Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Türkiye’nin Sınır Ötesi Operasyonu ve Kuzey Irak’ın Bölgesel Etkisi

1. Giriş
Kuzey Irak Bölgesi, 80’li yılların başından günümüze Türkiye’nin gündeminde stratejik konumunu koruyan bir konu olması bakımından önemli bir dış politika sorunudur. Körfez Savaşı’yla beraber, dünya gündeminde de tartışılan ve üzerinde ileriye dönük hesaplar yapılan, projeksiyonlar üretilen bir bölge haline gelmiştir. Her geçen gün dengelerin değiştiği Kuzey Irak’ta, Türkiye bölgeye her ne kadar mesafeli durmaya çalışsa da, kaçınılmaz olarak meselenin tam ortasında yer almaktadır. Bu durumdan da, sahip olduğu jeostratejik, jeopolitik ve jeoetnik özelikleri gereği pek kurtulması mümkün görünmemektedir. Zira şu günlerde hararetini koruyan Kuzey Irak’a sınırötesi operasyon hareketliliği de Türkiye’nin bölgedeki gelişmelere bigane kalamayışının açık delilidir. Düşünülen harekatın genel karakterini ve gerekçelerini analitik çerçevede ortaya koyabilmemiz için Kuzey Irak Bölgesi dahilindeki dinamiklerin ve bölgeye etki eden harici etkenlerin iyi tanımlanması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kuzey Irak Bölgesi üzerine yapılan dokuman ve literatür çalışmalarında şu gerçek hemen dikkat çeker. Bölge, Türkiye ve içersindeki PKK[1] olgusundan, bölge içi aktörler olan Irak, Surriye, İran, İsrail ve bölge dışı güç unsurları ABD, AB, Rusya ve Çin gibi ülkelerden bağımsız ele alınamaz. Bu çok yönlü ve grift çıkarlar bütünü bölgede zemini kayganlaştırırken, birbirine geçmiş bu ilişki boyutu aynı zamanda sorunlar yumağını çözülemeyecek derecede büyütmektedir.

1982’den bu yana Türkiye gündeminin tartışılmasız en hassas konusunu teşkil eden Kuzey Irak Bölgesi’nin ve bölge bünyesinde barınan ‘Kürt Sorunsalı’nın daha iyi anlaşılması ve yerinde bir analizin yapılması için bölge coğrafyasının ve coğrafyanın bölge halkına yüklediği yükümlülüklerin belirlenmesi öncelik arz eden bir husustur. Konuya giriş anlamında bölge topografisine değinilmesi ve demografik görünümün etnik anlamda Kuzey Irak’ın karmaşık çehresini ifade ettiği gerçeğinden hareketle ele alınması aynı önceliğin bir gereğidir.

2. Kuzey Irak’ın Jeopolitik, Jeoekonomik ve Jeoetnik Arkaplanı
Kürt nüfusunun yerleşik bir görünüm arz ettiği coğrafyayı dikkatle göz önüne aldığımızda ‘Kürt Sorunsalı’nın küresel ve bölgesel dengelerde yer edindiği öncelikli önemi ve bölge içinde oluşan müphem halin gerisindeki temel sebebi anlamak ve kavramak zor olmayacaktır. Ortadoğu ve Avrasya’nın en önemli geçiş alanlarından birini oluşturan bu bölge, jeostratejik konumu itibariyle küresel ve bölgesel rekabet alanı haline gelirken, jeopolitik bütünlükten yoksun olması nedeniyle de istikrarsızlık örneği sergilemektedir.

Davutoğlu’na göre bölgenin bir geçiş alanı niteliği taşımasını sağlayan ve ‘Kürt Sorunsalı’nın jeopolitik arkaplanını oluşturan iki kıtasal nitelikten söz edilebilir. “Birincisi, bölgenin Avrasya anakıtasının doğu-batı ekseninde Hazar Denizinin güneyinden geçen kıtasal bağlantının en kritik geçiş hattı üzerinde bulunmasıdır. İkincisi ise kuzey-güney ekseninde Avrasya steplerini güney denizlerine bağlayan dört önemli geçiş kuşağının biri olan Kafkasları (diğerleri Balkanlar, Afganistan ve Tibet/Hind-i Çin) bir hat ile Basra Körfezi’ne, bir diğer hat ile Doğu Akdeniz’e bağlayan jeopolitik bağlantı hattının da bu bölge üzerinde olmasıdır.”[2]

Dicle’nin doğu ve kuzeydoğu bölgesinden, kuzeye doğru çıktıkça, yani İran ve Türkiye sınırlarına doğru, arazi gittikçe daha yükselmekte ve silsile dağlar bölgesini oluşturmaktadır.[3] Bu dağ silsilesi Irak’ın kuzeybatısından güneydoğusuna doğru, bir hilal şeklini almaktadır. Bu dağlık arazi, Irak’ın toplam yüzölçümünün beşte birine tekabül etmektedir: 90.370 km² dir.[4]

Kuzey Irak’ın coğrafi özelliğinin bir unsuru olarak İran, Irak ve Türkiye sınırlarında sıralanan dağların etkisiyle bölge, zaman zaman PKK ve Kürt gruplar tarafından gerilla tipi militarist eylemlere imkan tanımaktadır. Bu sebepten bölge dahilinde terörist ve bölücü eylemler uzun süreli ve yıpratıcı olabilmektedir.

Kürt Sorununun jeoekonomik derinliğinde, jeopolitik yapıya da bağlı olarak, petrol-su dengesi vardır. Kafkasya ve Hazar petrollerinin Mezopotamya su havzası üzerinden Körfez petrol kaynaklarına bağlayan jeoekonomik hat, bölgeyi uluslararası rekabetin odak noktasına çeken diğer önemli bir unsurdur. Kuzey Irak petrollerine daha kolay sahip olmak isteyen Batılı güçler ve ABD için bölge, 1991 Körfez Savaşı ve sonrası Kuzey Irak’ta başlatılan ve teşvik edilen Kürt ayaklanması ile gelişen olaylar neticesinde, kullanılmaya elverişli bir ortam haline gelmiştir. Petrolün ve 2000’li yıllarda bölgede çok kıymetli hale gelecek olan suyun ‘dost ellerde’ ve özellikle kendi himayelerindeki bir Kürt devletinin kontrolünde bulunmasından, Batılı ülkelerin ve özellikle ABD’nin oldukça hoşnut kalacağı açıktır. Bu sebepten, Türkiye’nin GAP projesi ile bu jeoekonomik hattın merkezinde yeni bir kaynak-güç ilişkisi kurmaya başlaması diğer güçlerin bu meseleye yönelik ilgilerini artırmış ve belki de PKK terörünü tırmandıran bölge-dışı tahriklerin bir tür gerekçesi olmuştur.

Meselenin jeoetnik temelinde de Kürt nüfusun, Ortadoğu’nun etnik karakterini ortaya koyar mahiyette, Türk, Arap ve Acem nüfusun etkinlik alanında yeni yaşam biçimleri geliştirdiğini görürüz. İran Devrimi sonrası Kürt sorunu, İran meselesi haline gelirken, Soğuk Savaş’ın sonuna yaklaşılan dönemin getirdiği denge sisteminde Türkiye’yi Asya derinliğine tehdit eden PKK terörü ile bir Türkiye meselesi halini almıştır. Ve nihayet sorun Körfez Savaşı’yla beraber Barzani öncülüğünde Irak meselesi niteliğine bürünmüştür.

Görüldüğü üzere, önümüzdeki dönemde bu jeoetnik yapılanma, gerek Türkiye, Irak ve İran devletlerinin kendi içinde ve gerekse bu devletler arasında her türlü istismara ve ihtilafa açık ve hazır durumdadır. Kürt nüfus, içinde bulunduğu jeopolitik, jeoekonomik ve jeoetnik/jeokültürel özellikleri dikkate alındığında, uzun dönem bu stratejik teslisin devamlı mağduru halinde olacaktır.

Küresel emperyalizm Irak’ı petrol ve hegemonyal çıkarları için bölerek, Kuzey Irak diye ayrı bir olgunun jeopolitik zeminini hazırlamıştır. Ayrıca yine emperyal güçler tarafından Kuzey Irak’ta giderek eyaletleşme eğiliminde yeni bir devlet oluşumu için her türlü destek sağlanmıştır. Bölgede kendine bağlı bir federasyon kurmak isteyen emperyalist merkezler, Irak’ı üçe bölerken, Kuzey Irak’ı gelecekte bölgesel bir federasyonun eyaleti olabilecek biçimde yeni bir devlet yapılanmasına doğru yönlendirmeye çalışmışlardır.[5] Zira ABD’nin Irak’a müdahalesini bu amacın gerçekleştirilmesi anlamında çok önemli ve somut bir adım olarak değerlendirebiliriz.

Kuzey Irak olarak nitelenen yer üç vilayetten (Dohuk, Erbil ve Süleymaniye) müteşekkil, KYB ve KDP denetimindeki bölgedir. Bölgenin etnik dokusunu, Kürtler, Türkmenler, Araplar, Hristiyanlar ve Yezidiler oluşturmaktadır. Dikkat edileceği üzere bu etnik ayrımda dini ayrım da mütalaa edilmiştir. Kuzey Irak Kürdistan Federasyonu bölgesindeki nüfusun 3 milyon 786 bin 343 olduğunu açıklamış ve 2005 yılında Süleymaniye’nin nüfusu 1 milyon 715 bin, Erbil’in nüfusu 1 milyon 213 bin 430, Dohuk’un nüfusu ise 857 bin 913 olarak bildirmiştir.[6] Kuzey Irak’ta nüfus tespiti için ciddi bir sayım yapılmamakla birlikte gayr-ı resmi 3 milyon civarında Kürdün yaşadığı görülmektedir. Türkmenlerin Irak genelindeki nüfusunun 2,9 milyon dolaylarında iken Kuzey Irak’ta Erbil’de 300.000 olduğu bilinmektedir. Türkmenlerin yerleştigi bölge, Kuzey Irak’ın Musul, Erbil, Kerkük ve Diyale illerinin sınırları içinde kalmaktadır. Yine Irak genelinde %3’lük bir Hristiyan nüfus mevcuttur ve bunların 115.000 kadarı Kuzey Irak’ta yaşamaktadır.
Bu jeoetnik yapılanma ile jeoekonomik kaynak alanları arasındaki etkileşim Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin projeksiyonlarda birtakım yeni bunalımlara ve bölge üzerinde stratejik sorunlara işaret etmektedir. Kuzey Irak’taki etnik-temelli gerilim ile güney Irak’taki mezhep-temelli gerilimin senkronize tırmanışlar göstermesi genelde Ortadoğu ve özelde Kuzey Irak dengeleri üzerine Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını tehdit etmektedir.

Bu tedirgin vaziyetin merkezinde, bölgedeki gerilimleri uluslar arası güçlere verdiği manipülasyon imkanları ile daha da derinleştiren ve bölge dışı güçlerin bölge üzerine projeksiyonlar geliştirmesine olanak sağlayan, adeta bir lokomotif görevi icra eden ABD askeri müdahalesi sonrası kurulan yönetimin var olduğunu söyleyebiliriz. Saddam’ın devrilmesi ile Irak’taki siyasi iktidar yapılanmasının pratik yansımaları Kuzey Irak bölgesine de etki edecek düzeydedir. Bu etkinin muşahhas örneklerini bugün bölge üzerinde gözlemlemekteyiz.

3. Türkiye’nin Kuzey Irak Politikası Nedir ve Nasıl Olmalıdır.
Öncelikle Kuzey Irak’la ilgili mevcut stratejik problemin Türkiye tarafından ne şekilde belirlenmiş olduğuna bakalım. Bu problem, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti’nin kurulmak istenmesidir. Burada kurulacak bağımsız bir Kürt devleti Türkiye’nin ulusal güvenliğini çok değişik şekillerde tehdit edebilme potansiyeline sahiptir. Kurulacak bir Kürt devleti, her şeyden önce, bölgedeki mevcut ulusal sınırların değiştirilmesinin pekala mümkün olduğunu gösterecek ve benzer bir oluşumu Türkiye sınırları içinde gerçekleştirme amacında olan PKK için bir örnek teşkil edecektir. Böylesi bir devletin kuracağı muhtemel ittifaklar ya da himayesi altına gireceği güçlü bir devlet aracılığıyla Türkiye’yi tehdit etmesi, PKK ile işbirliği yaparak Türkiye’den toprak talebinde bulunması çok kuvvetli ihtimallerdir. Mevcut ve kurulması düşünülen petrol-doğal gaz boru hatlarıyla, gelecekte daha da önem kazanacak olan su kaynaklarının üzerinde bir Kürt devleti müttefik bulmakta hiç de zorluk çekmeyecektir. Bu sebepten, sorunun ciddiyetine binaen Dışişleri Bakanlığı’nın, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasını ‘casus belli’ yani ‘savaş nedeni’ sayacağına dair 2001 yılı raporu, Türkiye’nin Kuzey Irak hassasiyetini bir kez daha gündeme getirmiştir.

Bu problem çerçevesinde, Türkiye’nin Kuzey Irak politikası, Dışişlerin bir açıklamasına göre üç hedefi kapsar:
a) Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması (yani, orada bir Kürt devletinin kurulmasının önlenmesi);
b) Türkiye’nin meşru güvenlik endişesinin gözetilmesi (bölgeden Türkiye’ye gelen PKK saldırılarının önlenmesi);
c) Bölgedeki Türkmenlerin ezilmesinin önlenmesi.

Türkiye’nin Irak’ta izlediği politika bugüne kadar ana hatlarıyla başarılı olmakla beraber, negatif politika olmak sınırını aşamamıştır. Yani bölgeye yönelik politikalar geliştirerek bölgedeki statükoyu Irak’ın egemenliğini tekrar tesis edici tarzda politikalar geliştirmek yerine statükonun Kürt devletine doğru evrilmesini engelleyici politikalar oluşturmuştur. Özdağ’ın da ifadesi ile Türkiye’nin son on yıllık Irak ve Kuzey Irak politikası kayıp on yıllık zamandır. Türkiye bölgeyi kendi eliyle uluslararasılaştırmış ve bölgeye başka güçleri davet etmiştir. Bu Türkiye’nin stratejik bir hatasıdır.[7] Ve hâlâ da bu hata hali sürmektedir Türkiye aleyhine.

Türkiye’nin Kuzey Irak sınırına askeri sevkiyat yaptığı, kontrol ve denetimi sıklaştırdığı, sınır ötesi operasyonun arifesinde olduğumuz şu günlerde Türkiye’nin Kuzey Irak politikası peki nasıl olmalıdır? Şimdi de bu sorunun cevabını arayalım. Öncelikle Türkiye, bölgeye yönelik politikasını sadece KDP ve KYB eksenli belirlememelidir. Türkiye bu tür bir politik uygulama ile hem kendi hareket alanını sınırlar hem de bölge halkı ile arasına bir mesafe koymuş olur. Çünkü Türkiye’nin Kürt sorunu yalnız sosyo-ekonomik azgelişmişlik ya da PKK’nın bölücü terörü değildir. Sorun, devletin meşruluğunu tehlikeye atmadan, çok kökenli ve çok kültürlü bir topluluğu yönetme şeklinin nasıl organize edileceği sorusuyla da ilişkilidir. Türkiye’nin siyaset çizgisini oluşturan bürokratlar, Kuzey Irak’ı ve Türkiye’deki Kürt sorununu sadece bir “İç Güvenlik” ve “PKK Terörü” meselesi olarak görmekten vazgeçip, Türkiye’nin bölgede zaman derinliğine vakıf tarihi geçmişi ve mekan derinliğine sahip coğrafi özelliğiyle bu jeopolitik, jeoekonomik ve jeoetnik parçalanmanın yol açabileceği bunalımları önceden görebilen ve soğukkanlı bir şekilde değerlendirebilen aktif bir bölge politikası geliştirmek zorundadır.

İki ateş arasında kalan Türkmenlerin kaderi, Türkiye’nin izleyeceği politikaya sıkı sıkıya bağlıdır, denilebilir. İnsanca yaşama hakkına sahip olmak isteyen Türkmenler, bütün zulüm ve baskılara rağmen, her zaman yönetime saygı ve bağlılık göstermişlerdir. Irak toplulukları arasında seçkin, okur yazar düzeyi yüksek, şehir kültürüne sahip, barışçı ve demokrat bir yapıya sahip olan Türkmen toplumu, Irak’ın demokratik rejime geçişi için de önemli rol üstlenebilen Irak’ın en uygar topluluğu durumundadır. Bölgede yasayan Türkmenler’in güvenliği garanti altına alınmalıdır. Barzani ve Talabani aşiretlerinin yanı sıra, Türkmenlerin de eşit haklara sahip olmaları sağlanmalıdır.

Kürt ve Türkmen sorunlarının birer Ortadoğu sorunu olduğu ve Arap ülkelerini yakından ilgilendirdiği unutulmamalı ve Kuzey Irak ile ilgili politikalar konusunda Arap milletleri ile diplomatik ve ekonomik temas yolları sürekli açık tutulmalıdır.

4. Kuzey Irak’taki Bölge Dışı Aktörler
Irak’a fiili müdahelede bulunan ABD’nin dışında Rusya ve Çin gibi iki önemli güç de Kuzey Irak Bölgesine ilgi duyan, bölge ile ilişkiler tesis eden ülkeler arasındadır. Bu ilgi boyutu Kuzey Irak’ı da yakından etkilemektedir.

Londra’da yayınlanan Suudi El Şark El Avsat Gazetesi 11 Mayıs tarihinde Çin’in Irak Büyükelçisi Yang Hung Lin’in, Kürt Bölgesi Lideri Barzani’ye ziyarette bulunduğunu ve kendisini Çin’e davet ettiğini bildirmiştir. Yakın tarihte daha önce görülmemiş bir hızla büyüyen Çin’in dünyadaki her petrol kaynağıyla ilgilenmesi yadırganmayacak bir durumdur. Bu açıdan bakıldığında Kuzey Irak petrolleri[8] Çin’in ilgisini çekecek kadar önemlidir. Çin’in Kuzey Irak’taki tutumu ve ilgisi Türkiye’yi de önemli derecede ilgilendirmektedir. Kuzey Irak’ta Kürt hâkimiyeti ve Irak’ın toprak bütünlüğü gibi konular Türkiye’yi ilgilendirirken, aynı zamanda Türkiye’nin Çin manevralarını da iyi yorumlaması gerekmektedir. Bu bağlamda Çin hükümetinin Kuzey Irak’ta oluşabilecek bir bağımsız Kürdistan’a karşı tutumunun nasıl olacağı tartışılması gereken bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Çin’in dış politikasının, kendi içindeki ayrılıkçı etkileri bertaraf etmek ve tekçi devlet yapısını sağlam kılmak için diğer ülkelerin üniter yapılarına saygı göstermek üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz. Bu ülkeler arasında Türkiye’yi sayabileceğimiz gibi, işgalden önceki Irak da sayılabilir. Çin, Türkiye’nin Uygur Türklerine destek olmaması koşuluyla PKK’ya destek sağlamamıştır. Çin Irak, İran ve Türkiye’de yaşayan Kürt nüfusa karşı sempati besliyor olsa da, ayrılıkçı bir hareketi desteklemek istememiştir.
Amerikan’ın Irak’ı işgali ile bölgede aktör olmaya başlayan Kürtler, Çin’in kendilerine olan ilgisinin artmasını sağlamak için ellerinden geleni yapmışlardır ve yapmaya da devam etmektedirler. Çin’in artan petrol ihtiyacı için önemli bir bölge olan Kerkük, Kürtlere karşı artan ilginin merkezine konabilir, ancak bu durumda Çin’in “bağımsız” bir Kürdistan mı, yoksa üniter bir Irak mı istediği sorusu zihinleri meşgul etmektedir.

2003 Ağustos’unda Kürdistan Yurtseverler Birliği(KYB) başkanı Celal Talabani Pekin’i ziyaret etmiştir. Görüşmelerde Irak’ın istikrara kavuşması ana konu olmuştur. Irak halkının temsili gibi konularda görüşülmüştür. Çin basınında bu ziyaret için yayınlanan haberlerde Kürdistan kelimesine rastlanmamıştır. Dolayısıyla Çinli yetkililere göre Talabani’nin bu ziyareti sözde Kürdistanı temsilen değil Irak’ı temsilen gerçekleştirdiği söylenebilir.

Diğer yandan Kürt lider Barzani ise 15 Mayıs 2005 tarihinde Irak’taki Çin Büyükelçiliğine bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Çinli yetkililer Kürtlerin yaşadıkları acıyı paylaştıklarını söyleyerek, Çin ve Kürdistan Demokratik Partisi(KDP) arasındaki ilişkilerin güçlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Ancak yetkililer bu görüşlerini bildirirken, Kürtlerin “demokratik ve federal” bir Irak’ın kurulması için önemli bir rol oynayacaklarını da belirtmişlerdir. Barzani ise “Kürdistan”ın yeniden inşası için ÇHC’den iş birliği talep etmiştir. Bu sefer Çinli yetkililer Barzani’yi Irak temsilcisi yerine Kürt temsilci olarak görmüşlerdir. Ancak Kürtlerin federal bir yapı içinde olmalarını da belirtmişlerdir.

Görüldüğü üzere Çin, her iki Kürt lideri ile de çıkarları doğrultusunda görüşerek, Bölge’ye olan ilgisini teyit etmektedir.

Rusya’ya baktığımızda Çin benzeri bir yaklaşım söz konusudur. Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan bir heyetin Kuzey Irak’a gelerek, ikili ilişkilerin geliştirilmesine yönelik gözlemci niteliğinde bir konsolosluk açacağı yönünde haberler çıkmış ve bu haber Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (YNK) Rusya temsilcisi Şorj Halid tarafından doğrulanmıştır. Yeni yatırım merkezi olarak görülen Kuzey Irak’a, Rus şirketleri şimdiden temsilci göndermeye başlamıştır. Rusya’nın da bölgeye yoğun bir ilgi duyduğu kuşkusuzdur.

Neticede her iki ülkede Irak ve Kuzey Irak ile diplomatik ilişkiler tesis etmekten ve bu ilişki düzeyini ekonomik konulara taşımaktan çekince duymamaktadırlar.

5. Sınır Ötesi Operasyon
Bugün Irak’ın işgalcisi olan ve ülkenin bütününden kendini sorumlu tutan ABD ile onun işbirlikçisi Kürt Bölge Yönetimi, Irak’taki PKK varlığını etkisizleştirme adına hiçbir şey yapmadığı gibi PKK’nın Türkiye’ye karşı yürüttüğü terör faaliyetlerini görmezden gelmesi adeta örtülü destek anlamını taşımaktadır. Bu vurdumduymazlığı Türkiye daha fazla idare edemeyeceği için acil eylem planına geçmiştir.[9] Sınır ötesi bir operasyonun gündeme geldiği bu aciliyet durumu Türkiye’yi aktif dış politika eylemine yöneltmiştir.

Irak’ta ve kuzeyinde yaşanan son gelişmeler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Türkiye artık Irak’ta federal bir Kürt bölgesini kanıksamış durumdadır, fakat aslında bu bir kanıksama değil, konjonktürün Türkiye’nin önüne koyduğu bir zorunluluktur. Türkiye 1991’deki I. Körfez Savaşı’ndan günümüze Irak Kürdistanı’na yönelik politikasında değişikliğe gitmek zorunda hissetmiştir kendini. Hissetmekten öte konjonktürün dayattığı reel politikayı belki de uzun yıllardır ilk kez hayata geçirmek için adım atmanın ve gerekli altyapı çalışmalarının yapılmasının zamanı geldiğine karar vermiştir. Bu çerçevede mevcut iktidar, Kuzey Irak’taki PKK varlığına karşı sınır ötesi harekat yapılabilmesi için hükümete bir yılla sınırlı yetki verilmesini düzenleyen tezkereyi Meclisten geçirmiştir. Hem de tezkere DTP’li vekillerin dışında parti gruplarının uzlaşı zemininde kabul edilmiştir. 1 Mart tezkeresine ‘hayır’ diyen TBMM, bu sefer 17 Ekim tezkeresine büyük bir mutabakatla ‘evet’ demiştir. Bu değişimin merkezinde paragrafın başında değinilen konjonktürel gerekliliklerin olduğunu yineleyelim.

PKK’nın 2004 yılından itibaren yeniden aktif hale gelmesinde Amerika’nın ‘Irak işgali’nin rolü olduğuna dikkatlerimizi çeken Aliza Marcus[10], Washington’daki Woodrow Wilson Merkezi’ndeki konuşmasında, Türkiye’nin Kuzey Irak’ı sorun olarak görmekte haklı olduğunu ve PKK’nın Kuzey Irak’taki üsleri olmadan çok zor ayakta kalabileceğine de vurgu yapmaktadır. Elbette ki PKK için Kuzey Irak’ın hayati öneme sahip olduğu gözden kaçmayacak bir husustur. Ayrıca Terör örgütü Kuzey Irak’ta hastaneden elektirik santraline kadar pek çok tesise sahip durumdadır. NATO envanterine kayıtlı füzeler ve ağır silahlarının da varlığı biliniyor. Uzmanlara göre istihbarat raporlarıyla ispatlanan bu durum Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon düzenleme konusundaki haklılığının en somut belgesidir.

Irak’ın federal bir yapıda yönetilmesini kabul ettirme başarısı gösteren Kürtler, bugün bölgelerinde “bağımsız” olarak davranıyor ve fiilen Irak’tan ayrı bir devlet formunda yaşıyorlar. 15 Aralık tarihinde yapılacak genel seçimlerde, bazı Sünni grupların seçimlere katılması nedeniyle Irak genelinde sandalye sayıları azalacak dahi olsa, kendi bölgelerindeki nitelik ve nicelik bakımından egemenliklerinde herhangi bir değişiklik olmayacak. Üstelik Irak Devlet Başkanı bir Kürt. Kürt liderler ABD devlet başkanından, Papa’ya kadar birçok kişi tarafından kabul edilmektedir. Irak Kürdistanı başkanı Mesut Barzani’nin yerel kıyafetleri ile Oval Ofis’te ABD Başkanı George W. Bush’la görüşmesi hatırlanacağı üzere burada verilmeye çalışılan birliktelik görüntüsü vasıtasıyla Kürtlerin varlığı tescil edilirken aynı zamanda özerklik davalarına ‘meşruiyet’ desteği sunulmaktadır. İşte böyle bir süreçte Türkiye’deki yetkililer, gerek söylemlerinde ve gerekse pratik uygulamada bölge koşullarının farklılaştığının ve Türkiye’nin Irak’ta Kürtlerle ilgili politikasının değişim gösterdiğinin ipuçlarını vermeye başlamıştır.
Savaş öncesi ABD’ye kuzey cephesinin açılması anlamına gelen 1 Mart Tezkeresi’nin kamuoyu baskısı sonucu TBMM tarafından reddedilmesi ile başlayan ve Türkiye-ABD ilişkilerinin gerginleşmesi ile sonuçlanan sürecin tam anlamıyla normale döndüğü söylenemez. İlişkilerin iki taraflı gerginleşmesinde özellikle Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentindeki Türk askerlerine yönelik “çuval olayı” da önemli rol oynadı. Tezkerenin “rövanş”ı olarak değerlendirilen “çuval olayı” bir yandan Türk-Amerikan ilişkilerini etkilerken diğer yandan Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik politikasında ABD ile ayrı düştüğünün de ilk işaretiydi.

Kürt gruplar yıllardır Saddam Hüseyin yönetiminin zulmünü ancak ABD öncülüğündeki işgalle aşabileceklerini ve aynı zamanda ABD’ye verilen destekle orantılı olarak Irak’ta söz sahibi olabileceklerini biliyorlardı. Kuzey Irak’taki Kürt grupların Amerikan işgaline verdikleri açık desteğin, Irak’ın ulusal bütünlüğünü zedeleyen en temel mesele olduğu dikkatten kaçmamalı. Ayrıca KDP ve KYB, PKK’nın varlığından her ne kadar hoşlanmasa bile Türkiye’ye karşı “hain” konumuna düşmemek için harekete geçmemektedir. İki Kürt liderin de PKK konusunda tutumları bellidir. “Kürt kardeşlerini” başka ülkeye teslim edenler olarak anılmak istememektedirler.[11] Türkiye’ye gösterilen direncin temelinde bu unsurun var olduğu yadsınamaz.[12]

Diğer yandan Ankara için, Kuzey Irak’ın bağımsızlık kazanması ve Kerkük petrollerine sahip olması kabul edilemeyecek bir sonuçtur. Bu noktada önümüze gelen esas sorunun, Kuzey Irak’ın bağımsız konuma gelme isteğinde düğümlendiği gerçeğidir. Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK terörünü iyi ya da kötü dizginleyebilir, ama Kuzey Irak’ta bağımsızlığını ilan etmiş bir yapılanma karşısında kontrolü elde tutmak son derece zor hatta gayr-ı mümkün olabilir. Kuzey Irak’ın kontrol dışına çıkacak bağımsız konumu, Türkiye’nin bünyesinde barındırdığı etnik farklılığı kaygı verici anlamda besleyeceği de göz ardı edilemeyecek hassasiyette ve önemde bir problem olma hususiyeti taşımaktadır.

Bu kaygılar çerçevesinde Türkiye’nin sınır ötesi harekat yapılması yönündeki irade beyanı ve kararlı tavrı, sıkı bir diplomasi trafiğinin yaşanmasına neden olmuştur. Bütün bu diplomatik trafik[13] sonucu toptan bir harekat yerine “nokta atışı” için ABD’den destek geldiğini söylememiz mümkün. Amerika’nın “ortak istihbarat paylaşımı”nı en üst düzeyde yani Başkan’ın ağzından ifade etmesi, yapılacak operasyonların da çerçevesi hakkında bize ipuçları vermektedir.

Kuzey Irak’ın Türkiye’nin içindeki şiddet ve terör eylemleri bakımından bir “lojistik üs” değeri taşıdığı tartışılmaz bir olgu. Ancak, bu olgu, Kuzey Irak’a geniş çaplı bir askeri harekatın zorunlu olduğu anlamına gelmemeli. Bu tür bir operasyonun “sınır ötesi” niteliği, “Irak ortamı” ve mevcut şartlar göz önüne alındığında, “inzibati eylem” boyutlarını aşan, siyasi, diplomatik, güvenlik ve kültürel boyutlar taşımaktadır.

Türkiye’nin Kuzey Irak’ta çok fazla sayıda ve iç içe geçmiş boyutları bulunan ulusal çıkarları vardır. Bu çıkarları tek boyutlu bir yaklaşım ile koruyabilmek olanaksızdır. Siyaset, diplomasi, ekonomi ve askeri birimler uyum içinde çalışmadığı sürece bu alanların hiçbirinde kalıcı başarı sağlayabilmek olanağı bulunmamaktadır.[14]

Nasıl ki, terör sadece şiddeti içermiyorsa terörle mücadele etmek de sadece elinde silah olan teröristlerin ortadan kaldırılmasıyla bitirilemez. Lojistik kaynaklarını, propaganda etkinliklerini ve zoraki veya gönüllü, açık veya zımnî arkalarındaki desteğin iyi teşhis edilmesi gerekir. Neyi sorun olarak tanımlıyorsanız; o sorunu, sorun haline getiren etmenleri yok etmedikçe de sonuca ulaşmak mümkün olmaz.[15]

Kuzey Irak’ın gerek topografyası ve gerekse toplumsal yapısı göz önüne alınırsa, böyle bir operasyonun “3500 PKK’lı”yı yok etmekle sonuçlanacağı neredeyse hayale yakındır.[16] Bu “operasyon”a Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) yolunu toptan tıkamak ve hatta kapatmak için can atan Sarkozy Fransa’sının çok istekli olduğu dikkatten kaçmamalıdır. Bu “teknik zorluklar”a ek olarak, Kuzey Irak operasyonunun, Türkiye’yi ABD ve AB nezdinde, yani “kurumsal müttefikleri” zemininde “diplomatik yalnızlık”a sürükleyeceği ayan beyan bellidir.[17]

6. Sınır Ötesi Operasyonun Olası Riskleri
Olası bir operasyonun başarısını olumsuz etkileyebilecek nedenlerin başında “hazırlıksız olma” gelir. Türkiye bu operasyon için gerçekten gerekli altyapı ve strateji çalışmasını yapmış mıdır? Yapmadığı varsayımından yola çıkarak operasyonun olası risk ve sakıncalarından ana hatlarıyla bahsetmemizin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Türkiye’nin sınırda yapacağı harekat ile oluşturacağı tampon bölge Türkiye’nin terörden etkilenen bölgeleri ile birleşerek teröristlere stratejik bir derinlik kazandırabilir. Halihazırda Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde saldırılarını sürdüren terörist güçlerin, Irak’ın kuzeyine de yayılmasıyla birlikte manevra alanlarını genişletebilirler.

Türkiye’nin Kuzey Irak’ta ilerleyeceği her km’de Irak’ın iç dengelerinde kendini güçlü kılmak için daha fazla müttefik bulması gerekmektedir. Başta Şiiler olmak üzere Iraklı direnişçiler ile karşı karşıya gelecek bir Türkiye, Irak İç Savaşı içinde zarar görebilir.

Türkiye, Kuzey Irak’ta ilerledikçe alacağı risk katsayısı artacaktır. Türkiye’nin Irak’ta gerçekleştireceği saldırılarda sivil hedefleri vurmaması hayati bir önem taşımaktadır. Bölge tüm dünyanın gözü önündedir ve PKK’nın Kuzey Irak’ta etkili bir görüntüleme ağı bulunmaktadır. Burada yaşanacak hatalı saldırılar anında dünya medyasında yer bulacaktır. Yanlışlıkla öldürülmüş çocuklar, kadınlar ya da yaşlılar, hava saldırısında isabet almış hastane veya okullar PKK propaganda makinesince ve Batı’daki destekçilerince Türkiye’ye karşı kullanılacaktır.

Teröristler yerleşik düzene eklemlenmiş vaziyette yaşamaktadırlar. Birçok köyde çok sayıda terörist sivil hayatın içindedir. Bu durum teröristlerin ani ve arkadan saldırılara da mahal verebileceği aşikardır. Ayrıca mobil terörist gruplar sık sık yer değiştirerek zaman zaman sivil birimleri de hedef haline getirmektedirler. PKK’ya sempatisi olan bazı köyleri teröristlerden ayırmak çok zordur.

Türk askeri ile Barzani güçleri arasında yaşanacak her türlü sıcak temas Kürtçü hareketlerce istismar edilecektir. Özellikle tüm Kürtlerin liderliğine oynayan ve Kuzey Irak’ta gerçek bir Kürt milleti kurmaya çalışan Barzani için Türk askerlerinin varlığı yararlı görülebilir. Çünkü düşmansız bir milliyetçilik olamaz. Bu bağlamda Türkiye teröristleri öldürürken farkına varmadan gerçekte henüz oluşmamış olan bir ulus-devletin meşruiyet zeminini de oluşturmuş olabilir.

Elbette en büyük risk çok büyük kayıplar vermektir. Eğer Türkiye çok kısa bir zamanda büyük kayıplar verirse bir yandan askerin moral düzeyi düşer, diğer taraftan PKK güçleri motive olarak daha diri saldırılarda bulunabilirler.
Operasyonun ekonomiye yükü henüz hesaplanmış değildir. Ayrıca borsa ve yabancı sermaye girişleri üzerindeki yükü de tahmin edilmesi güç zararlardır. Operasyonun aylarca sürmesi ve kalıcı bir hal alması halinde zararlar katlanarak büyüyecektir. Operasyonun sınırlı hedefleri aşması halinde Türkiye’nin Kuzey Irak ile olan ticaretinin ve buradaki yatırımlarının etkilenmesi de olasıdır.

Dünya kamuoyunda askerin Türkiye yönetimindeki rolü abartılı bir şekilde algılanarak Türkiye’nin bir tür askeri diktatörlük olduğu propagandası etkili olabilir. Bu tür malzemeleri kullanmaya hazır Ermeni, Yunan, Kıbrıs Rumu ve PKK’lı güçlü bir lobinin Batı’da hazır beklediği unutulmamalıdır. Bu tür propagandalar Türkiye’nin dışarıdaki siyasi ve askeri çıkarlarını zedelemekle kalmaz, aynı zamanda ticari çıkarlarını da baltalayabilir.[18]

7. Sonuç
Kuzey Irak sorunu 1990-1991 Körfez Savaşının ortaya çıkardığı ve Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren önemli sorunlardan biridir. Fakat, sorunun son dönemde ortaya çıkmasında Körfez Savaşı ve sonrasında gelişen olayların çok önemli rolü olmakla birlikte esasında çok uzun bir geçmişi olduğu da gözden kaçmamalıdır.

Birçok medeniyetin köklerinin uzandığı, insanlık tarihinin önemli bir evresine mekan teşkil etmiş bu topraklarda, 20. yüzyılda bölgede keşfedilen petrol kaynakları ve buna bağlı olarak bu yüzyılda ortaya çıkan siyasi gelişmeler, bölgenin dünya politikasındaki önemine önem katmıştır. 1980’lerden itibaren bölgenin uluslar arası arenadaki konumu farklılık göstermiş ve bu dönemde bölgede meydana gelen gelişmeler ve değişimler, sadece Irak’ın bir iç sorunu olmaktan çıkmış, bölgenin komşusu olan Türkiye, İran ve Suriye’nin, ama aynı zamanda bölgedeki gelişmelerden çıkarı olan dünya politikasının güçlü devletlerinin de ilgi alanı haline gelmiştir.

Ortadoğu ve Avrasya’nın en önemli geçiş alanlarından birini oluşturan bölge, Türkiye’nin bigane kalamayacağı hassas bir konudur. Bölge coğrafyasının ve mevcut etnik dokunun Türkiye’nin ilgisizlik gibi bir lüksünü kabul etmeyeceği de ortadadır. Türkiye, bölge ile tarihi ve coğrafi derinliğini ve bağlantılarını kuvvetlendirerek, bütüncül ve istikrarlı, rasyonel temellere dayanan, bölgedeki Türkmen duyarlılığını da gösteren/gözeten net bir dış politika acilen geliştirmek ve derhal yürürlüğe koymak mecburiyetindedir. Çünkü, kaygan bir zemin üzerinde kurulan bölgenin hassas dengeleri, her an değişebilme özelliği göstermektedir. Bölgede oluşan politik boşluk, bölge üzerinde politik ve ekonomik emelleri bulunan bölgesel ya da bölge dışı güçlerce hemen doldurulmaktadır. Türkiye, mevcut uluslararası koşulların yarattığı imkanları kullanarak, Türkiye’nin bölgedeki gerçek gücünü, yani istediğinde bölgedeki dengeleri temelinden değiştirebileceğini, başta ABD olmak üzere herkese göstermelidir.

Batı dünyasının ısrarla üzerinde durduğu ve kaşımaya çalıştığı , kendi icadı olan Kürt meselesinin aslına bakıldığında insan hakları gibi safça bir nedene değil; menfaat gibi süfli bir amaca hizmet ettiğinin bilinmesi gerekir. ABD ve Avrupa’nın Kürt meselesine bakışları da çıkar temelli olup farklılık sergiler. Özetle bu fark, ABD Kürt meselesini ilk safhada Irak’ın bir problemi olarak kabul ederken, Avrupa’nın(AB) aynı meseleyi temelde Türkiye sorunu olarak görmesinden gelmektedir. ABD hadiseye küresel güç zaviyesinden bakarken, Avrupa dünya politikası gereği konuyu ele almaktadır. Her iki Batılı gücün de Türkiye’yi dışlayarak bir Ortadoğu politikası yürütmesi olanaksız gözükmektedir. Nihayetinde Türkiye, Ortadoğu’yu Batıya açan menteşe görevi icra etmektedir. Türkiye bu jeopolitik ve jeostratejik hususiyetinin farkında olmak ve genelde Ortadoğu özelde Kuzey Irak bölgesine yönelik politik tavrını ve vaziyetini bu hususiyeti üzerinden belirlemek zorundadır.

Ayrıca, 1990-91 Körfez Savaşı’ndan birincil zarar gören ülke Türkiye olurken, 11 Eylül terör saldırısından sonra en kazançlı konumda gözüken ülke de Türkiye’dir. 11 Eylül sonrası oluşan şartlarda ancak Türkiye’nin uluslararası eksen ülke olması muhtemel ve mümkündür. Türkiye 11 Eylül ardından gelişen olaylar sonrasında bu konumunu da enlemesine ve derinlemesine gözden geçirmeli ve geç kalmadan dış politika hedeflerini belirlemelidir. Bugün sınır ötesi operasyonu tartışırken Kuzey Irak ekseninde yaşanan sıcak gelişmeler, Türkiye’yi istemediği neticelere vardırmamalıdır.
Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde devamlılık gösterecek ve zamanla işgal görüntüsüne bürünecek dış politika varlığının, Türkiye’yi Avrupa Birliği hedeflerinden koparabileceği unutulmamalıdır. Avrupa Birliği ülkelerindeki en son gelişmeler de bu süreci pekiştirebilir. Fransa’da Sarkozy, Almanya’da ise Merkel yönetimleri Türkiye’nin AB üyeliğini kesin bir şekilde engellemek istemektedirler. Türkiye’nin Irak içine daha fazla girmesi bu konuda AB’nin yüklenmek zorunda kalacağı yükleri de Türkiye’nin sırtına yıkacaktır. Ayrıca Türkiye’nin militarist görünümü güç kazanırken Ermeni Sorunu ve Kıbrıs Meselesi başta olmak üzere ulusal dava sayılabilecek konularda Türkiye’nin meşruiyet zemini kayabilir. Türkiye’nin aleyhine dönecek bir rüzgârda Ermeni ve Kıbrıs sorunlarında son derece olumsuz kararlar alınabilir ve bu kararlardan geri dönülmesi de oldukça zordur. Batı basınında bir azınlığın ayaklanması ve özgürlük mücadelesi şeklinde lansedilen Kürt sorunu, Türkiye’nin gerçekleştireceği sınır ötesi operasyon kapsamında enlemesine ve derinlemesine iyi analiz edilmeli ve stratejik bir hataya meydan verilmemelidir. Zira bu aşamada yapılan bir hatanın telafisi mümkün olmayacaktır.

Yazar: Muzaffer Akdoğan

——-
1) 1970’lerin başından çıkan PKK hareketi, 1973-1977 arasını ideolojik çatışmalarla geçirmiştir. 27 Kasım 1978’de PKK’nın Diyarbakır/Lice’de kurulmasıyla terör örgütü PKK yeni bir boyut kazanarak, ideolojik hazırlık döneminden eylem dönemine geçmiştir. PKK’nın Kuzey Irak’ta gösterdiği faaliyetlerden rahatsız olan Türkiye, Irak ile Kerkük yumurtalık hattından daha fazla petrol akıtılması ile ilgili bir anlaşma yaptıktan hemen sonra Şubat 1983’de ‘Sınır Güvenliği ve İşbirliği Anlaşması’nı imzalamıştır. Bu anlaşma çerçevesinde Türkiye-Irak sınırları içine 10 km kadar girerek operasyon yapabilecektir. Söz konusu anlaşma iki devlete de birbirlerine önceden haber vermek koşuluyla, birbirlerinin topraklarında ‘sıcak takip’ yapma hakkı tanıyordu. Böylece, Türkiye PKK’nın terörist eylemlerine karşı yapacağı operasyonun hukuki zeminini hazırlamış oluyordu. Bu anlaşma bağlamında ilk Türk operasyonu 25 Nisan 1983’de gerçekleştirilmiş ve Türk birlikleri Kuzey Irak’a girmişlerdir. Bu operasyonun hemen akabinde 10 Mayıs 1983’de Hakkari Uludere’de üç erin şehit olmasıyla ilk kan akmış, 25 Mayıs’ta Türk Silahlı Kuvvetleri küçük bir birlik ile Kuzey Irak’ın Zaho ve Amadiye arasındaki bölgeye 5 km kadar girmiş ve kısa bir süre sonra çıkmıştır.
2) Davutoğlu Ahmet, Stratejik Derinlik/Türkiye’nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul-2001,s.437-438.
3) Özdağ Ümit, Türkiye Kuzey Irak ve PKK/Bir Gayri Nizami Savaşın Anatomisi, ASAM Yayınları, Ankara-1999, S.14.
4) Age. Özdağ, S.14.
5) Çeçen Anıl, Güney Komşumuz Irak, Avrasya Dosyası, Sonbahar 2000, Cilt:6, Sayı:3, S.25.
6) Yakın Doğu Araştırmaları Merkezi’nin internet sitesinde açıklanan rakamlardır. Haberin detayı için takip eden linke bakılabilir. http://www.saafonline.com/haber_detay.php?haber_id=1586
7) Özdağ, Age.
8) Sözde Kürdistan olarak tabir edilen Kuzey Irak Bölgesi, Irak petrollerinin yaklaşık olarak %40’ına sahipken, bu oran 130 milyar varil petrole tekabül etmektedir. Petrol tüketimi her geçen gün artan Çin, son dönemlerde yaptığı petrol yatırımları ile dünyadaki en büyük petrol yatırımcıları arasındadır. Çin Ulusal Sahil Petrol Şirketi (CNOOC) Ocak ayında Nijerya’da bulunan bir petrol havzasının %45’ini, 2,3 milyar dolara satın almıştır. Bir diğer Çin petrol şirketi olan Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) Kanadalı PetroKazakhstan’ı 4.18 milyar dolara satın almıştır. Çin Ulusal Petrokimya Şirketi (Sinopec) ise İran’ın Yadavaran Bölgesi’ndeki kaynaklarla ilgilenmektedir. Bu şirketlerin büyüklüğünü iyi bir şekilde anlamak için, CNOOC’nin 2005 yazında, Amerikan petrol üreticisi Unocal’u satın almak için nakit 18,5 milyar dolar teklifine bakmak yeterli olabilir. Çinli petrol şirketlerinde bu derecede bir yatırım potansiyeli olduğu sürece Kuzey Irak önemli bir odak noktası olacaktır.
9) Akdoğan Muzaffer, Sınır Ötesi Harekat, http://www.uiportal.net/content411.html
10) “Kan ve İnanç: PKK ve Kürtler’in Özgürlük Kavgası” adlı kitabın yazarı, 1995 yılında Türkiye’de gazeteci olarak çalışırken halkı kin ve ayrımcılığa teşvik ettiği gerekçesiyle hakkında 3 yıl hapis cezası istemiyle dava açılmış ancak dava delil yetersizliği nedeniyle düşmüştü. Marcus, Türkiye’de hakkında dava açılan ilk yabancı gazeteci olmuştu.
11) Çubukçu Mete, Kuzey Irak’tan Irak Kürdistanı’na, http://www.birikimdergisi.com/birikim//dergiyazi.aspx?did=1&dsid=289&dyid=4373
12) 30-10-2007 tarihli Milliyet’teki “Kuzey Irak ile Kerkük kavgası yapıyoruz” yazısında M.A.Birand Barzani’nin bu kadar direnmesinin, Türkiye ile savaşa girme pahasına böylesine kafa tutmasının altında iki önemli nedene işaret ediyor: 1-Barzani, Türkiye’ye başkaldırarak, PKK’yı kollayarak, bölgedeki bütün Kürtler’in lideri olduğunu göstermek istiyor ve bunda da, doğrusu başarı kazanıyor. Hem Türkiye, hem İran, hem de Suriye Kürtleri’nin sempatisini kazanıyor. Adeta, Kürtler’in bayrağı oluyor. 2-Barzani, Türkiye’yi Kerkük’ün Kürtleştirilmesi ve bağımsızlık çabalarına engel olmaktan PKK kartını kullanarak caydırmaya çalışıyor. Ankara’yı kendine muhatap etmeye, bir şekilde Ankara’yla masaya oturmaya çabalıyor. PKK sorununun kendi üzerinden çözülmesi için manevra yapıyor. “Bağımsızlığımı engellemeyin, Kerkük’ü bana bırakın, ben de PKK’yı buradan atayım” diyor.
13) Hatırlanacağı gibi hareketli geçen diplomasi trafiği, Türkiye ve Irak diplomatik heyetlerinin geliş gidişleri, Rice’ın Irak’a “Komşu Ülkeler” toplantısına katılmak üzere Türkiye’ye gelmesi ve Başbakan’ın ABD ziyareti şeklinde bir seyir izlemiştir.
14) Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu(U.S.A.K.) tarafından 15 haziran 2007 tarihinde yayınlanan Kuzey Irak Operasyonu Raporu. Türkiye’nin Kuzey Irak Operasyonu hakkında daha fazla bilgi için takip eden linke bakılabilir:http://www.usakgundem.com/haber.php?id=12539
15) Çemrek Murat, Yaşamak Bir Teferruat Değildir!, Röportajı gerçekleştiren: F.Şura Bahsi,http://uiportal.net/content421.html
16) Hatırlanacağı üzere daha önce yapılan bir tanesinde elli bin, iki tanesinde otuz beş bin askerin katıldığı ve toplam yirmi dört tane sınırötesi askerî operasyondan PKK’yı ortadan kaldırma bağlamında istenilen sonuç elde edilememiştir.
17) Çandar Cengiz, Terörün dış desteği Kuzey Irak mı, Batı Avrupa mı?, Referans Gazetesi
18) USAK, A.g. rapor

KAYNAKÇA
1. Kitaplar

-ARI, Tayyar; 2000’li Yıllarda Basra Körfezi’nde Güç Dengesi, 4. Baskı. Alfa Yayınları, İstanbul-1999
-BAL, İdris (der.); 21.Yüzyılın Eşiğinde Türk Dış Politikası, Alfa Yayınları, İstanbul-2001
-CHOMSKY, Noam; Amerikan Müdahaleciliği, çev. Taylan Doğan- Barış Zeren, 3. Baskı.Aram Yayıncılık, İstanbul-2002
-DAVUTOĞLU, Ahmet; Stratejik Derinlik:Türkiye’nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul-2001
-DOĞAN, Taylan; Savaş Ekonomisi, Avesta Yayınları, İstanbul-1998
-DÜNDAR, C. ve KAZDAĞLI, C.; Ergenekon:Devlet İçinde Devlet, 9. Baskı. İmge Kitabevi Yayınları, Ankara-2001
-GÖZEN, Ramazan; Amerikan Kıskacında Dış Politika: Körfez Savaşı, Turgut Özal ve Sonrası, Liberte Yayınlar, Ankara-2000
-KOCAOĞLU, A. Mehmet; Petro-strateji, Türkeli Yayıncılık, Ankara
-KRAMER, Heinz; Değişen Türkiye, çev. Ali Çimen, Timaş Yayınları, İstanbul-2001
-LESSER, I. ve FULLER, G.; Türkiye’nin Yeni Jeopolitik Konumu, çev. Meral Gönenç, Alfa Yayınları, Ankara-2000
-MÜTERCİMLER, Erol; 21.Yüzyıl ve Türkiye, Güncel Yayıncılık, İstanbul-2000
-ORAN, Baskın; Türk Dış Politikası, İletişim Yayınları, İstanbul-2001
-ÖZDAĞ, Ümit; Türkiye, Kuzey Irak ve PKK:Gayri Nizami Savaşın Anatomisi, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayınları, Ankara-1999

2. Makaleler
-ÇEÇEN,Anıl; “Güney Komşumuz Irak”, AVRASYA Dosyası, Cilt:6, Sayı:3, Sonbahara 2000, S.13-28
-ERKMEN, S. ve YILMAZ, H.; “Ortadoğu Denklemi ve Dünden Bugüne ABD’nin Irak Politikası”, Stratejik Analiz, cilt 1, sayı 12, Nisan-2001
-ERKMEN, S. ve YILMAZ, H.; “Türkiye-Irak İlişkilerinde Çatışma Unsurları ve İşbirliği Olanakları”, Stratejik Analiz, cilt 1, sayı 10, Şubat-2001.
-GÖZEN, Ramazan; “Kuzey Irak Sorunu”, Türk Dış Politikası, Der. İdris Bal, Alfa, İstanbul-2001.
-KULOĞLU, Armağan; “11 Eylül Sonrası Değişen Dengeler Çerçevesinde Türkiye’nin Irak Politikası”, Stratejik Analiz, cilt 2, sayı 23, Mart-2002.
-OLSON, Robert; “1991’deki Körfez Savaşı’ndan 1995’deki Sınır Ötesi Operasyona Kadar Olan Dönemde, Kürt Sorunu ve Türk Dış Politikası”, çev. Fırat Purtaş, Avrasya Dosyası: Ortadoğu ve Terör Özel, cilt 3, sayı 2, Yaz 1996.
-ÖVER, K. Galip; “Irak’ta Bütünleşmeye Doğru”, Avrasya Dosyası: Irak Özel, cilt 6, sayı 3, Sonbahar-2000.

3. Raporlar
-Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu(U.S.A.K.) Kuzey Irak Operasyonu Raporu.http://www.usakgundem.com/haber.php?id=12539

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret