chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip chip satışı zynga chip düşük hapı antalya escort bayan antalya escort
Türkiye'nin AB Üyeliğinin Zamanı | UİPORTAL
Güncel Yazılar
ankara escort
escort bayan antalya eve gelen escort konya eve gelen escort konya escort bayan konya eve gelen escort konya eve gelen escort konya eryaman escort mersin escort porno izle porno izle

Türkiye’nin Avrupa Birliği Üyeliğinin Zamanı

Yanıtını hepimizin merak ettiği bir soru var. Türkiye AB üyesi olur mu, eğer olursa ne zaman? Son dönemde üyelik konusunda Türk kamuoyunda olumlu bir yaklaşım yok. Bu olumsuzluğun temelinde, geçmişteki hayal kırıklıkları yatıyor. Türkiye-AB ilişkileri şimdiye kadar en çok gerçek-dışı beklentilerden zarar gördü. Son yıllara dek Türkiye’nin üyeliğine dair ümitli ve aceleci bir bekleyiş vardı. Fakat bu acelecilik, büyük ölçüde, Avrupa’nın genişleme mantığını anlamamamızdan kaynaklanıyordu. Bu gerçek-dışı büyük ümitlerden kaynaklanan hayal kırıklığı bugün AB karşıtlığına dönüşmüş durumdadır. Bu karşıtlığın temel dayanağı, Avrupalıların bizi hep oyaladığı ve sürekli son dakika bahaneleri ürettiği yönündeki algıdır. Eğer geçmişteki boş ümitler olmasaydı, kamuoyunun AB’ye yaklaşımı bugün belki daha dengeli olurdu.

Gerçekten Avrupalılar bizi oyalıyor mu? Biz üyeliğe gerçekten çok yaklaşmış mıydık? Bizi üye yapmaya niyetleri hiç yok mu? Bu sorulara cevap bulmak için öncelikle AB’nin genişleme mantığını anlamak gerekiyor. Bu mantık anlaşıldıktan sonra beklentilerimizi yeniden gözden geçirebiliriz. Gerçekçi beklentiler de gelecekteki hayal kırıklıklarını önleyebilir. Bu yazıda, olası üyelik tarihini ve hangi gelişmeler olursa üyelik beklentilerimizin artabileceğini ele almak istiyorum. Çünkü beklentilerimiz gerçeklerle örtüştürülmezse yeni hayal kırıklıkları yaşamak kaçınılmaz olur.

Aralık 2004 Zirvesinden Türkiye ile müzakerelere başlanması kararı çıktığında Ankara’da kutlamalar da başlamıştı. Kızılay Meydanı AB bayraklarıyla donatılmış, çeşitli konserler ve konferanslar yapılmıştı. Bu ortam, Türkiye’nin AB üyelik sürecinin tamamlandığı izlenimini doğuruyordu. Sanki tüm süreç tamamlanmış ve üye olmuştuk.

O dönemde, bu kutlama ve heyecanın uzun vadede Türkiye-AB ilişkilerine zarar vereceğini kendi öğrencilerime anlatmakla meşguldüm. Çünkü en iyimser olasılık bile, 10 yıldan önce üyeliğin gerçekleşmeyeceğini gösteriyordu. Fakat kimse bunun farkında değildi. Oysa en büyük hayal kırıklıkları beklentilerin zirve yaptığı anlarda yaşanır. Yaşanan sürece en büyük zararı veren de budur.

Genel sürece bakıldığında Türkiye’deki algı, üyeliğin istense hemen gerçekleşebileceği, AB’nin de Türkiye’yi yıldan yıla sürekli oyaladığı yönündedir. Bu algı hiçbir somut dayanağa sahip değildir ve tamamen süreci anlamamış olmakla ilişkilidir. Üyelik, katılım öncesinde başlayıp sonrasında da devam eden bir süreçtir. Eğer öncesinde neler olduğunu bilmezsek, katılıma ne kadar yakın ya da uzak olduğumuzu bilemeyiz.

2006 sonrası Türkiyesinde yine gerçek-dışı bir kötümserlikle AB karşıtlığı yükseliştedir. Bugünlerde herkes, AB’nin aslında ekonomik olarak çökmüş bir Hıristiyan birliği olduğunu ve zaten Türkiye’yi istemediğini düşünüyor. Herkeste, “işin aslına bakılırsa biz de onları istemiyoruz” yaklaşımı ağır basıyor. Fakat Türkiye’nin AB üyelik hedefine sırtını dönenler de en az 2004 yılında kutlama yapanlar kadar yanılıyor. 2004’teki iyimserlik de bugünlerdeki kötümserlik de gerçekçi temellere sahip değil. Gerçekçi olabilmek için önce beklentilerimizi dayandırdığımız somut koşulları iyi bilmek gerekiyor. Bunun için de cevaplanması gereken en temel sorular “AB’nin genişleme stratejisi ve ülke sıralaması hangi mantığa dayanıyor?” ve “sıra ne zaman Türkiye’ye gelir?” sorularıdır.

AB Genişlemesinin Jeopolitik Mantığı

AB genişlemesinin genel olarak iki siyasal amacı var. Birincisi, AB değerlerinin yaygınlaştırılması ve daha geniş bir coğrafyaya hakim olması. İkincisi ise Avrupa projesine yönelik risk ve tehditlerin ortadan kaldırılmasıdır. Her iki yaklaşım da birbirini destekler niteliktedir.  AB’ye alternatif Avrupa projelerinin (milliyetçi, komünist, Hıristiyan veya ırkçı gibi) ortadan kaldırılmasıyla AB değerlerinin (demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve serbest piyasa ekonomisi) yaygınlaştırılması politikaları eşzamanlı olarak AB entegrasyonuna katkı yapar. Buradaki temel araç ise genişleme politikasıdır.

Örneğin Yunanistan, İspanya ve Portekiz, Soğuk Savaş döneminde bu ülkelerdeki demokratikleşme adımlarını desteklemek amacıyla üye olarak alındılar. Böylece bu ülkeler, AB’nin dayandığı liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi gibi Batı Bloğu değerlerine bağlanmış olacaktı. Bu ülkelerin alternatif bir Avrupa projesi olan Sovyet Bloğuna kayması, Avrupa’daki liberal bütünleşme açısından bir tehditti. İşin aslına bakılacak olursa, eğer Türkiye 1970’li yılların sonundaki terör olaylarını yaşamamış ve 1980 darbesi yapılmamış olsaydı büyük olasılıkla Yunanistan’la birlikte üye olarak alınacaktı. Türkiye için bu yıllar, üyelik fırsatının kaçırıldığı kayıp yıllar oldu.

Doğu Avrupa genişlemesi de bu çerçevede yorumlanmalıdır. Doğu Avrupa ülkelerine genel olarak bakıldığında ekonomik durumlarının Türkiye’den daha iyi olmadığı görülür. Öyleyse bu ülkeler neden üye olarak alındı ve Türkiye hala neden dışarıda? Bu sorunun basit yanıtı, yine Avrupa’nın tehdit algılarıyla ilgilidir. Çünkü AB genişleme politikası tehdit algılarından etkilenmektedir. AB eğer bir bölge ya da ülkedeki gelişmelerin kendisi açısından tehdit oluşturabileceğini ve bu bölge veya ülkeyi kendisine dahil ederek tehdidi ortadan kaldırabileceğini düşünüyorsa genişleme kararı alır.

Doğu Avrupa’da da bu olmuştur. Komünist Avrupa projesinin çökmesiyle birlikte Soğuk Savaş sonrası Doğu Avrupa’da, Yugoslavya’dakine benzer etnik karışıklık ve istikrarsızlıklar bekleniyordu. Etnik çatışma riskinin yüksek olması ve ayrıca Rusya’nın kendini toparladıktan sonra hem ekonomik hem de askeri anlamda bölgeye geri dönme olasılığı AB projesinin geleceği açısından ciddi riskler olarak değerlendirildi. Bu olasılıklar, 1950’li yıllardan beri gelişen AB oluşumunun ve bütünleşme kazanımlarının geleceğini tehdit ediyordu.

Bölgedeki tehdidin çok yönlü niteliği, çarpıcı Doğu Avrupa genişlemesinin ana nedenidir. AB büyük bir risk alarak tarihinde ilk kez bu kadar çok sayıda ülkeyi birden üye olarak almıştır. 2004’te 10 ve 2007’de iki ülkenin katılımıyla üye sayısı bir anda 15’ten 27’ye çıkmıştır. Bu nedenle Doğu Avrupa ülkeleri geri döndürülemez bir biçimde AB projesine dahil edilir ve Rus etkisinden çıkarılırken, acil bir risk içermeyen Türkiye dışarıda bırakılmıştır. Doğal olarak üyeliğin siyasal kriterlerini yerine getirmediğimiz için üyelik zaten düşünülmüyordu. Fakat bu kriterler yerine gelse bile Türkiye, AB açısından bir aciliyet taşımıyordu.

Aynı gerekçelerin eski Yugoslav cumhuriyetleri için de geçerli olduğunu görüyoruz. Bu nedenle AB genişleme politikası bu ülkelere odaklanmış durumdadır. Çünkü Balkanlarda dingin gibi görünen siyasal atmosfer her an yeniden ısınabilir. Bu dinginliğin nedeni de aslında bu ülkelere adaylık ve üyelik perspektiflerinin verilmiş olmasıdır. Aksi takdirde 20 yıl önceki iç savaş ve katliamlar bugün de yaşanabilir. Örneğin Sırbistan’ın Karadağ ve Kosova’nın bağımsızlık ilanlarına şiddet içeren bir tepki vermemiş olmasının ana nedeni AB üyelik perspektifidir. Zaten AB de geçen yıl adaylık statüsü vererek Sırbistan’ı ödüllendirmiştir. Bosna, Sırbistan, Kosova, Karadağ ve Makedonya’daki barış ortamı, bu ülkelerin AB’den bekledikleri adaylık ve üyelik statüsüne bağlıdır. Bu bölgede çıkabilecek herhangi bir savaş durumunda ise bundan en büyük zararı bölge halkının yanında AB görecektir.

Türkiye’nin Üyelik Sırası

Gelinen nokta itibariyle AB genişleme politikası açısından öncelikli bölge genel olarak Balkanlar, fakat daha spesifik olmak gerekirse eski Yugoslavya coğrafyasıdır. Hem Türk hem de Avrupa kamuoyundaki isteksizlik dikkate alındığında AB zaten Türkiye konusunda zamana ihtiyaç duymaktadır. Sonuç olarak şu anda aday ülkeler ve aday olmayan tüm Balkan ülkeleri de üye olarak alındıktan sonra Türkiye konusu gündeme gelecektir. Bu bağlamda mevcut genişleme stratejisi sürdürülürse, AB öncelikle tüm Balkanları üye olarak alacak daha sonra Türkiye konusunu düşünecektir. Çünkü Avrupa istikrarına yönelik en büyük ve acil tehdit potansiyeli eski Yugoslav coğrafyasından kaynaklanmaktadır. AB çevrelerinde bu ülkelerin üyeliğinin istikrarsızlık risklerini bertaraf edeceği düşünülmektedir.

Bu ülkeler üye yapıldıktan sonra, Türkiye’nin üyeliği Kıbrıs bağlamında gündeme gelebilir. Balkanlardaki acil sorunların da çözülmesiyle birlikte, bölgedeki tek gerilim noktası bölünmüş Kıbrıs olacaktır. Bu sorun, uzun vadede Türkiye ile ilişkileri olumsuz etkileyeceği için AB açısından bir risk olarak değerlendirilecektir. Türkiye’yi kaybetmek veya karşısına almak istemeyen AB bu bağlamda Türkiye’yi üye yaparak sorunu çözmeyi düşünebilir. Bu, AB’nin genişleme mantığı çerçevesinde beklenen bir gelişme olabilir. Fakat tekrar vurgulamak gerekirse, tüm bunlar Balkanların tamamı AB’ye katıldıktan sonra mümkün olabilir.

Türkiye’nin üyeliğinin ne zaman gerçekleşebileceğine dair değerlendirme başka bir açıdan, yani bütçe açısından da yapılabilir. Türkiye, büyük ve AB ortalamasına göre oldukça fakir bir ülkedir. Örneğin ekonomik olarak battığı tartışılan Yunanistan’da asgari ücret 600 euro, Türkiye’de ise 400 euro civarındadır. Dolayısıyla Türkiye’nin üyeliği, AB bütçesi üzerinde önemli bir yük oluşturacaktır. Bunun için mutlaka önceden bir kaynak ayrılması gerekmektedir. 2014 yılına kadar geçerli olan bütçede Türkiye’nin katılımının gerektireceği herhangi bir kaynak da ayrılmamış olması, zaten katılımın bu tarihten önce olamayacağını bize gösteriyordu.

AB’yi yakından takip edenler, 2004 kutlamaları sırasında üyeliğin ne kadar uzakta olduğunu görebiliyordu. Zira 2001 Nice Anlaşması 27 üyeli bir AB planı yapmıştı ve alınacak ülkeler arasında Türkiye’nin adı yoktu. Dolayısıyla burada aslında bilinen ve açık tarihler vardır ve bir oyalamadan söz edilemez. Oyalama görüntüsü, bizim iç siyasetimizdeki prim yapma kaygılarından ve yanlış bilgilendirmeden kaynaklanmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde, aslında Türkiye’yi de ilgilendiren ve merakla beklenen AB’nin 2014-2020 bütçesi kabul edildi. Bütçeye bakarak Türkiye’nin 2014 yılına kadar üye olmasının imkansız olduğunu zaten biliyorduk. Eğer 2014-2020 bütçesinde ekstra bir kaynak ayrımına gidilmiş olsaydı üyelik yorumları yapabilir ve bu konuda ümitlenebilirdik. Fakat ekonomik krizin de etkisiyle AB, tarihinde ilk kez bütçesini daralttı ve geçen bütçe planına göre daha az kaynak ayırdı. Bu da, her halükarda Türkiye’nin 2020’li yılların ikinci yarısından önce üye olmasının mümkün olmadığını gösteriyor.

Geleceğe yönelik tahminler yaparken yalnızca aday ülkeye (Türkiye’ye) odaklanmak hayal kırıklığı yaratabilir. Çünkü bu işin zamanlamasını hem aday ülkenin kriterleri yerine getirme ve katılım konusundaki istekliliği hem de AB’deki koşullar ve Avrupalıların algıları belirliyor. Bütün reformları yapmış olsanız bile katılım, AB’nin kendisini hazır hissettiği anda gerçekleşir. Hazır hissetme konusu da burada ele aldığımız algılar çerçevesinde şekillenmektedir.

Üyelik için, Avrupa kamuoyu hazır olduğunda, aday ülkenin de istenen kriterleri yerine getirmiş olması gerekir. Dolayısıyla bu süreyi hiçbir şey yapmadan geçirirsek üyelik yine gerçekleşmez. Türkiye siyasal ve ekonomik hazırlıklarını bu tarihi de dikkate alarak yapmalı ve o dönem için hazırlanmalıdır. Süreç iki taraflı işliyor ve iki taraftan kaynaklanan sorunlar her an çıkabiliyor. Türkiye’nin sorunu, sürecin bu iki tarafındaki zamanlamayı örtüştürememiş olmasıdır. Bu yüzden AB, bu sürecin ucu açık bir süreç olduğunu vurguluyor.

Netice itibariyle 2020’li yıllar geldiğinde, Avrupalılar açısından zorlayıcı bazı nedenlerin (tehdit veya başka gereklilikler) doğmuş olması, Türkiye’nin de üyelik açısından hazır olması gerekecektir. Zorlayıcı nedenler olmadıkça AB, Ortadoğu ile uzun kara sınırları paylaşmak istemeyecektir. Buradaki zorlayıcı unsur Kıbrıs Sorunu olabilir.

Planlarımızı buna göre yapmak ve gerçekçi beklentiler içerisine girmek, AB’ye karşı daha sağlıklı bir bakış açısı geliştirmemizi sağlayabilir. Aksi takdirde her boş ümidin gerçekleşmemesi bizi AB’den uzaklaştırıyor. Oysa hem Türkiye AB için hem de AB Türkiye için son derece önemli ve birbirimizden uzaklaştıkça bu önemi görmemiz zorlaşıyor.

Yazar: Haluk ÖZDEMİR

1 Mart Cuma, 2013

Kaynak

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Avrupa Birliği Düşüncesinin Kökenleri: Bir Bütünleşmenin Anatomisi

Avrupa Birliği (AB) bugün uluslararası politikada üzerine düşen sorumluluk payını üstlenmeye hazır, küresel bir oyuncudur. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle