ankara escort
Güncel Yazılar

Türkiye ve Değişen Dünyadaki Olması Gereken Yeri

Soğuk Savaş’ın ileri karakolu Türkiye’nin geçmişteki rolü öncelikle Sovyetlerin, dolayısıyla komünizmin Orta Doğu’ya inmesini önlemek ve ikincil olarak da güçlü bir ordu ile Varşova Paktı’nın 20’nin üzerindeki tümenini üzerine çekerek bir anlamda Orta Avrupa’nın rahat nefes almasını sağlamaktı. Türkiye bu sistemde NATO, daha doğrusu ABD’nin ileri karakolu ve siyasal çizgide de tam uyumlu ortağı idi. Ne var ki SSCB’nin dağılması ile birlikte Sovyet tehdidinin ortadan kalkması Avrupa’yı rahatlatıp Türkiye ile planlanan AB bağlantılarından vazgeçmesine yol açarken ABD de 1990’ların başında bir süre Türkiye’yi sadece Orta Asya’ya uzanmak için bir araç olarak gördü. Ancak özellikle Tito’nun ölümüyle Balkanlar’da patlak veren kaos, Kafkaslardaki yeni arayışlar ve bunun sonucunda Çeçenistan’daki karışıklık, Ermenistan’ın Azerbaycan’ın bir kısmını işgal etmesiyle ortaya çıkan kargaşa, Irak’a müdahale ve Saddam rejiminin sürmesi ve Orta Doğu’da tırmanarak çoğalan diğer çatışmalar Türkiye’nin özellikle ABD nezdinde süreç içinde önemini arttırırken bir yandan da dış politikasını gözden geçirmesine neden oldu. Bu bağlamda Türkiye çevresindeki ülkelerle ilgili olarak dış politikasında tabiri caizse bir “balans ayarı” yapma gereği duydu. Çünkü artık ABD ve İsrail’in bölgedeki çıkarlarının korunmasında Türkiye körü körüne taraf olma durumunda olamazdı.

Türkiye komşu milletlerle asırlardır süren komşuluk ilişkilerini pragmatik açıdan da hesaba katmak durumundaydı ve Türkiye’nin Suriye, Irak ve İran politikalarının ABD ile ilişkilerindeki hassasiyeti artık somut boyutlarda önem kazanmaya başlamıştı. Çünkü bu ülkeler ya asırlarca Türk egemenliğinde kalmış topraklardı ya da Türkiye’nin komşularıydı ve Türkiye ile ilişkileri bunlar var oldukça, söz konusu olacaktı. Kaldı ki ABD’nin 36. paralelin kuzeyindeki oluşuma ve PKK’ya verdiği doğrudan veya dolaylı destekler de ayrıca bilinen gerçeklerdi. Bütün bunlar Türkiye’nin ABD ile geleneksel “evetçi” politikasına ters düşüyordu. Yani tüm bu yaşananlar Türkiye’de ABD’nin ne denli güvenilir bir müttefik olduğunu tartışılır hale getirmişti. Ayrıca Türkiye’deki bazı araştırmacı yazarlar, Türk-Amerikan ilişkilerinin yakın geçmişine dair “Sovyet tehdidi kalkanı” bağlamında yaptıkları analiziler ile olası bir Sovyet saldırısı durumunda NATO’nun Türkiye’yi korumayabileceği sonucunu da güçlü bir sav olarak ortaya koymuşlardır. Böylesine bir alternatifin söz konusu olması ise süreç içinde ve doğal olarak Türkiye’de, Türk-Amerikan ilişkilerinin güvenilirliğine dair soru işaretlerini artırdı. Kaldı ki Irak’ın kuzeyindeki ABD destekli Peşmerge yönetiminin PKK’ya olan desteği de Türkiye’de ABD’ye olan güvenin dibe vurmasına neden olmuştu.

Çorbaya Dönen Dış Politika
Ancak süreç içinde, ABD destekli bir şekilde iktidara gelmiş olan yönetimin bir yandan bu destek ile iktidarını sürdürürken öte yandan ABD ile çatışma halinde olan İran, Hamas ve hatta Hizbullah gibi devlet ve devlet dışı aktörlerle zikzaklı ilişkiler kurması dış politikamızın belirsizlikler ile dolu bir döneme girmesine neden oldu. AB ile ilişkiler de bir süre iktidarın kullandığı en güçlü söylem olmuş iken bu çizgi öte yandan özellikle Orta Doğu ülkeleri ile ilgili “Stratejik Derinlik” adı verilen yaklaşımlarla kendi çelişkilerini de beraberinde getirdi ve bu bağlamda Türk Dış Politikası 4-5 başlı bir yönetim tarzı ve bizzat şahısların gündelik politikalarıyla kelimenin tam anlamı ile çorbaya döndü. Ekonomik anlamda ABD’nin yörüngesindeki finans kuruluşlarına bağımlı olan, dış borcu 500 milyar Dolara yaklaşmış, menkul kıymetler borsası ve bankalarının yarısından çoğu yabancıların eline teslimi edilmiş olan Türkiye’nin ABD’ye mecburiyetleri ortada iken, tutturulan sözde “yeni dış politika anlayışı” ile ABD’nin bölgedeki müdahalelerinden ne ölçüde kendini soyutlayabileceği de önemli bir soru işaretidir. Hiç şüphesiz ki bu noktada Türkiye’yi bekleyen en önemli deneyim, olası bir İran saldırısında Türkiye’nin ABD ve İsrail’in Türkiye’den isteklerine ne denli karşı durabileceği ve kendini bu çatışmadan nereye kadar ve ne kadar soyutlayabileceğidir. Aynı husus Suriye için de geçerlidir. Zira bu ülkenin nükleer/kimyasal/biyolojik çalışmalar yapmak üzere inşa etmekte olduğu iddia edilen bir tesisinin Eylül 2007’de İsrail uçakları tarafından, Türk Hava Sahası kullanılarak bombalanmasından Türkiye’nin, ABD-İsrail merkezli olarak Orta Doğu’da oluşturulmaya çalışılan yeni sisteme rıza gösterdiği veya göstermeye mecbur bırakıldığı anlamını çıkarmak mümkündür. Yine bugüne kadar ABD’nin Karadeniz’e rahatça girip çıkmasına engel olabilme çizgimizin de bu çorbaya dönen ve hala büyük ölçüde ABD etkisindeki dış politikamızla daha ne kadar sürdürülebileceği de önem taşımaktadır.

İran konusunda ise hiç şüphesiz Türkiye’yi ilgilendiren en önemli konu doğalgaz ile ilgili bağımlılıktır. Yani nasıl borçlanarak ekonomik çarkın dönmesine yardımcı olan finansman tedariki yönünden Batı’ya bağımlıysak, enerji tedarikimiz de İran ve Rusya’ya bağımlıdır. Bu iki ülkenin enerji hammaddelerini silah olarak kullanma politikaları Türkiye’nin yumuşak karnına dönük potansiyel tehditlerdir. Bu bakımlardan Türkiye’nin, ABD’nin İran ve Rusya’ya karşı politikalarında önümüzdeki aylarda çok ustaca davranması gerekecektir. Özellikle Rusya ile ilişkilerimizin ilerde, öncelikle Gürcistan’ın ve ikincil olarak Ukrayna’nın ABD ve NATO ilişkilerinden yara almamasına özen gösterilirken aynı zamanda giderek bir çorba hatta ney düğü belirsiz bir bulamaç haline getirilen dış politikamızın bu cenahta da bir cambaz gibi ipte kolunun altında birkaç karpuz ile ustaca yürütülmesini gerektirecektir.

Yine, İran’ın nükleer güç olma yolundaki ısrarı eğer bir gün gerçekleşirse bölgedeki dengelerin değişecek olması da Türk dış politikasının gelecekte değişmesine yol açabileceği gibi, Türkiye’nin askeri politikası ve gücünün yeniden düzenlenmesi gereğini ortaya çıkaracaktır. Bu noktada Türkiye, esasen şimdiden satın almayı planladığı uzun menzilli füzesavar sistemlerini bir an önce realize etmek durumuna gireceği gibi, denge sağlamak açısından yine caydırıcı olarak nükleer güce sahip olma seçeneğini de ele almak durumunda kalacaktır.

Türkiye AB İlişkileri
Türkiye’nin bir zamanlar dilinden düşürmediği ve iktidarın işine geldiğince ele aldığı AB üyeliği konusunda hiç şüphesiz en önemli kilit unsur Kıbrıs ve Yunanistan ilişkileridir. Bu günlerde Yunanistan’ın her ne pahasına olursa olsun dış politika açısından rahatsız edilmemesi hususu AB ile ilişkilerimizin önemli bir unsurudur. Çünkü AB’nin iki şımarık üyesi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan, yüzde yüz haklı olduğumuz konularda bile şantajla AB’yi baskı altına alarak istediklerini alıyorlar. AB ile ilişkilerimizin belirsizliği ve geleceksizliği birliğin kendi içerisindeki çelişkilerin ve sorunların giderek artması ile daha da önem kazanmaktadır. Ayakta tutulması gittikçe zorlaşan çok üyeli bir örgüt olan AB, artık önemli hiçbir konuda karar alabilme olanağına sahip olmadığından AB ile ilişkilerimizin acilen gözden geçirilmesi ve uğradığımız haksızlıkların giderilmesi gerekir. Üçüncü ülkelerle ticari ilişkilerimizde ayağımıza takılmış bir pranga misali engel teşkil eden AB’ye olan bağımlılığımız, vize konusunda Türk insanının çektiği çile, tarım politikamızda AB’nin çıkarlarımızın tam aksine yaptığı yönlendirici baskılar, yasalarımıza ve iç işlerimize müdahaleler artık hiçbir beklentimiz olmayan ve boş bir kutu haline gelmiş olan AB’ye üyelik hedefi bağlamında kabul etmememiz gereken hususlardır. Yine AB’nin Ermenistan’a karşı yaklaşımı ve AB ülkelerinin sözde soykırım iddiaları konusundaki tutumları Türkiye’nin bu örgüt ve üyesi ülkelere karşı daha aktif bir dış politika izlemesi gereğini ortaya açıkça koyar.

AB ile olan ilişkilerimizde Türkiye’nin elinde bir NATO kozu olduğunun Türk dış politikasınca unutulmaması gereği de elimizdeki -sayısı kimilerine göre çok, kimilerine göre az- kartlardan biridir. Türkiye bugüne kadar, AB’nin “Avrupa Ordusu ve Güvenlik” gibi konularda oynamak istediği rolün karşısına çıkmamakla birlikte NATO’nun da rolünün azalmamasına özen göstermiştir. Çünkü özellikle Yunanistan’ın Avrupa bölgesindeki savunma konusunda etken olabilecek girişimlerine ve hatta bu ülkenin NATO üzerinden kriz dönemlerinde AB’ye aktarılabilecek askeri yardımlardan Türkiye’yi rahatsız edebilecek şekilde yararlanmasına bu şekilde engel olunması sağlanabilecektir. Yine AB’nin önemli üyesi Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönmesinde Türkiye’nin elinde kullanabileceği önemli bir dış politika kozu olduğu unutulmamalıdır.

ABD İle İlişkilerin Geleceği
Pragmatik bir yaklaşım ile düşünürsek Türkiye-ABD ilişkilerinde, artık Sovyetler gibi bir tehdidin ortada kalkmış olması, nasıl ABD açısından geçerli ise bizim açımızdan da geçerlidir. Yani Türkiye artık bu noktada ABD’ye muhtaç değildir. Hatta ABD’nin bölgedeki proje ve hevesleri Türkiye için olumsuz ilişkileri ve durumları yaratacak, Türkiye’nin geleneksel bölge ilişkilerini bozacak olması nedeniyle de tehdit unsuru olarak görülmelidir. Çünkü Türkiye’nin özellikle PKK terör örgütüne karşı mücadelede komşu ülkelerle işbirliğine ihtiyacı vardır. Bu konuda, ABD’nin son zamanlardaki PKK’ya karşı görünürde Türkiye ile işbirliğine girdiği izlenimi veren yaklaşımlarının çok da samimi olmadığını bazı komutanlarımız bizzat dile getirmişlerdir. Genelkurmay Başkanımızın “Geçmişte PKK’ya katır sırtında giden yardımların bugün kamyonlarla taşındığı” söylemi bir gerçeği ifade etmektedir. Kaldı ki ABD’nin askeri işbirliği tam olsaydı Türkiye bugün kara harekatı sayesinde PKK’ya daha kalıcı bir darbe vurabilirdi. Bu hususlar göz önüne alındığında şimdilik güneydoğu komşumuz olan ABD’nin bir gün bu bölgeden gideceği varsayımından hareketle Suriye ve İran gibi komşularımız ile iyi geçinip, ortak bir tehdit olan PKK’ya karşı mücadelede onların desteğini almaya çalışmak daha gerçekçi ve hatta konjonktürel olarak elzem bir yaklaşım olacaktır. Bölgesel ilişkilerde söz konusu ülkelerle oluşabilecek gerginliklerde sözde müttefiklerimizin bizi nasıl yalnız bırakabileceklerinin örneğini 1991 Irak Savaşı’nda gördük. O dönemde Türkiye NATO’dan Irak’ın olası füze saldırılarına karşı füzesavar ve benzeri askeri destek istediğinde, sözde müttefiklerimizin gerçek yüzünü gösterip uzun süre Türkiye’yi oyaladıklarını unutmamak gerekir.

Gündelik Dış Politika İle Gelecek Olmaz
Dünyadaki en sorunlu bölgenin tam ortasında, birçoğu açık ya da örtülü tehdit oluşturan komşular ile çevrili ülkemizin dış politikasını yürütmenin zorluğu bellidir. Böylesine bir konum ve durumda olan bir ülkenin gündelik veya dış etkenlerle yön alan reflektif bir dış politika izleme lüksü kesinlikle yoktur. Komşularımıza olan enerji bağımlılığımız ve komşularımızın hemen tamamının zaman zaman veya halen PKK terörünü destekleme gerçeği de hesaba katılması gereken gerçeklerdir. Türkiye kırılgan ve tehditlerle dolu çevresi, bağlı bulunduğu NATO gibi örgütler ve sözde müttefikleriyle ilişkilerinde, geçmişte bu yana halen süregelen sorunlarında, gereğinde nasıl yalnız bırakıldığını her daim hatırında tutmalı ve bu yanılgılardan ders almalıdır. Kıbrıs ile ilgili Johnson mektubu veya ABD’nin bize Sovyet tehdidine rağmen ambargo uygulamasından ders almış olmamız gerekir(di). Siyasilerimizin zaman zaman ortaya çıkıp ABD ve İngiltere’ye stratejik ortak gibi yakıştırmalar yapmaları ise biz Türkler gibi dünya imparatorlukları kurmuş bir millete yakışmaz. Bu olsa olsa ancak sömürge idaresinden yeni kurtulmuş Afrika ya da manda idaresinden henüz çıkmış Orta Doğu ülkelerinin dış politikası olabilir.

Yazar: Ali Külebi

Kaynak: tusam.net/makaleler.asp?id=1365&sayfa=2

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir