Haziran 1987.

[27] Nilüfer Yalçın, ‘Hükümetten Nihayet Ses Geldi’, Milliyet, 25 Haziran 1987.

[28] Danimarka ve Belçika örnekleri için bkz.: ‘AET’yi Bağlamaz’, Milliyet, 19 Eylül 1987.

 

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir