Türkiye’nin Balkanlar Stratejisi

Türkiye’nin Balkanlar Stratejisi

Her ülkenin özgün koşullarından doğan kendine özgü bir dış politikası vardır. Tarihi ve coğrafi yapısı; kültürü ve bu kültürün zaman içerisinde şekillendirdiği ulusal özellikleri; siyasi otoriteleri, rejimleri ve ideolojileri; sosyal, siyasal, ekonomik ve askeri yapısı, devletlerin dış politikasını belirleyen temel unsurlardandır. Bu çerçevede geçmişin mirası ile günümüz şartlarının birleştiği dinamik bir süreci ifade eden dış politikayı, ülkenin jeopolitik ve jeokültürel öğelerinin bir ürünü olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.

Buradan hareketle, Türkiye’nin politikasının, başlangıçtan günümüze kadar, yukarıda ifade edilen genel açıklamalara uygun bir eksende ilerlediğini söylemek mümkündür. Coğrafi, siyasi ve ekonomik açılardan olduğu kadar tarihi, kültürel ve insani bağları bakımından da için her dönemde önceliğini koruyan bir bölge olan , Türkiye’nin son dönem dış politikasının mimarı Dışişleri Bakanı ’nun tanımlamasıyla “stratejik derinliğimizin” bulunduğu bu topraklar; yakın kara havzamızın ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır.1 Bu kapsamda, 20. yüzyıl boyunca uluslararası ilişkilerin temel bunalım bölgelerinden biri olarak anılan bu coğrafyada yaşanan tüm oluşum ve gelişmeler, genel hatlarıyla hem Türk dış politikasını hem de bölgeye yönelik yaklaşımını şekillendiren ana etkenler arasında yer almıştır.

Tarihsel dönüm noktaları açısından incelenecek olursa, Birinci Dünya Savaşını tetikleyen kıvılcım bu coğrafyada ateşlenmiş ve savaş sonunda Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden silinirken, Türklerin Avrupa’dan tasfiyesi de gerçekleşmiştir. Bu dönemde, işgalci devletlere karşı Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurtuluş mücadelesine girişmiş olan yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin dış politikasında Balkanların yer tutmaya başlaması, ancak Lozan’da kurulan denge yavaş yavaş yerine oturmaya başladığında olmuştur. Zira bu dönemde öncelikli kaygı yeni kurulan devletin yaşatılması ve bağımsızlığının korunması yönünde olmuş; Balkan ülkeleri ile ilişkiler uluslararası alanda giderek kendini belli etmeye başlayan kutuplaşma çerçevesinde şekillenmiştir.2 Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’ndan geniş topraklar kaybederek çıkan ve hemen ardından bir de ekonomik buhranla karşılaşan Balkan ülkelerinde bu dönemde yeniden yükselmeye başlayan revizyonist ve milliyetçi akımlar, bölgede yakınlaşmaları ve işbirliğini zorlaştıran nedenlerin başında gelmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ise Sovyetlerin etki alanına giren coğrafya, Türkiye için ciddi bir endişe kaynağı haline dönüşmüştür.3 Bilhassa Sovyetlerin süresi sona eren 1925 tarihli Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşmasını yenilemeyeceğini bildirmesi4 ve Türkiye’ye nota vererek Türk-Sovyet kara sınırında kendi lehine değişiklik yapılması ile boğazlarda kendisine kara ve deniz üssü verilmesini istemesi5 üzerine bu endişe şiddetini arttırmıştır. Bu anlamda Yalta ve Potsdam Konferanslarında yapılan ve Türkiye’yi tavize zorlayan tartışmalar gerek Türk diplomatlarına gerekse hükümete iç ve dış politikada sıkıntılı dönemler yaşatmıştır. Buna paralel bir gelişme olarak, ilerleyen süreçte Türk dış politikasında “güvenliğin komşularla iyi ilişkiler kurarak sağlanması politikası” gündeme gelmiş ve bu çerçevede bölgeye yönelik diplomatik temaslar yoğunlaştırılmıştır.6 Bu bağlamda, 1960’lar sonrasına tekabül eden o döneme kadar çok az ilişki kurduğu Doğu Bloku ülkelerine yeni açılımlarda bulunma zorunluluğu hisseden Türkiye’nin, bu politikasını günümüze kadar sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Zira bunda Türkiye’nin bölgede daha etkin bir devlet olma yönündeki isteğinin yanı sıra, 1980’ler itibariyle Bulgaristan’da Türk azınlığa yönelik meydana gelen gelişmeler ve Yugoslavya’nın dağılması sonucunda 1990’lar boyunca bölgede yaşanan kanlı savaşların da etkisi olmuştur.

Soğuk Savaşın bitimi ile birlikte en yoğun çatışmalar yine bu bölgede yaşanmış, literatüre “” gibi etnik ve dini açıdan heterojen bölgelerin daha küçük parçalara bölünmesini ifade eden bir terim kazandırılmıştır. Bu dönemde rejim değişikliği ile demokrasiye ve serbest piyasa ekonomisine geçiş yapan bölge ülkeleri, Türkiye’nin de önüne yeni bir gerçeği çıkarmış; bu anlamda fırsat ve riskleri beraberinde getirmiştir. Bu yeni dönemde temkinli bir politika izleyen Türkiye, bölgede öncelikle istikrarın tesis edilmesi gerekliliğine inanmış ve ancak ondan sonra işbirliği imkanlarının geliştirilebileceğini öngörmüştür. Bu fikirden hareketle gerek Yugoslavya’nın dağılma sürecinde gerekse Bosna Savaşı ve hemen akabinde patlak veren Kosova krizi esnasında yapıcı girişimlerde bulunmuştur. Diğer taraftan süreci yönetirken mümkün olduğunca uluslararası toplum ile eş güdümlü davranma ve bölgesel aktörlerin dahil edildiği çoklu çözüm mekanizmalarını geliştirme arayışında olmuştur. Tüm bunlara rağmen, bu coğrafya 1990’larda ciddi trajedilere sahne olmuş ve ardında iç içe geçmiş sınırlar ile günümüze kadar çözülemeden gelen ciddi meseleler bırakmıştır.

1999’da NATO’nun Kosova müdahalesinin ardından 2000’li yılların başı itibariyle günümüze kadar geçen süreçte Balkanların nispeten sükunete kavuştuğu söylenebilir. Diğer taraftan 9/11 olayları ile artan ve şekil değiştiren güvenlik algıları, finansal krizden topyekun bir küresel ekonomik krize doğru sürüklenen dünya devletlerinin durumu gibi gelişmeler uluslararası kamuoyunun dikkatinin farklı yönlere çevrilmesine neden olmuştur. Uluslararası toplumun özelinde görece ilgisizlik politikasına sebep olan bu ortamda, Türkiye’nin bölgeye yönelik, gerek Kosova’nın bağımsızlığı meselesinde gerekse Bosna-Hersek’te ile oluşturulan devlet yapısının çatırdamaya başladığı dönemde başlattığı yapıcı girişimleri daha anlamlı hale gelmiştir. Ayrıca Türkiye’nin dış politikasındaki yerleşik paradigmaları değiştirme yönündeki çabaları ve “komşularla sıfır problem” anlayışı çerçevesinde izlediği politikalar da Türkiye’nin Balkanlarda pro-aktif bir tutum takınmasının zeminini oluşturmuştur. Bu çerçevede, yazının bundan sonraki kısmında son dönem Türk dış politikasının değişen dinamikleri ele alınarak Balkanlar boyutu analiz edilecektir.

Türk Dış Politikasının Değişen Dinamikleri ve Balkanlar Stratejisi

Türkiye ile ilgili gerek dış basında gerekse ulusal medyada son zamanlarda gündemi en çok meşgul eden konulardan biri aktif dış politika [diğer bir ifade ile “eksen kayması” olarak algılanan] tartışmalarıdır. Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar gibi Türkiye’nin yakın coğrafyasını ilgilendiren meselelerde inisiyatif alan yaklaşımlarla hareket alanını gittikçe genişleten Türkiye, bir anlamda bölgesel işbirliği ve diyaloga ivme kazandırmaktadır. Bu politikasıyla Ankara, tarih boyunca en kanlı çarpışmalara sahne olmuş, hatta çok uzak değil henüz 1990’ların ortasında benzer bir savaşı tecrübe ederek birbirlerini acımasızca katletmiş olan halkların yaşadığı topraklarda, “birlikte” yaşama kültürünün sağlanmasına katkı sunan bir girişim başlatarak önemli bir dönüm noktasına imza atmaktadır. Bu kapsamda son dönemde Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ, Bosna-Hersek başta olmak üzere bölge ülkelerinin bir çoğu ile yapıcı ilişkiler geliştirilmekte; diplomatik kanallar canlandırılmakta; ticaret antlaşmalarından dostluk ve kültürel antlaşmalara kadar çeşitli alanlarda işbirliği zemini oluşturulmaktadır. Ayrıca bir anlamda ara buluculuk rolü üstlenmiş olan Türkiye tarihinde ilk kez bölgede çatışan tarafları bu yolla bir araya getirerek el sıkışmalarını ve aynı fotoğraf karesinde yer almalarını sağlamaktadır.7 Bu anlamda, Türk dış politikasının Balkanlar özelindeki başarıları gerek uluslararası toplumun kimi aktörleri gerekse iç kamuoyu tarafından takdirle karşılanmaktadır.

Bu noktada, Türkiye’nin son dönemdeki pro-aktif dış politikasının temel felsefesine ve görece başarısının ardındaki yapısal dinamiklere bakıldığında, yaratma stratejisi üzerine oturduğunu söylemek mümkündür. Söz konusu stratejisi, ilk kez 1970’lerde ünlü siyaset bilimci ve politik ekonomistler olan ve tarafından ortaya atılmıştır.8 Temelde üç ana sütun üzerine oturan bu strateji, hem teorisi hem pratiği ile Türk dış politikasının Balkanlar boyutunu açıklamakta [ve anlamlandırmakta] uygun bir kavramsal çerçeve sunmaktadır.

Buna göre yaratma stratejisinin ilk sütununu çoklu diyalog kanallarının tesis edilmesi oluşturmaktadır. Buradan kasıt, ilişkilerin sadece siyasiler, devlet başkanları veya daha genel bir ifade ile devlet-devlet zeminine hapsetmekten kaçınılmasıdır. Amaç, iki ülke arasında, karşılıklı olarak devlet adamlarının yanı sıra hem sivil toplumun hem işadamlarının hem de çeşitli kademelerdeki toplumsal aktörlerin bir araya geldiği platformların oluşturulmasıdır. Buradaki en önemli ayaklardan bir tanesi ise ticarettir. Bakıldığında, Türkiye komşularıyla ilişkilerinde ve resmi ziyaretlerinde ciddi anlamda bir işadamı desteğini arkasına almaya çalışmaktadır. Zira Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2-3 Eylül’de gerçekleştirdiği Bosna-Hersek ziyaretine 69 kişilik işadamı heyeti eşlik etmiş; öncesinde Başbakan Erdoğan’ın Mayıs ayında gerçekleştirdiği Yunanistan ziyaretine 300 kişiyi mütecaviz bir kafile katılmış; bunlardan yaklaşık 170 kişisini işadamları oluşturmuştur. Bu anlamda karşılıklı ticaret yapan kişilerin ve devletlerin birbirlerini daha iyi anlayacaklarına ve karşılıklı refah sağladığını gördükçe çatışmadan değil uzlaşmadan yana tavır sergileyeceklerine inanan Türkiye, bu yolla ilişkileri aşırı dalgalı hale bırakmaktan çekinmektedir. Zira iki devleti siyasetten başka bir arada tutan bir şey yoksa, siyasetçilerin köprüleri atması da kolaylaşmaktadır. Dolayısıyla, siyasetçilerin çevresinde sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler tesis edilebildiği müddetçe meselelerin aşırı politize edilmesinin de önüne geçilmektedir.

Çoklu diyalog kanallarının tesis edilmesi yolunda ikinci bir ayak ise çok taraflı görüşmelerin yapıldığı “stratejik işbirliği konseylerinin” oluşturulmasıdır. Bunun bölge özelinde önemli bir örneği, 2009 sonları itibariyle iki ayrı entiteden ve üç ayrı etnik gruptan oluşan devlet yapılanması ile Bosna-Hersek’te karar alma mekanizmalarının işletilememesi nedeniyle ortaya çıkan sorunların diyalog yoluyla çözülmesi için Türkiye tarafından başlatılan “üçlü danışma toplantıları” girişimidir. Başta Sırbistan ve Hırvatistan olmak üzere soruna farklı açılardan müdahil bölge ülkeleriyle Bosna-Hersek arasındaki diplomatik ilişkilerin yoğunlaştırılmasına dayanan bu toplantılar, uzun vadede kalıcı çözümün yapıtaşlarını oluşturmaktadır.9 Her ne kadar, Bosna-Hersek’te Dayton Antlaşması ile oluşturulan yapının son derece hassas dengeler üzerine oturması, sürecin iyileştirilmesinde ciddi sıkıntıları beraberinde getirse de, uluslararası bir irade oluşturması açısından önemlidir.

yaratma stratejisinin ikinci sütununu meseleler arasında hiyerarşi gözetilmemesi oluşturmaktadır. Bakıldığında 1990’ların başına kadar geçen süreçte devletler, soğuk savaş döneminin de getirdiği bir algı ile her şeyi güvenlik perspektifinden yorumlama eğiliminde olmuşlardır. Uluslararası konjonktürden kaynaklanan bu etkenle Türkiye’nin de gerek dış politikasında gerekse iç siyasi yapılanmasında güvenlik devleti gibi hareket etmekte olduğunu görmekteyiz. Ancak, etrafta olup bitenleri sürekli bir güvenlik kaygısı ile değerlendirmek, olayların aşırı militarize edilmesine, dolayısıyla en küçük gelişmelerin dahi kolayca varoluşsal bir krize dönüşmesine kapı aralamaktadır. Ancak olaylar arasında hiyerarşi gözetilmez ve her şey güvenlik eksenli düşünülmez ise farklı alanlarda işbirliği imkanları yaratılabilir. Bu anlamda, Türkiye’nin son 10 yıllık süreçte dış politikasına baktığımızda söz konusu yerleşik paradigmayı kırma yolunda adımlar attığı görülmektedir.

Bu durum, bilhassa tarihten bu yana sürekli çatışmalarla anılmış olan Türk-Yunan ilişkilerinde kendini en açık bir şekilde göstermektedir.10 Bilindiği üzere, bu iki ülke arasındaki ilişkiler her zaman realist perspektiften değerlendirilmiş; çatışmacı, iki tarafın birbiri üzerinde üstünlük sağlamaya çalıştığı, rekabet üzerine işleyen bir yapısı olmuştur. Dolayısıyla ilişkiler, birinin kazandığı yerde diğerinin kaybettiği “sıfır toplamlı” bir denkleme dönüşmüştür. Hem Ege’de hem Kıbrıs’ta hem azınlıklar konusunda bu sıkça tecrübe edilmiştir. Ancak bu yerleşik paradigma Türkiye’nin son dönemdeki dış politikasını anlatmakta başarılı değildir. Türkiye artık dış politikasında genel anlamda yumuşak gücünü ön plana çıkartmaya başlamıştır. Yunanistan’la ilişkilerinde de işbirliğini öne çıkaran, karşılıklı anlayışı öngören bir yaklaşımı benimsemektedir. Örneğin, yapısal dinamikleri nedeniyle çözülmesi kısa zamanda mümkün olmayan Kıbrıs meselesini, ikili ilişkilerde işbirliğine gidilebilecek diğer tüm meselelerin üzerinde tutup her şeyi Kıbrıs konusuna endeklekslemenin sonuç veren bir yaklaşım olmadığını görmüştür. Dolayısıyla, Türkiye bilhassa 1990’ların sonundan itibaren Yunanistan ile ilgili “kronikleşmiş konuları çözemiyor olabiliriz; ancak eğitim, turizm, kültür ve ticaret gibi alanlarda karşılıklı fayda sağlayacak adımlar atabiliriz” düşüncesinden hareketle ikili ilişkilere yeni bir ivme kazandırmıştır. Bu kapsamda ticaretten teknolojiye birçok anlaşmanın imzalanmasının yanı sıra, en son diplomatik ilişkilerin canlandırılması amacıyla Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi oluşturulmuştur. Zira bu Konsey, ilişkilerin kurumsallaştırılmakta olduğunu göstermesi açısından son derece önemlidir. İlaveten, Türkiye’nin Ağustos ayında ülkedeki Ortodoks ahalinin Sümela Manastırında ayin düzenlemesine izin vermesi de bir anlamda Türk-Yunan ilişkilerindeki dönüşümün sembolik bir parçasıdır. Sonuç olarak, meseleler arasında hiyerarşi gözetilmemesi alternatif konuların yaratılmasına ve işbirliği imkanlarını arttırarak sıfır toplamlı bir denklemden, her iki tarafın da kazandığı bir denkleme dönüşmesine katkı sağlamaktadır. Ayrıca bu süreç bir yönüyle karşılıklı algıların olumlu yönde değişimine de hizmet edeceğinden, bir süre sonra ikili ilişkilerde Heybeli Ada Ruhban Okulu meselesi, Batı Trakya’daki Türklerin sosyo-ekonomik durumlarının düzeltilmesi ve vatandaşlık hakları ile ilgili sıkıntıların giderilmesi gibi daha önce tartışmaya dahi açılamayan konuların konuşulabilmesini sağlayacaktır.

Karşılıklı bağımlılık stratejisinin son sütununu ise olayların demilitarize edilmesi oluşturmaktadır. İkinci sütun ile doğrudan bağlantılı olan bu husus, güvenlik gibi hassas meselelerin (literatürde “high politics” olarak geçen) bilhassa arka planda tutularak ekonomi, kültür, eğitim, turizm, sivil toplum aktörlerinin etkileşimi gibi nispeten düşük düzeyli politika meselelerinde (literatürde “low poltics” olarak geçen) işbirliği zemini oluşturulmasına dayanmaktadır. Dolayısıyla bu anlamda karşılıklı bağımlılık yaratma stratejisinin iç içe geçmiş üç unsuru bulunmaktadır. Söz konusu unsurlar, Türkiye’nin son dönemdeki dış politikasını anlatmakta geçerli bir analiz çerçevesi sunmaktadır. Diğer taraftan Türkiye’nin bu girişimleri aynı zamanda önemli bir gerekliliktir. Zira Türkiye’nin jeopolitiğine baktığımızda, “istikrara mahkum bir ülke” olduğunu görmekteyiz;11 dolayısıyla ait olduğu coğrafyada istikrarı sağlayamazsa, kendi refah ve huzurunu da sağlayamaz. Bu noktada kalıcı barış ve istikrarın karşılıklı bağımlılığın etkin hale getirilmesi ile mümkün olduğu inancından yola çıkarak, gerek uluslararası sistemdeki değişimlerin gerekse iç dinamiklerin etkisi ile dış politikasında 21. yüzyılın gereklerine uygun bir formasyona gitmiştir.

Türkiye’nin Balkanlar Politikasının AB Açısından Anlamı

Türkiye’nin Balkanlar politikasının temel felsefesinin karşılıklı bağımlılık yaratma stratejisi etrafında şekillendiği ve bu felsefesinin üzerine oturduğu temel sütunların ise, çoklu diyalog kanalarının tesis edilmesi, meseleler arasında hiyerarşi gözetilmemesi ve olayların demilitarize edilmesi olduğu ifade edilmiştir. Buradan yola çıkarak, Türkiye’nin söz konusu stratejisinin AB açısından ne anlama geldiği değerlendirildiğinde, Türkiye’nin Balkan politikasının AB’nin temel prensipleriyle uyumlu ve paralel olduğunu söylemek mümkündür. Her fırsatta normatif değerlerin savunucusu olduğu iddiasıyla ortaya çıkan AB, gerek kağıt üzerindeki gerekse söylem düzeyindeki dış politikasında diplomasiye ağırlık vermektedir. Diğer bir ifadeyle, Birlik anlaşmazlıkların güç kullanarak değil, diyalog ve çok taraflı görüşmeler yoluyla çözülmesinden yana tavır sergilemektedir. Sadece güvenlik kaygıları ile değil, karşılıklı çıkar eksenli düşünerek ekonomiden siyasete, temel insan hakları ve demokratikleşme standartlarından sosyal politikaya kadar birçok alanda işbirliği imkanı geliştirme çabasındadır. AB’nin “kapsayarak dönüştürme politikası” bağlamında bakıldığında da, Türkiye ve AB bölge üzerinde benzer değerlerin hakim olması adına ‘dışlayıcı’ olmayan bir strateji izlemektedir.

Diğer taraftan Türkiye’nin bölgeye yönelik bakış açısı ile AB’nin bölgeye yönelik bakış açısı karşılaştırıldığında, benzer şekilde örtüştüğü görülmektedir. Zira Türkiye’nin, geçmişten bugüne her dönemde Balkanlarda sürekli olarak istikrar arayışı içinde olduğunu, bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünün sağlanması ve kalıcı barışın tesis edilmesi yönünde adımlar attığını görmekteyiz. Balkanları, bir yönüyle arka bahçesi olarak gören AB de bölgedeki barış ve istikrarın korunmasına öncelikli önem atfetmektedir. Zira burada yaşanan her türlü çatışmanın yansımaları, ilk olarak AB sınırlarından içeriye nüfuz etmeye başlayacaktır. AB bütünleşmesinin, bölge ülkelerine üyelik perspektifi vermesinin ve entegrasyon sürecine dahil etmesinin temel motivasyon kaynaklarından biri de budur. Bu anlamda, Türkiye ile AB politikalarının çelişmediği, aksine birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğu söylenebilir.

Fakat buna rağmen Türkiye’nin bölgedeki yapıcı girişimleri, AB tarafından yeterince takdirle karşılanmamaktadır. Zira kendisi ile aynı değerleri savunarak başarı elde eden Türkiye’yi övmek, üyeliğinin hızlandırılması ve/veya Türkiye’ye karşı samimi olunması tartışmalarını ciddi anlamda gündeme getirebilecek; dolayısıyla Birliğe yönelik baskıların artmasına sebep olacaktır. Diğer taraftan, AB’nin bu tutumunun altındaki önemli sebeplerden bir diğeri de, Türkiye-AB ilişkilerinin içinde bulunduğu olumsuz konjonktür olsa gerektir. Müzakere sürecinin durma noktasına gelmiş olması, AB’nin Türkiye’nin bölgedeki yapıcı rolüne de yeterince önem vermesine ‘psikolojik bir bariyer’ oluşturmaktadır. Ancak orta vadeli perspektiften bakıldığında Türkiye-AB ilişkilerinin verimli bir döngüye girmesi, Türkiye’nin Balkanlardaki rolüne AB’nin desteğinin artmasını da beraberinde getirecektir. Bu durumda hem Balkanlar hem Türkiye hem de AB açısından önemli kazanımlar elde edilebilecektir.

Sonuç İtibariyle…

Gerek topraklarının Trakya’da kalan kesimi nedeniyle coğrafi; gerekse Osmanlı İmparatorluğunun sırtını dayadığı topraklar olması nedeniyle tarihi anlamda bir Balkan ülkesi olan Türkiye’nin bölge ülkeleri ile arasında dostluk, kardeşlik ve akrabalık bağları geçmişten bugüne kesintisiz devam etmiştir. Günümüzde halen Osmanlı geleneğinin izlerine sıkça rastlamanın mümkün olduğu bu topraklarda, özellikle yakın tarihimizde yaşanan dramlar hafızalarımızda derin izler bırakmıştır. 2000’ler itibariyle görece sükunete kavuşan bölge ülkeleri, birbirleri ile ilişkilerinde de normalleşme sürecine girmiştir. Bu dönemde, Türkiye’nin yeniden şekillendirdiği dış politikası çerçevesinde Balkanlar özelinde sergilediği aktif diplomasisinin önemi dikkate değerdir. Bu kapsamda, karşılıklı bağımlılık yaratma stratejisi ile hareket eden Türk karar alıcılar ve , bölge ülkeleri ile ilişkilerini en üst düzeye çıkarmış; alternatif diyalog kanallarının tesis etmiş; ticaretten turizme, eğitimden kültüre çeşitli alanlarda çok sayıda anlaşmalar imzalamış; bölgesel ve uluslararası platformlarda bir araya gelerek danışma toplantıları düzenlemiş; stratejik iş birliği konseyleri oluşturmuş; bölge ülkeleri arasında uzlaşmacı bir tavır geliştirilmesini sağlamıştır.

Türkiye’nin söz konusu çabaları güçlü bir iradenin örneğidir. Ancak diğer taraftan, uluslararası toplumun desteği, elde edilen sonuçların kalıcı olması açısından oldukça önemlidir. Bu noktada AB bölgedeki istikrarın sürdürülebilir kılınması açısından temel aktörlerden bir tanesi olarak karşımıza çıkmakta; fakat Türkiye’nin çabalarını layıkıyla takdir edememektedir. Önümüzdeki süreçte, bölgedeki gelişmeler uluslararası toplum tarafından sahiplenildiği müddetçe çok daha anlamlı hale gelecektir.

Yazar: Muzaffer VATANSEVER

15 Eylül 2010, Çarşamba

Not: Bu çalışma ilk olarak, “Son Dönem Türk Dış Politikasında Balkanlar: Riskler ve Fırsatlar Ekseninde Bir Bölge” adıyla, USAK AB Araştırmaları Merkezi tarafından hazırlanan “Gündem Avrupa” isimli aylık bültenin Eylül’10 sayısında yayınlanmıştır.

_____

1- , Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, 10. Basım, Kasım 2002, Küre Yayınları, İstanbul, s.120.

2- Osman Metin Öztürk, “Türk Dış Politikasında Balkanlar”, içinde Ömer E. Lütem ve Birgül Demirtaş Coşkun (eds.) Balkan Diplomasisi, ASAM Yayınları, Balkan Araştırmaları Dizisi-3, , Ankara, 2001, ss. 5-12.

3- Ibid. ss. 12-17.

4- Prof. Dr. Suat Bilge, Güç Komşuluk: Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri 1920-1964, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1992, ss. 265-279.

5- Ibid. ss. 280-292.

6- İlhan Uzgel, “Balkanlarla İlişkiler”, içinde Baskın Oran (ed.), : Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeleri Yorumlar, Cilt-II: 1990-2001, İletişim Yayınları, Ankara, 8. Baskı 2003, ss. 174-175.

7- Konuyla ilgili Bosna-Hersek özelinde başlatılan üçlü mekanizma toplantılarının kısa analizi için bkz. Muzaffer Vatansever, “Türkiye Bosna-Hersek için İrade Oluşturabilir Mi?”, Star Gazetesi, Açık Görüş Eki, 14 Şubat 2010.

8- Karşılıklıklı Bağımlılık Teorisi ile ilgili Keohane ve Nye’ın detaylı çalışmaları için bkz.: ve Joesph S. Nye, “An Introduction”, içinde and (eds.), Transnational Relations and World Politics, Massachusetts, Harward University Press, 1973; ve , “A Conclusion”, içinde ve Joseph S. Nye (eds.), Transnational Relations and World Politics, Massachusetts, Harward University Press, 1973; ve Joseph S. Nye, Jr., Power and Inderdependence, Harper Collins Publishers, 1989 (Chapters 1 and 2).

9- Söz konusu toplantıların ilki, 10 Ekim 2009’da İstanbul’da Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci Dışişleri Bakanları Gayri-resmi Toplantısında gerçekleştirilmiş; söz konusu buluşmada Dışişleri Bakanı , Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj ve Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç bir araya gelmiştir. Sonrasında Davutoğlu 16-17 Ekim’de Bosna-Hersek’e resmi bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğü ve siyasi istikrarına ilişkin Türkiye’nin desteğini vurgulamıştır. Üçlü Danışma toplantısının ikincisi ise 8 Kasım 2009 tarihinde İstanbul’da İSEDAK Zirve Toplantısı kapsamında yapılmış, akabinde üç dışişleri bakanı Ankara’da yapılan İKÖ-Bosna Hersek Temas Grubu Toplantısında yeniden bir araya gelerek mevcut sorunlar ve anayasal reform süreci tartışılmıştır. Bu görüşmelerde somut bir netice çıkmasa da üçlü danışma toplantılarının her ay yapılması kararı alınmış ve bu doğrultuda üçüncüsü Aralık ayında Saraybosna’da düzenlenen (13-14 Aralık) Medeniyetler İttifakı Güneydoğu Avrupa Bölgesel Stratejisi Bakanlar Toplantısı esnasında gerçekleştirilmiştir. Dördüncüsü ise 15 Ocak tarihinde Belgrad’da yapılmıştır. İstikrarlı bir şekilde devam eden toplantılardan ilk somut netice 9 Şubat tarihinde Ankara’da yapılan beşinci görüşmede elde edilmiş ve taraflar ilerleyen günlerde Bosna-Hersek’in Sırbistan’a Büyükelçi ataması kararını almıştır. Böylece ilk aşama olarak diplomatik ilişkilerdeki sıkıntıların aşılacağı mesajı verilmiştir. Son olarak ise 24 Nisan 2010 tarihinde, Türkiye, Bosna-Hersek ve Sırbistan devlet başkanları ile dışişleri bakanlarının İstanbul’da bir araya geldiği ve gerek iç gerekse dış basın tarafından tarihi olarak nitelendirilen Balkan Zirvesi’dir.

10- Türk-Yunan ilişkilerinde değişen paradigmayı karşılıklı bağımlılık teorisi çerçevesinde ele alan detaylı bir çalışma için bkz.: Mustafa Kutlay, “A Political Economy Approachto the Expansion of Turkish-Greek Relations: Interdependence or Not?”, Perceptions, Volume XIV, Number 1-2, Spring-Summer 2009, ss. 91-119.

11- USAK Genel Koordinatörü ve Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi Başkanı Doç. Dr. Sedat Laçiner ile yapılan birebir görüşmeden alıntılanmıştır.

Kaynak

Anahtar kelimeler: , , , , , , , , , , ,

YORUM YOK

Yorum Yaz