ankara escort
Güncel Yazılar

Türkiye’nin AB’ye Alınma İhtimali Çin’inkiyle Aynı

Avrupa Birliği’nin geldiği aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
AB’nin nihaî hedefi tek bir Avrupa devleti kurarak birleşmek. Bu imkânsız, çünkü tarihe baktığımızda, belli bir toprak parçasında hâkim olan toplulukların hükümranlıklarını normal şartlarda başkasına devretmediklerini görüyoruz. Bir insanın,karşılık beklemeden özel mülkünü başkasına devretmesi ne kadar beklenebilirse, Avrupa’daki devletlerin de birleşme adına hükümranlıklarından vazgeçmeleri o kadar beklenebilir.

AB, ortak değerlere sahip unsurların kaynaşması değil mi?
Hayır. Özellikle Batı Avrupa’nın belli ortak parametreleri var ama, bu bölge aynı zamanda ırkçılığın tarih içinde geliştiği ve en ileri aşamalara ulaştığı yer. Japonya dışında klasik feodalizmin oluştuğu tek bölge Avrupa’dır. Selçuklular ya da Osmanlılar’da ise çok geniş topraklarda homojen bir rejim vardı. Basra’daki bir kadı’nın tayininin İstanbul’dan yapıldığı bir dönemde, Avrupa’da birbirine 15 km. uzaklıktaki şehirler arasında mal alış-verişi gümrük tarifelerine tâbî idi.

Yani “Avrupa paramparçadır, bütünlenemez” gibi bir durum var?
Türkiye’de, Avrupa’daki Türkiye büyüklüğündeki coğrafyalara oranla çok daha az etnik grup vardır. Şimdi “Efendim Türkiye’de şunca etnik grup var, mozaik var” türünden modalar çıkarıldı. Halbuki, diyelim İspanya’da 30 milyonluk nüfus içinde apayrı bir halk olan Basklar, Katalanlar var; Endülüslü başka bir aksanla konuşuyor. İspanya’yı rahatça beşe altıya parçalamak mümkün. Almanya’da Bavyeralı’nın konuştuğunu Alman anlamaz. Avrupalılar şimdi Türkiye’de Alevîlerin, Yörüklerin, Türkmenlerin vs.’nin ayrı ayrı etnik gruplar olduğunu iddia ediyor. Oysa Türkiye’de Edirne’den Ardahan’a kadar herkes birbirinin konuştuğunu anlar Bizde, Cumhuriyetten önceki rejim feodal olmadığı ve merkeziyetçi bir devlet yapısı olduğu için homojenleştirici olmuştur. Bugün, Saraybosna’da Başçarşı’daki bina teknolojisinin aynısı, kapı pencere oranlarına kadar, Kastamonu’da da var, Malatya Darende’de de var. Böyle bir kaynaşmayı tarihte, Avrupa’nın hiçbir bölgesinde bulamazsınız.

Şu anda bir AB var fakat?
Bu, ekonomik kökenli bir çıkar birliğinden ibaret. Bu kadarı, işi ortak devlete götürmez, mümkün değil.

Ortak para birimine geçildi, bunun bir anlamı yok mu?
Ortak para birimi kendi aralarında da tartışmalı bir konu. Ekonomik açıdan euro projesinin yaşaması zor. Çünkü ortak paranın tedavül etmesi için bütün kamu kökenli ekonomik kararların tek bir merciden alınması lazım. Şu anda böyle değil. Sözde bir Avrupa Merkez Bankası var, buna mukabil, ülkelerin maliye politikaları, bütçeleri gene hükümran tekil devletler tarafından hazırlanıyor. Güya bazı kriterler var ama durum belli. Gerçek anlamda tek bir Avrupa devleti olmadan bütün bu tekil devletler ortadan kalkmadan, bu konularda ortak bir politika yürütülmesi düşünülemez. Yani tek bir maliye politikası, tek bir sanayileşme politikası yok. “Kardeşim ne sanayileşme politikası, sen ne diyorsun, Sovyetler döneminde mi yaşıyoruz, artık liberal ekonomi yok mu?” diyecek bazı gafil ve cahiller vardır bizde, boldur yani; bu bolluk bizi perişan etti zaten. Bunlar gülünçtür.

Neden?
Avrupalıların her türlü sanayileşme tercihleri, tarım politikaları, bürokratlar tarafından, tabiî ilgili sivil gruplarla istişare edilerek, gayet teknik ayrıntılarına kadar belirlenmektedir. Bizdeki, Türkiye’yi onların açık pazarı ve sömürgesi yapmaya çalışan zümrelerin iddia ettiği gibi Avrupa’da devlet küçülmüş, ekonomiden elini eteğini çekmiş filan değildir.

Le Pen, bütün Avrupa’yı endişeye sürüklemiş görünüyor.. 
AB, para birliği, entegrasyon sürecinde Fransa başında güçlü politikacıların olmaması sebebiyle, Almanların gerisinde kaldı. Fransız halkı kendini aldatılmış hissediyor. Bu noktada, ucuz emekten yararlanmak isteyen büyük sermayeyle sıradan insanların günlük hayattaki düşünce tarzı arasında bir çelişki ortaya çıkıyor. Le Pen yeni çıkmadı ki. Yıllardan beri var. Yüzde 17’yle ikinci tura kalınca kıyamet koptu. Aslında bunlar timsah gözyaşlarıdır. Yani Avrupa’nın hâkim sınıfları ırkçı düşünceyi her zaman el altında bulundurmak, yaşatmak isterler. Irkçılığın, Avrupa’da sosyal ve siyasal fonksiyonları var.

Türkiye’ye gelelim. 
Bizde sadece siyaset bezirgânları AB yanlısı ve bunların hepsini toplasan yüzde 10 oy alamazlar . Türk halkını siyasî temsil kabiliyetleri sıfıra düşmüştür. Bu bir illüzyon; medya ellerinde, dolayısıyla medya da sürekli bunları yansıtıyor. Türkiye’de kararlı biçimde AB yanlısı olanlar büyük iş çevreleri kısmen. Neden? Çünkü sermaye birikimi, teknolojisi yetersiz ve kısa zamanda mesafe alabilmek için bu süreçte çokuluslu şirketlerle ortaklıklar kaçınılmaz neredeyse. Ama bunu mümkün mertebe bir eşitler ilişkisi olarak yürütmek bir yoldur, bunlara tâbî olmak başka bir şeydir. Tek başına sermaye sınıfı bu işin nasıl olacağına karar veremez, belirleyici olamaz; gücü yetmez. Bu meselelerle ancak kendi sermaye kesiminin yabancılar tarafından yutulmasını engelleyecek politikalar üretebilen ulusal devletler başedebilir.

Kendi kendine yeten ülke olmaktan mı söz ediyorsunuz?
Hayır. Kendi kendine yeten ülke diye bir şey yok, fakat dengelersin. Dersin ki, “Ben şu firmamı özelleştiriyorum ama bunda yabancı ortak payı yüzde 45’te kalacak.” Stratejik sektörlere yabancıları sokmazsın. Biz ise, GAP’taki arazileri ona buna kaptırdık. “GAP’ı gaptırmam” diyordu Demirel ama Türkiye GAP’ı gaptırdı. Devlet düzenleyici olmalı. Meselâ yurtdışında üretilen bir mamulü yerli bir müteşebbis Türkiye’de üretmek istiyor; teknolojiyi ayarlamış ama küçük çaplı ve ilk başta biraz yüksek maliyetli üretim yapıyor. Yabancı şirket birden gelebilir, tabiî sen gümrük kapılarını ardına kadar açarsan, yabancı şirket “Bu adam bunu 100 liraya mı satıyor, ben 50 liraya satıyorum; zarar ediyorum ama olsun” der ve daha filizlenmeden yerli üreticiyi boğar.

Türkiye’de böyle bir siyasî kesim var mı? 
Türkiye idare edilmiyor ki artık, akıntıda sürükleniyor. Bugünlere bakmayalım, bu bir süreçtir. Yani Türkiye’nin son 40 senesinden söz ediyorum, akşamdan sabaha olanlardan bahsetmiyorum. Japonya’nın dünya ekonomisine göre konumu 1950’lerde bizim bugünkü durumumuzdan farklı değildi. Fakat adamlarda milliyetçi, kalkınmacı bir ruh var; sermayedarında da var bu, sanayicisinde de. Yoksa “Aman gelsinler, burada ne varsa satalım heriflere, gidip İsviçre’de yiyelim paraları” dememişler. Yani bir misyon üstlenmiş sanayiciler. Türkiye’deki büyük sanayiciler arasında biz böyle birini henüz göremedik. Böyle giderse de göremeyiz. Ve bu süreç böyle giderse hepsi rantiye haline gelecekler; bir-iki nesil sonra da mirasyedi çocukları gidip Monte Carlo’da o paraları havaya savuracak. Yani Türkiye’de sermaye sınıfı diye bir şey kalmayacak. Ama bu adamlarda bunu anlayacak vizyon yok

Gümrük Birliğinin büyük bir felâket olduğunu söylüyorsunuz… 
Sermayedarlar yönlendirilemediği için böyle çapsız, ufuksuz, sığıntı zihniyetinde gruplar olarak kalmıştır ve bunlar o kadar ufuksuzdur, o kadar çapsızdır ki, Gümrük Birliği gibi Türk ekonomisinin son derece aleyhine olan bir gelişmeyi bile bir-iki istisna dışında davul zurnayla karşıladılar. Gafletin bu derecesi az bulunur gerçekten. Gümrük Birliğine göre, onlar bize yönelik gümrüğü kaldıracak, biz de onlara gümrük uygulamayacağız. Biz gümrüğü kaldırınca bize şu anda gelmeyen ne kadar mal gelecek? Yani benim ithalatım ne kadar artacak? Bir de o bana yönelik kotaları vs.’yi kaldırdığında benim ihracatım ne kadar artacak? Benim ihracat artışım ithalat artışına göre daha güçlü olacak gibi görünüyorsa, benim menfaatimedir. Aksi takdirde aleyhimedir. Biz tekstil satıyoruz onlara, yani çul çaput. E, orada kalem kalem kotalar var. Bunlardan hangi kotayı biz doldurmuşuz? Önce kotayı dolduralım, ondan sonra diyelim ki kotalar kalksın, Gümrük Birliğine girelim. Bakıyorsun, çorapla havluda kotayı doldurmuşuz sadece! Mesela iç giyim, elbise vb. dallarında kotayı bile dolduramamışız. E, o zaman niye “Gümrük Birliğine girince Avrupa’ya ihracatımız patlayacak” diyoruz? Satacak malın yok. Hal böyleyken ihracatımız nasıl artar? Nitekim pek artmadı. Fakat Türkiye’nin Avrupa’dan ithalatında büyük bir patlama oldu. Dolayısıyla üretimimiz baltalandı. Hem dışarıya döviz gitti ve dış denge bozuldu, hem de içerideki sanayicinin kapasite kullanımı düştü, sanayileşme süreci durdu.

Bütün bunlara rağmen Gümrük Birliğini övenler var… 
Evet, bazı sahtekârlar, AB ticareti yaparak geçinmekten başka marifeti olmayan bazı kişiler televizyona çıkıp “Gümrük Birliğine girdiğimiz iyi oldu” diyorlar hâlâ. Adamlar utanmasalar, yabancı sermaye karşılığında bizi Brüksel’den idare edecek sekiz on kişi tayin edin, Ankara’yla hiç işimiz olmasın diyecekler; zaten içinden öyle de diyordur. Bu çevreler Gümrük Birliğinin propagandasını yaparken yabancı sermaye gelecek diyorlardı. Yahu, ne alâkası var? Yabancı sermaye yatırım amacıyla Türkiye’ye niye gelsin? Şöyle olabilir: Bu ülkede gümrük duvarları vardır, o duvarları aşabilmek için gelir, bu kadar basit! Gümrük duvarı varken gelip burada yatırım yapmayan adam, Gümrük Birliğinden sonra, yani malını Almanya’da nasıl satıyorsa burada da aynı şekilde satabiliyorken, niye buraya fabrika kursun? Gerek yok ki.

GB, AB müzakerelerinde Türkiye için bir dezavantaj, değil mi?
Kesinlikle, çünkü, Türkiye’nin elindeki en büyük pazarlık kozlarından bir tanesi iç pazarıydı. Gerçi ben AB üyeliğinin hiçbir şart altında oluşacağını zannetmiyorum, ayrıca AB’ye taraftar da değilim, ama AB’nin gözünden bakılırsa, elimizdeki tek kozu da Gümrük Birliği ile teslim etmiş olduk. Ve bunu yapanlar, Karayalçın Efendiyle, Tansu Çiller Hanımefendi hala ortalıkta dolaşıyor. 2001 Şubat devalüasyonunda da Gümrük Birliğinin büyük payı var. IMF programı bir yandan, Gümrük Birliği öbür yandan Türk ekonomisini dümdüz etti. Bugünkü hükümet kadar, 1995 kararından dolayı Karayalçın-Çiller ikilisi de Türkiye’nin içine düştüğü fakirlikten sorumludur. Fakat şimdi muhalefet diye, alternatif diye ortaya çıkıyorlar, utanmadan. Ne biçim ülke bu? . Kimse gidip de kadının yakasına yapışmıyor, “Sen ne hale getirdin bu dış ticareti” diye.

Bu durumda AB’ye girmemiz… 
Türkiye Avrupa’nın dışında. Avrupalıların ortak yönleri nelerdir? Hepsi sömürgecidir. Görüyorsunuz, Kara Afrika’da bir olay olduğu zaman, ‘barış gücü’ adı altında, Fransa’dan, Belçika’dan asker gidiyor. Kenya’ya İngilizler karışıyor.. Bu noktada ortak menfaatleri var ve Üçüncü Dünya halklarına, Müslümanlara karşı ortak tavırları var. Türkiye o platformda yer alamaz ki. Biz karşı platformda yer alıyoruz.

Günümüze gelirsek… 
Günümüze gelirsek, bizde millî gelir bu hükümet tarafından 3 bin dolardan 2 bin dolara düşürüldü; adamlarda milli gelir bunun on katı. Burası 67 milyonluk bir ülke. Öyle Yunanistan gibi 8-9 milyon değil. Ülkeler arasında çok büyük ekonomik dengesizlikler olması AB’nin özüne aykırı. Türkiye’yi AB’ye alırlarse ne olur? Buradaki bütün millet kalkar, Almanya’ya iş aramaya gider! Bazıları diyor ki, “Efendim Avrupa yaşlanıyor, bu onlar için avantaj.” E tamam da kardeşim bak Fransa’daki 3-4 milyon Cezayirliyle bile başedemiyorlar. Kapitalist memnun belki, ucuz işçi geliyor diye, ama ülke onlardan ibaret değil ki. Sokaktaki insan yabancılarla yanyana yaşamak istemiyor. İşsiz kalıyor onlar yüzünden. Yabancı işçiler orada kendi cemaatlerini oluşturuyorlar ve adamlar da bundan korkuyorlar. Yani hiçbir Avrupa ülkesi, Türkiye’yi de aramıza alalım, isteyen elini kolunu sallaya sallaya gelsin diyemez.

Avrupa’nın Türkiye’nin gelir düzeyini dengeleyebilmesi için,çok büyük paralar akıtması lâzım. Manyak mı adam, bunu niye yapsın? Bu boyutlarda bir ülkeyi dış yardımla 2 bin dolardan 15 bin dolara çıkartamazlar. Türkiye zenginleşecekse, sanayileşecekse, bunu kendi başına yapmaya mecbur. Bunun hesabı çok açık. Açık olmayan, Türkiye’deki belli zümrelerin buna rağmen hâlâ nasıl AB hayalleriyle kendi kendilerini aldatmaya devam edebildikleri… Psikopatolojik bir durumdur bu.

Dış politika açısından durum…
Dış politika açısından Türkiye ve Rusya, AB’nin rakibidir; ortağı olması eşyanın tabiatına aykırı. Yani bizim Azerbaycan’daki, Ortadoğu’daki, Balkanlardaki ya da Orta Asya’daki menfaatlerimiz Avrupa devletleriyle bir olamaz. Türkiye’nin parçalanması söz konusu olunca bazı gafiller çıkıp da “Hangi devirde yaşıyoruz, ne parçalanması?” diyorlar ya, Yugoslavya gözümüzün önünde parçalandı işte. Ve bunu ABD ile beraber AB üyeleri yaptı.

AB kapısı kapalı demek.. 
Bütün önde gelen Avrupalı politikacılar 70 milyonluk Müslüman bir kitlenin, Avrupa’nın içine entegre edilmesinin söz konusu olamayacağını söylüyorlar. Bu konuda fazla nefes tüketmeye de gerek yok. AB’ye girebileceğimize inanmak için, Türkiye’de yaşamak ve sadece Türk medyası ve hükümet üyelerinden bilgilenmek gerek. Efendim öyleyse bizi niye dışlamıyorlar? Niye dışlasın ki? Ben seni AB’ye almıyorum dedikleri anda, Türkiye Gümrük Birliğine tekmeyi basacak. 2000 yılında 5 milyar dolarlık araba ithal etti Türkiye gibi fakir bir ülke; çoğu da Almanya’dan. Bu az para mıdır, dış ticarette? Böyle enayi bir pazarı daha nerede bulacak adamlar?

Bizim politikacılarımıza, görüşmeler esnasında tabii ki oyalayıcı sözler söylüyorlar. Öte yandan Türkiye’nin üyeliği orada gündemde olan bir konu da değildir, arasıra gündeme geldiğinde de çok net bir şekilde böyle bir şeyin mevzubahis olmadığını söyleyip geçiyorlar. AB yöneticilerinin gözünde Çin’in AB’ye alınma ihtimali neyse Türkiye’ninki de o.

Bu koşullarda sizce ne yapılmalı?
Osmanlı Batı’nın bazı kurumlarını, bazı aletlerini, birtakım kültürel unsurlarını, teknolojisini falan almaya çalışırken bunu Batı’nın, Avrupa’nın bir parçası olalım, onlar gibi olalım, kendimizi unutalım gayesiyle yapmadı. Batılılarla çeşidi arenalarda artık başedememeye başladığını anladığı için onların usullerini kullanarak tekrar eski gücüne kavuşmak arzusuyla yaptı. Ve bu Cumhuriyette de böyledir. Yani biz artık Türk olmak istemiyoruz, Müslüman olmak istemiyoruz, bu toprakların sahibi de olmak istemiyoruz; onun için Batılılara benzemeye çalışalım gibi bir görüşle yola çıkılmamıştır. Öyle olsaydı, zaten Millî Mücadele yapılmazdı. Millî Mücadeleyi gerçekleştiren kadrolar Sevr’i bayram ilan ederdi, değil mi?

Selim SOMÇAĞ

Gerçek Hayat,Sayı: 80, Mayıs 2002.
Kaynak: selimsomcag.org/tr/articles.asp?ID=59

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Interview with Michael Binyon

The year 2014 ended. Many events took place, but some of them were crucial for …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir