istanbul escort beylikdüzü escort şirinevler escort kayseri escort escort bursa bursa escort escort bayan bursa kayseri escort bayan istanbul escort sakarya escort eskişehir escort antalya escort chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip live stream pro7 sat 1 hacklink astropay astropay kart ankara oto çekici oto çekici istanbul escort bayan escort bayan istanbul memur alimi polis alimi webmaster forum hacklink Türkiye ve Çin | UİPORTAL
Güncel Yazılar
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Türkiye ve Çin

Başbakan Erdoğan’ın Urumçi’den başlayan Çin ziyareti, hayli yüklü bir gündemle gerçekleşiyor. Suriye krizi gibi sıcak meselelerden, ticari ve bazı bölümleri muhtemelen kamuoyuyla paylaşılmayacak güvenlikle ilgili başlıklara kadar uzanan bir yelpazeden söz ediyoruz. Bu yoğunlukta, Asya’nın birbirine coğrafi bakımdan en uzak iki ülkesi arasındaki ilişkilerin bazı yönleriyle neredeyse komşuluk karakteri taşıyor oluşu şüphesiz pay sahibi. Ancak, dünya düzenindeki artık herkesin kabul ettiği muazzam dönüşüm de ilişkileri geçmişe nazaran çok daha önemli kılıyor. Bu yüzden, ziyareti değerlendirmeye yaşadığımız sürecin bazı parametrelerine göz atarak başlamak yararlı olabilir.

Dünya ekonomisinin ağırlık merkezi, bir buçuk asırlık ayrılığın ardından tarihi mekanına dönüyor. Rakamlar, hangi kritik kavşakta olduğumuzu açıkça ortaya koyuyor. Önce biraz hafızamızı tazeleyelim. 1750’de dünya sanayi üretiminin yaklaşık % 78’i Batı dışı coğrafyalarda gerçekleşmişti. 1820’de Çin dünya gayri safi hasılasının üçte birine sahipti. Sanayi Devrimi bu rakamları hızla altüst etti. Batı dışı dünyanın sanayi üretimi içindeki payı 1860’ta % 17-19’a, 1913’te de % 5.2’ye düştü. 1950’de Çin ekonomisi, dünya gayri safi hasılasının ancak % 5’ini temsil ediyordu.

Tarihi istatistikler, Batı’nın üstünlüğünün 20. yüzyılın ilk çeyreğinde zirve noktasına ulaştığını söylüyor. Ardından da dengelerin yavaş yavaş tersine döndüğünü görüyoruz. Küreselleşmeyle birlikte üretimin coğrafi mekânlarında yaşanan değişim, Asya’nın yeniden toparlanma sürecini hızlandırdı. 2005’te Batı dışı dünyada yükselen ekonomilerin satın alma gücü paritesine göre dünya üretimi içindeki payları % 50’nin üzerine çıktı. 2006 yılında küresel gayrı safi hasıla artışının yarıdan fazlasını da aynı ülkeler sağladı. IMF’nin tahminleri de, değişimin ulaştığı boyutları göstermesi bakımından çok çarpıcı. Öngörüler gerçekleşirse 2016’da ABD, dünyanın en büyük ekonomisi sıfatını Çin’e devredecek.

Ekonomik alanda yaşanan eksen kaymasının elbette ciddi jeopolitik yansımaları da oluyor. Örneğin, Amerikan Başkanı Obama Pasifik’te Çin’i dışarıda bırakan bir örgütlenme için ilk adımları attı. Avustralya’ya yeni Amerikan birliklerinin gönderilmeye başlanması, Irak ve Afganistan’dan çekilen ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine yığınak yapacağının habercisi. Washington yüzünü krizlerle boğuşan coğrafyalardan ekonomik dinamizmin yeni adresine çevirmek istiyor.

Çok fazla telaffuz edilmese de ABD’de önemli çevreler Çin’in yükselişini yalnızca stratejik değil aynı zamanda da ciddi bir ideolojik meydan okuma olarak görüyorlar. Gelişmekte olan ülkelerde devlet kapitalizminin liberal kapitalizm karşısındaki avantajlarının tartışılmaya başlanması bu kaygının temel sebebi. Otoriter yönetimler altında zenginleşmenin mümkün olduğunu savunan Pekin modeli, bünyesinde bir çok çelişki ve sorunu barındırsa da etrafında kayda değer bir çekim alanı oluşturmaya başlamış durumda.

Türkiye de Çin’in yükselişinin etkilerini her alanda hissediyor. Aramızdaki ticaret dengesi, hayli zamandır aleyhimize işliyor. Aradaki açığı azaltacak başarılı bir ticari strateji hâlâ geliştiremedik. Başbakan’ın ziyareti mevcut dengeleri bir miktar iyileştirebilir. Ancak, kimse sorunun kısa vadede temelden çözülebileceğini ummuyor.

Siyasî ve stratejik ilişkilerimiz ise dalgalı bir seyir izliyor. Türkiye, Doğu Türkistan’da şiddetlenen baskı ve asimilasyon politikaları sebebiyle Pekin’i soykırımla suçlamıştı. Ancak söz konusu gerilimin üzerinden çok fazla zaman geçmeden Çin savaş uçakları Konya Ovası’nda uçtular. Birçok çevreyi şaşırtan bu hamlesiyle Türkiye, o dönemde İsrail ve İran politikaları yüzünden arasını açtığı Batılı müttefiklerine dünyanın ne kadar genişlediğini gösterdi. Fakat konjonktür çabuk değişti ve askeri bağlar derinleşmedi. Geçtiğimiz aylarda Türk ve Amerikan uçakları aynı güzergâhta tatbikattaydılar.

Çin’in Doğu Türkistan’daki kabarık insan hakları sicili, iki ülkenin ilişkilerini gölgeleyen en önemli sorunlar arasında. Aslında bu mesele, Pekin’in bir dünya gücüne dönüşüp dönüşemeyeceğini gösteren temel bir parametre. Çünkü insanlık, Çin’in dünyaya ne vaat ettiğini Doğu Türkistan’a bakarak anlayacak. Büyük devlet kabul edilmek için yalnızca ekonomik ve askeri bakımdan ilerlemenin yeterli sayıldığı günler geride kaldı. Artık milyarların sizi neyle özdeşleştirdikleri, size baktıklarında ne gördükleri, nükleer cephaneliğinizin boyutlarından çok daha önemli. Çin, etnik coğrafyasını aşan bir yumuşak güce sahip olacaksa bunu ancak Kaşgar’da inşâ edebilir. Doğu Türkistan coğrafyası büyüyen Çin’in vitrinidir.

Ayrıca Pekin’in karşısında duran jeopolitik denklem de Doğu Türkistan’ın önemini arttırıyor. Bu gerçeği fark etmek için haritaya bakmak yeterli. Japonya, Rusya ve Hindistan’ın çevrelediği Çin’in sınırları dışına açılırken işbirliği arayabileceği neredeyse tek güzergâh Türkler ve diğer Müslüman topluluklarla meskun. Yükselen ejderin, bölgede yaşayan Türk nüfusa kendisini enerji ve ticaret merkezlerine taşıyacak köprüler gözüyle bakmayı başardığında ufkunu Akdeniz’e kadar genişletmesi hiç de hayal değil.

Aksi yönde attığı adımlar ise, Doğu Türkistan’ı Çin’in yumuşak karnı haline getiriyor. Pekin’le hesabı olan herkes, bu konuyu en azından ilgi menzilinde tutuyor. Huntington’un ünlü “Medeniyetler Çatışması” makalesini bakmak, Washington’un Çin-İslam dünyası ilişkilerini uzun zamandır hangi perspektiften izlediğini hatırlamak için yeterli.

Oysa Türkiye meseleye, bu türden stratejik kaygılardan çok tarihî ve insanî duyarlılıklar sebebiyle taraf. Doğu Türkistanlıları az-çok tanıyan her Türk, sanki binlerce kilometre ötede yerin altına batan bir ırmağın Anadolu’da yüzeye çıktığı intibaına kapılır. Coğrafyanın uzaklığına rağmen, kültürel bağlar çok güçlü ve hâlen canlı. Demokratik hiç bir ülkede vatandaşlar, bu kadar yakın hissettikleri insanların kaderlerine bigâne kalamazlar. Bu noktada, Türkiye’de 28 Şubat’ın az bilinen mağdurları arasında Doğu Türkistanlıların yer aldığını belirtmemiz gerekiyor. Post-modern darbenin gölgesinde kurulan hükümet döneminde Türkistan kökenli Türk vatandaşlarının ifade özgürlüklerine getirilen sınırlamalar, demokrasi tarihimizin yüz karaları arasındadır. Bu büyük yanlışın Türkistan diasporasının Türkiye’ye bakışı üzerindeki etkileri ise tek kelimeyle sarsıcıydı. Darbeleriyle yüzleşen Türkiye’nin Türkistanlı kardeşlerine de ödemesi gereken bir borcu olduğunu unutmamalıyız.

Enerji alanındaki yatırımlar, ziyaretin öne çıkan diğer gündem maddeleri arasında. Çin, hem temiz enerjide, hem de nükleer enerji teknolojileri alanında ciddi düzeyde birikime sahip. İki ülke arasında ne kadar yakın bir işbirliğine gidilebileceğini Pekin’deki görüşmeler ortaya çıkaracak. İlerleyen süreçte, atılacak imzaları ve sonuçlarını tekrar değerlendireceğiz. Ancak, İran’la yürütülecek müzakerelerin hemen öncesinde Türkiye’nin nükleer enerji projeleri için adımlar atmasını anlamlı bulduğumuzu not etmemiz gerekiyor.

Türk heyetinin çantasında elbette Suriye meselesi de var. Muhtemelen Pekin’den, gelişmelere dar stratejik perspektiflerin üzerine çıkarak yaklaşması istenecek. Anlaşılan o ki, Çin yönetimi de insani boyutu derinleşen bir krizde doğrudan cephede yer almanın maliyetleri olduğunu fark etmiş durumda. Türkiye’nin yanı sıra, Suudi Arabistan gibi petrol tedarik ettiği bölge ülkelerinin talepleri de pozisyonunu gözden geçirmesi için baskı yaratıyor. Bu yüzden, önümüzdeki dönemde politikalarını belirlerken Türkiye’nin görüşmeler sırasında çizeceği “Yeni Suriye” portresinin etkili olacağını söyleyebiliriz.

Yazar: M. Akif Okur

9 Nisan Pazartesi, 2012

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort ankara escort bayan ankara escort ankara bayan escort beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort bayan istanbul escort bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan