hastane baca temizliği sprinkler sistemi cam reklam giydirme duman dedektörü endüstriyel temizlik paykwik paykwik hasta yatagi paykasa
Türkiye’nin Yeni Dönem Vize Politikası – UİPORTAL
Güncel Yazılar

Türkiye’nin Yeni Dönem Vize Politikası

 

Son dönemde uluslararası kamuoyu tarafından “eksen kayması” tartışmaları etrafında mercek altına alınan Türk dış politikasının temel sütunlarından birini kişilerin serbest dolaşımı oluşturmaktadır. 1990’lı yıllar boyunca benimsediği içe dönük, askeri güç odaklı, dış tehdit algısına dayalı dış politika anlayışını bilhassa son on yıldır diplomasi, ekonomik karşılıklı bağımlılık, iyi komşuluk ilişkileri ve bölge toplumları arasında sosyo-kültürel diyalog üzerine yeniden inşa eden Türkiye, bölgesel refaha ve istikrara giden yolda ekonomiler ve toplumlar arasındaki entegrasyonun öneminden hareketle, birçok yakın komşusu ile vize muafiyeti/kolaylığı anlaşmaları akdetmiştir. Anlaşmaların öngördüğü muafiyetin kapsamı ülkelere göre farklılık arz etmekle beraber, söz konusu dinamizmin bölge genelinde yarattığı siyasi, ekonomik ve sosyal yansımalar Türkiye’nin kendi coğrafyasında daha aktif bir dış politika izleme arzusunun birer sonucu olarak yorumlanmaktadır.

Öte yandan, Türkiye’nin her geçen gün uygulama sahasını genişlettiği vizesiz serbest dolaşım, 2005 yılından bu yana üyelik müzakerelerini yürüttüğü Avrupa Birliği tarafından temkin ve kuşkuyla karşılanmaktadır. Bir aday ülkenin, AB vize politikasını da içeren Schengen müktesebatına tam uyum sağlamasının üyeliğin bir ön koşulu olduğunu belirten Birlik yetkilileri, Türkiye’nin AB’nin “kara listesi”nde[1] bulunan Ortadoğu ülkelerinin birçoğu ile vizeleri kaldırma girişiminin çelişkili bir durum yarattığını ifade etmektedir. Ne var ki yine aynı yetkililer, Türkiye’nin uzun yıllardır her platformda dile getirdiği Türk vatandaşlarının AB ülkelerine vizesiz seyahat hakkı söz konusu olduğunda, konuyu farklı bir noktaya taşımaktadır. Bu bağlamda söz konusu hakkın nihai bir hak olduğunu, öncelikle sınır güvenliğinin güçlendirilmesi, biyometrik pasaport uygulamasına geçilmesi ve en önemlisi yasadışı göçmenlerin iadesini öngören geri kabul anlaşmasının imzalanması gibi birtakım ön koşulların Türkiye tarafından yerine getirilmesi halinde vize muafiyeti müzakerelerine başlanabileceğini ileri sürmektedir.

Türkiye’nin yeni dönem dış politikasının temel araçlarından biri olan vize rejiminin ele alınacağı bu çalışmada öncelikle, Türkiye’yi yakın coğrafyasına daha fazla yoğunlaşmaya iten sebepler siyasi/stratejik, ekonomik ve sosyo-kültürel perspektiften incelenecek; ikinci bölümde, Türkiye ve AB’nin mevcut vize politikaları karşılaştırılacak ve en nihayetinde Türkiye’nin uygulamakta olduğu vize rejiminin başta komşuluk politikası olmak üzere AB’nin bölge ülkeleri ile ilişkilerine nasıl katkı sağlayabileceği tartışılacaktır.

1. Türkiye’nin Yeni Vize Rejiminin Temelleri

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2023 yılı Türkiye vizyonuna bakıldığında dört temel hedefin ön plana çıktığı görülmektedir: AB’ye tam üye olmuş, komşu havzalarda etkin rol üstlenen, uluslararası sistemin saygın bir mensubu olan ve dünya ekonomileri arasında ilk 10’a girmiş bir Türkiye.[2] Bu bağlamda, son yıllarda yakın coğrafyasında giderek artan bir etkinlik sergileyen Türkiye, coğrafi ve tarihi avantajlarını kullanarak bölgenin istikrar kazanması yönünde yoğun çaba sarfetmektedir. Güçlenen işbirliği mekanizmalarının, artan karşılıklı bağımlılığın ve toplumlar arasında derinleşen sosyo-kültürel diyaloğun uzun vadede bölgesel entegrasyonun önünü açacağına inanan Türkiye, Batı ailesinin rüştünü ispat etmiş bir üyesi olarak Ortadoğu coğrafyası bakımından model bir ülke görünümünü her geçen gün güçlendirmektedir. Özellikle son bir yıl içerisinde birçok komşu ülke ile imzalanan vize muafiyeti anlaşmaları bu sürece katkı sağlayan önemli gelişmelerdendir. Bu çerçevede Suriye, Lübnan, Ürdün ve Libya ile vizeler karşılıklı olarak kaldırılmış, Katar ile turistler ve işadamları bakımından vize alımlarını kolaylaştıran bir anlaşma imzalanmış, Rusya ile 30 güne kadar olan ziyaretlerin vizeden muaf tutulmasını sağlayacak bir hukuki metin üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Öte yandan Türkiye Mısır, Suudi Arabistan ve Ukrayna ile vize diyaloğunu halen sürdürmektedir.

Kendi içerisinde oldukça esnek ve pragmatik bir nitelik arz eden Türk vize rejiminin temellerini siyasi/stratejik, ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan değerlendirmek mümkündür. Siyasi/stratejik perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin özellikle yakın komşularına yönelik yürüttüğü vize liberalizasyonu politikasının temelinde “komşularla sıfır sorun” hedefinin yattığı söylenebilir. Bu bağlamda, yakın döneme kadar ciddi anlaşmazlıkların yaşandığı birçok sınırdaş ülke ile ekonomi ve halklar üzerinden belli bir yakınlaşmaya doğru gidildiği ve mevcut sorunların çözümü yönündeki iradelerin güç kazandığı görülmektedir. Türkiye-Suriye ilişkileri özelinde örnek vermek gerekirse, 1990’lı yıllar boyunca PKK terör örgütü ve su sorunu nedeniyle ilişkileri gergin bir atmosferde seyreden ve hatta savaşın eşiğine kadar gelmiş iki ülkenin, ilk olarak 1998 yılında Adana Anlaşması’nı imzalaması, ardından 2000’li yıllarda hem Türk iç siyasetinde hem de Ortadoğu coğrafyasında yaşanan konjenktürel gelişmelere bağlı olarak işbirliğini artırma yolunu seçmiş olmaları bu çıkarımı doğrular niteliktedir. Suriye’nin 90’lı yılların sonunda PKK’ya verdiği desteği kesmesi ile normalleşmeye başlayan ilişkiler, 2000 yılında Suriye devlet başkanı Hafız Esad’ın vefatının ardından yerine görece liberal eğilimli oğlu Beşşar Esad’ın geçmesi ve 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi ile yeni bir döneme girmiştir. 2004 yılında iki ülke arasında serbest ticaret anlaşması imzalanmış ve 2009 Eylül ayında karşılıklı olarak altı ay içerisinde 90 günü aşmayacak seyahatler bakımından vizeler kaldırılmıştır.

Yakın tarihe kadar dünya kamuoyu nezdinde teröre destek veren ülkelerden biri olarak kabul edilen ve ABD’nin olası askeri müdahalesi gölgesinde dış ilişkilerini yürüten Suriye’nin NATO üyesi olan ve AB ile üyelik müzakereleri yürüten Türkiye ile ilişkilerini geliştirmesi, ülkenin dış politikada rahat bir nefes almasını sağlamıştır.[3] Öte yandan Türkiye açısından konuya yaklaşıldığında, Ortadoğu coğrafyasının önemli ülkelerinden biri olan Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi hem “komşularla sıfır sorun politikasına” hizmet etmiş hem de Türkiye’ye bölgede önemli bir aktör olma şansı yaratmıştır.

Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik vize diplomasisinin ekonomik açıdan değerlendirildiğinde yapılacak olursa, 2008 yılında dünya genelinde yaşanan küresel finansal krizin olumsuz etkilerinin bertaraf edilmesi amacıyla ticaret çeşitliliğinin artırılması eğilimi Türkiye’nin yeni vize uygulamalarını açıklamaktadır. Ülkeler arasında vizelerin kaldırılması ve buna bağlı olarak işadamları ve turistlerin serbest dolaşımdan faydalanması, önemli ithalat-ihracat ve döviz geliri artışlarını da beraberinde getirmiştir. Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından yayınlanan dış ticaret istatistiklerine bakıldığında;

2009 yılının sadece Ocak-Nisan ayları arasında Türkiye’nin Suriye’ye ihracatı 422 milyon dolar seviyesinde seyrederken, 2010 yılının aynı döneminde söz konusu rakam 531 milyon dolara ulaşmıştır. Öte yandan Türkiye’nin Suriye’den ithalatı 2009 yılı Ocak-Nisan döneminde sadece 61 milyon dolar iken, 2010 yılının aynı döneminde bu rakam %283,3 oranında bir artışla 236 milyon dolara ulaşmıştır.

2009 yılının Ocak-Nisan ayları arasında Türkiye’nin Libya’ya ihracatı 537 milyon dolar seviyesinde seyrederken, 2010 yılının aynı döneminde söz konusu rakam 637 milyon dolara ulaşmıştır.

Türkiye’nin Lübnan’dan ithalatı 2009 yılı Ocak-Nisan döneminde sadece 26 milyon dolar iken, 2010 yılının aynı döneminde bu rakam %217,2 oranında bir artışla 82 milyon dolara ulaşmıştır.

Resmi istatistiklerden de anlaşılacağı üzere, Türkiye ile bölge ülkeleri arasındaki “kağıt perdenin” kalkması taraflar açısından ticaret yaratıcı bir etki doğurmuştur. Küresel finansal krizin öncelikli mağdurlarından olan AB’nin Türkiye’nin toplam ihracatındaki payının azalmasına paralel olarak (2009 yılında AB’nin Türkiye’nin toplam ihracatındaki payı %50’nin altına düşmüştür) Türkiye, yeni pazarlar keşfetme arayışlarına yönelmiş; siyasi, tarihi, coğrafi ve kültürel faktörlerin de etkisiyle Ortadoğu ülkeleri ile ekonomik karşılıklı bağımlılık ilişkisini güçlendirme yoluna gitmiştir.

Türkiye’nin aktif vize politikasının üçüncü ayağını oluşturan sosyo-kültürel argümanlar, bireylerin mobilite kazanması yoluyla toplumlar arasındaki ön yargıların kırılabileceğine ve uzun vadede zihinsel ve toplumsal dönüşümün gerçekleşebileceğine dayanmaktadır. Demokrasiyi içselleştirmiş, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını gözeten bir Türkiye’nin diğer bölge toplumlarıyla kültürel etkileşimi artırması, salt bölge istikrarının temin edilmesine değil; aynı zamanda sinema, televizyon, müzik, dil gibi yumuşak güç enstrümanları vasıtasıyla Türkiye’nin bölgedeki konumunu güçlendirmesine katkı sağlayacaktır.

Bunun yanı sıra konunun insani boyutu da oldukça önemlidir. Toplumlar ve kültürlerin devletler tarafından çizilen yapay sınırlarla birbirlerinden net bir şekilde ayrılmadıkları göz önünde bulundurulduğunda, bireylerin fiziki engellere tabi olmaksızın sınırın ötesindeki aileleri, sevdikleri ile biraraya gelebilecek olmaları “ötekileşme” hissinin bertaraf edilmesine ve toplumlar arasındaki diyaloğun artmasına yardımcı olacaktır. Avrupa Birliği’nden örnek vermek gerekirse, bilindiği üzere 2004 ve 2007 yılı genişlemeleri sonrasında Birliğe yeni katılan ülkeler, bünyesinde kendi azınlıklarını barındıran Batı Balkan ülkelerine vize uygulamak durumunda kalmışlar; zaman içerisinde bu uygulama, söz konusu ülkelerin kamuoyları tarafından “Avrupa Kalesini” oluşturma çabaları olarak algılanmaya başlamıştır. Bunun üzerine AB, dış siyasi imajını düzeltmek amacıyla 90’lı yıllardan bu yana bir dış politika aracı olarak kullandığı geri kabul anlaşmalarının imzalanması karşılığında, söz konusu mağdur ülkeler ile vize kolaylığı anlaşmaları imzalama geleneğini başlatmış ve bu şekilde toplumlar arasındaki bölünmüşlük görüntüsünü ortadan kaldırmaya çalışmıştır.

Vizelerin kaldırılmasının akabinde yaşanan hızlı insan mobilitesine T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yayınladığı resmi istatistikler göz önünde bulundurularak birkaç örnek vermek gerekirse;

Suriye’den Türkiye’ye giriş yapan yabancıların sayısı 2008 yılının Ekim ayında 36.198 iken, bu rakam vizelerin kalkmasını takip eden 2009 yılının aynı ayı için 66.131 olarak kayıtlara geçmiştir.

Lübnan’dan Türkiye’ye giriş yapan yabancıların sayısı 2009 yılının Mayıs ayında 4.912 iken, bu rakam 2010 yılının aynı ayı için 8.647 olarak kayıtlara geçmiştir.

Libya’dan Türkiye’ye giriş yapan yabancıların sayısı 2008 yılının Aralık ayında 3.487 iken, bu rakam 2009 yılının Aralık ayı için 8.115 olarak kayıtlara geçmiştir.

2. Türk Vize Politikasının AB Vize Politikasına Uyumu

Bölgesel ekonomik entegrasyonun ön plana çıktığı Avrupa kıtasında, Avrupa Tek Senedi ve Schengen müktesebatının yürürlüğe girmesiyle birlikte üye ülkeler arasındaki iç sınır kontrolleri kaldırılmış; dış sınır kontrolleri ile ilişkili vize, göç ve iltica konuları büyük önem kazanmıştır. İç güvenliği sağlamak adına üye devletlerin vize, göç ve dış sınır kontrollerine ilişkin birtakım tedbirler öngören hükümetlerarası nitelikteki Schengen müktesebatının 1999 tarihli Amsterdam Antlaşması ile AB’ye entegre edilmesi sonucunda özellikle vize, iltica, göç ve kişilerin serbest dolaşımı ile ilgili üçüncü sütun konuları Topluluk sütununa aktarılmış; bir diğer ifadeyle, bu politika alanlarına uluslarüstü nitelik kazandırılmıştır. Ancak zaman içerisinde serbest dolaşım, kimileri için bir hak olarak kabul edilirken, kimileri için ise bir kısıtlamayı ifade etmiştir. Bu bağlamda, günümüzde Avrupa Birliği’ne yöneltilen en önemli eleştirilerin başında da Birlik ülkelerine giriş koşullarını katılaştırarak bir “Avrupa Kalesi” yaratmaya çalıştığı gelmektedir.[4]

AB’nin mevcut vize mevzuatının temelini, i) vatandaşları vizeye tabi olan ve olmayan üçüncü ülkelerin listesinin yer aldığı 539/2001 sayılı Konsey Tüzüğü ve ii) 5 Nisan 2010 tarihinde yürürlüğe giren ve Schengen müktesebatının üye ülkelerde yeknesak bir biçimde uygulanması amacıyla ortak standartlar benimseyen 810/2009 sayılı yeni Vize Kodu oluşturmaktadır. İki düzenleme bir arada değerlendirildiğinde, AB’nin mümkün olduğunca çok ülkeye vize uygulamaya çalıştığı, öte yandan kendisine yöneltilen insan hakları, çifte standart odaklı eleştirileri bertaraf etmek amacıyla vize prosedürlerinde belli bir standardizasyona yöneldiği görülmektedir.

Türkiye, 1999 yılından bu yana resmi adaylık statüsü tanınan ve 2005 yılı itibariyle üyelik müzakerelerini yürüten bir ülke olarak Birliğe nihai katılımı öncesinde kendi ulusal mevzuatını Topluluk müktesebatının tamamı ile uyumlaştıracağı konusunda taahhüt altına girmiştir.[5] Fakat son dönemde Türkiye ile AB arasında giderek derinleşen güven bunalımı ve AB’nin Türkiye’ye net bir üyelik perspektifi sunma konusunda gösterdiği isteksizlik Türkiye’nin reform sürecinin yavaşlamasına, kimi politika alanlarında ise Türkiye’nin en azından geçiş dönemi süresince kendi stratejilerini benimsemesine yol açmıştır. Schengen düzenlemelerinin iç hukuka aktarılması ve AB’nin vize politikasına uyum çalışmaları da bu çerçevede değerlendirilebilir. Türkiye, AB’nin kara listesinde bulunan Suriye, Lübnan, Ürdün, Libya gibi ülkelere yönelik vize şartını kaldırarak Schengen müktesebatı ile çatışan bir durum yaratmıştır. Peki, Türkiye’nin bu yönde bir strateji izlemesini salt ülkenin bölge özelindeki hedefleri ve ekseninin Batı’dan Doğu’ya kayması ile açıklamak ne kadar tatmin edici bir yanıt sunmaktadır? Bir diğer ifadeyle, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye verdiği kimi olumsuz sinyallerin mevcut durum üzerinde etkisinden söz edilebilir mi?

Günümüzde Türkiye-AB ilişkilerinin durma noktasına gelmesinin ardından yatan en önemli sebep, üyelik süreciyle ilgili belirsizliklerin her geçen gün artış göstermesidir. AB’nin son genişleme dalgasında yer alan ülkelere somut üyelik perspektifi sunması, onların reform süreçlerine ilk elden siyasi ve ekonomik destek vermesi, öte yandan Türkiye özelinde net bir duruş sergileyemiyor, aksine karşı tarafının sorumlulukları üzerinden süreci ilerletip en doğal hukuki kazanımları dahi tanımakta diretiyor olması Türkiye’nin önündeki seçeneklerini çeşitlendirmesine yol açmaktadır. Bunun en güzel örneğini, Türkiye-AB arasındaki vize probleminde görmek mümkündür. Türk vatandaşlarının ortaklık rejiminin temel hukuki metinleri 1963 tarihli Ankara Anlaşması ile 1971 tarihli Katma Protokol’den kaynaklanan hukuki kazanımlarının süreç içerisinde Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihatları ile de tescil edilmesine karşın AB ülkelerinin diyalogu artırma yönünde isteksiz tavır sergilemeleri, Türk tarafında samimiyetsizlik ve çifte standart eleştirilerinin yükselmesine neden olmaktadır. Bilindiği üzere, son olarak ABAD’ın 2009 tarihli Soysal Kararı ile birlikte, hizmet sunmak amacıyla AB ülkelerine seyahat edecek Türk vatandaşlarından vize talep edilmesi Katma Protokol’ün standstill kuralını[6] içeren 41. maddesi bağlamında hukuka aykırı bulunmuş; Divan’ın bu yorumu, ülkelerin Topluluk hukuku çerçevesinde tazminat ile sorumlu tutulabilmesinin önünü açmıştır.[7] Ancak üye ülkeler aleyhinde ihlal mekanizmasını başlatmakta münhasır yetkili olan AB Komisyonu’nun konunun üzerine yeterince eğilmemesi ve hakların tesisini üye devletlerin inisiyatifine terk etmesi, süreci sürüncemede bırakmıştır. 1995 yılından bu yana AB ile gümrük birliği ilişkisi içerisinde olan ve malları herhangi bir engele takılmaksızın AB ülkelerine giden işadamlarının serbest dolaşımdan faydalanamamaları ciddi bir haksız rekabet ortamı yaratmaktadır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak Türkiye’nin, eşit koşullarda ticaret imkânlarını artırabileceği yeni pazar arayışlarına yöneldiği görülmektedir.

Buna ilave olarak, Birlik yetkililerinin her platformda Türk vatandaşlarına tanınacak vize muafiyeti/kolaylığı için geri kabul anlaşması imzalanmasını bir ön koşul olarak sunması, hem Türk kamuoyunda hem de iktidar nezdinde yoğun tepki uyandırmaktadır. Literatürde “tarafların, birbirlerinin topraklarında yasadışı olarak ikamet eden vatandaşlarını ve/veya kendi toprakları üzerinden diğerine yasadışı olarak geçen üçüncü ülke vatandaşlarını geri kabul etme yükümlülüğü altına girdikleri anlaşma” olarak tanımlanan geri kabul anlaşması, Birliğin 1990’lı yıllar itibariyle geri dönüş politikası kapsamında yararlandığı temel dış politika enstrümanı olmuştur. [8] Türkiye de yasadışı göç bağlamında kaynak ve transit ülke olması itibariyle AB’nin bu anlaşmayı imzalamak istediği öncelikli ülkeler arasında yer almıştır. Taraflar arasında müzakereler Kasım 2002’de başlamış ancak Türkiye’nin belli çekinceler ileri sürmesi ve AB tarafından tatmin edici yanıtlar alamaması nedeniyle müzakereler Mart 2003 tarihinde dondurulmuştur.[9] Türkiye’nin ileri sürdüğü argümanlardan ilki, henüz kaynak ülkeler ile geri kabul anlaşması imzalamadan AB ile bu tür bir anlaşma imzalamasının günün sonunda oldukça ciddi siyasi, ekonomik, hukuki ve belki de en önemlisi insani sorunlar yaratacağı endişesidir. Bu nedenle Türkiye, AB’den üçüncü ülkeler ile geri kabul anlaşması müzakerelerini yürütürken siyasi inisiyatif kullanarak bu ülkeleri Türkiye ile de anlaşma imzalamaya teşvik etmesini istemektedir.

Türkiye’nin ikinci argümanı, imzalanacak anlaşmanın içeriğine ilişkindir. AB’nin bugüne kadar imzaladığı anlaşmalara bakılacak olursa, anlaşma metninde yer alan “yasadışı ikamet edenler” ifadesinin, salt yasaya aykırı şekilde AB üyesi ülkelerin sınırlarından giriş yapanlar ile sınırlı olmadığı, bunun yanı sıra sığınma başvurusu reddedilen sığınmacıları, mülteci statüsü kabul edilmeyen veya korumadan yararlanma süresi dolan yerinden edilmiş kişileri veya ikamet izni geçerliliğini kaybetmiş veya vize süresi dolmuş üçüncü ülke vatandaşlarını da kapsadığı görülmektedir. Her ne kadar bir ülkenin üçüncü ülke vatandaşlarını geri kabul etme yükümlülüğü uluslararası hukuk normlarına dayanmıyor olsa da AB’nin bu konuda bir örf ve adet hukuku geliştirmek kaydıyla üçüncü ülke vatandaşlarını da geri kabul kapsamına sokmaya çalıştığı görülmektedir. Birçok kaynak ülkesi ile arasında anlaşma olmayan Türkiye’nin AB ülkeleri tarafından geri gönderilen yasadışı göçmenlerin tutulduğu “güvenlik kordonu” ya da “tampon bölge” olma ihtimali oldukça kuvvetlidir.

Son olarak Türkiye, AB’nin külfet paylaşımı konusunda elini taşın altına sokmasını beklemektedir. Avrupa Birliği imzaladığı anlaşmalarda “mütekabiliyet ilkesinin” geçerli olduğunu iddia etmekte, anlaşma hükümlerinin aynı şekilde AB vatandaşları içinde uygulanabilir olduğunu ifade etmektedir. Ancak takdir edilir ki AB vatandaşlarının üçüncü ülkelere yasadışı olarak girmeleri, gerçek hayatta kuvvetli bir olasılık değildir. Bu nedenle anlaşma tarafları arasında bir eşitsizliğin söz konusu olduğu açıktır. Türkiye de gerek bu eşitsizliğin gerek geri kabul edilen yasadışı göçmenlerin yaratacağı sosyo-ekonomik maliyetin tazmini gerekse de sınır kontrollerinin güçlendirilmesi, personel eğitimi ve diğer teknik koşulların karşılanabilmesi için etkin bir külfet paylaşımına ihtiyaç olduğunu belirtmektedir. [10]

Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin yukarıda açıklanan çekincelerine tatmin edici bir yanıt verememesi ve Türkiye’den belirsiz bir süre için ciddi yükümlükler altına girmesini beklemesi, ülkenin Schengen müktesebatına uyumu konusundaki kararlılığını olumsuz yönde etkilemektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasında yeniden şekillendirdiği vize rejiminin temellerinde pragmatik nedenlerin yanı sıra Avrupa Birliği’ne karşı duymuş olduğu hayal kırıklığının da etkisinin olduğunu söylemek pekala mümkündür.

3. Türkiye’nin Vize Politikasının AB’nin Bölge Ülkeleri ile İlişkilerine Olası Katkıları

Avrupa Birliği’nin Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle maruz kaldığı yoğun yasadışı göç akını ve akabinde 2000’li yıllar itibariyle uluslararası terörizmin Birlik gündemine girmesiyle birlikte, güvenlik-insan hakları denkleminde güvenliğe ağırlık veren bir yaklaşım içine girmesi, sınır kontrollerinin güçlendirilmesi ve AB ülkelerine yasal yollardan giriş mekanizmalarının güçleştirilmesi temelinde bir strateji geliştirmesine yol açmıştır. Bu durumdan en çok etkilenen ülkelerin başında ise Birliğin Soğuk Savaş sonrası yeni dünya sisteminde ilişkilerini geliştirmek istediği komşu ülkeler gelmiştir. Söz konusu çelişkiden hareket eden AB Komisyonu, Mart 2003’te “Daha Geniş Bir Avrupa- Komşuluk: Güney ve Doğu Komşularıyla İlişkiler İçin Yeni Bir Çerçeve” belgesini hazırlamış, 12 Mayıs 2004 tarihinde ise AB komşuluk politikasının temel hukuki metni olan “Avrupa Komşuluk Politikası Strateji Belgesini” yayımlanmıştır. AB’nin komşuluk politikasının temel hedefi komşu ülkeler ile AB arasında refah, istikrar ve güvenliğin artırılması yolunda ortak çıkarların desteklenmesi olarak ifade edilmektedir. Öte yandan, komşuluk politikasının yeni bir genişleme perspektifi ile değil, taraflar arasında bağların güçlendirilmesi hedefiyle dizayn edildiği görülmektedir.[11] Fakat Birliğin komşuluk politikasında yer alan ülkelerin hemen hemen hepsi için katı vize şartları öngörmesi, taraflar arasındaki diyaloğu güçleştirici bir etki doğurmaktadır.

Türkiye’nin son dönemde AB’nin komşuluk politikası içerisinde yer alan birçok ülkeye yönelik vize muafiyeti getiriyor ve diğer birçoğuyla vize diyaloğunu sürdürüyor oluşunun orta ve uzun vadede AB’nin bölge ülkeleri ile ilişkilerine katkı sağlayacağını söylemek mümkündür. AB ile üyelik müzakereleri yürüten, demokrasisini kurumsallaştırmış, serbest piyasa ekonomisi prensiplerini benimsemiş, evrensel değerlere saygılı, bölgede istikrar ve entegrasyonu destekleyen bir Türkiye’nin güvenlik ve sınır denetimlerini göz ardı etmeksizin bölge ülkelerle işbirliğini geliştirmesi dolaylı olarak Avrupa Birliği’nin de yumuşak gücünün halen bölge üzerinde etkili olabileceğini gösterecektir.

Sonuç

Türkiye’nin son dönemde yakın coğrafyasında uyguladığı esnek ve pragmatik vize politikası, siyasi ve hukuki mülahazaların eşliğinde yoğun bir şekilde tartışılmaya devam etmektedir. Ülkenin Ortadoğu coğrafyasında etkinliğini artırması ve bölgesel entegrasyonun ilk adımlarını atması, kimi çevrelerce mevcut iktidarın “Yeni-Osmanlıcılık” emelleri doğrultusunda yorumlanırken, dünya siyasi ve ekonomi sisteminde yaşanan değişimler ve Türkiye-AB ilişkilerinde özellikle son birkaç yıldır gözlemlenen “samimiyet krizi” göz ardı edilmektedir. Her ne kadar ilk bakışta, Türkiye’nin vize rejiminin üyelik müzakerelerini yürütmekte olduğu AB’nin vize politikası ile çeliştiği görülse de uyum çalışmalarının yeniden tesis edilmesi sanıldığı kadar zor değildir. Öte yandan, Batı ailesinin önemli bir ferdi olarak Türkiye’nin bölge ülkelerine yönelik benimsediği ılımlı politikalar, Avrupa Birliği’nin her geçen gün zayıflayan “yumuşak güç imajına” katkı sağlayacak ve zihinlerdeki sınırların bertaraf edilmesine yardımcı olacaktır.

———

[1] Avrupa Birliği, 15 Mart 2001 tarihinde kabul ettiği 539/2001 sayılı Konsey Tüzüğü ile dış sınırlardan geçerken vize alma zorunluluğu olan ve olmayan ülkelere ilişkin iki liste benimsemiştir. Beyaz Liste’de, vatandaşları vize şartından muaf üçüncü ülkeler yer almaktayken, Kara Liste’de Türkiye’nin de içinde bulunduğu, vatandaşlarından vize talep edilen üçüncü ülkeler sayılmaktadır

[2] “Davutoğlu: Hedef 2023’te AB’ye Tam Üye, Bölgede Etkin Bir Türkiye”, Euractiv, 06.01.2010.

[3] Deniz Devrim and Eduard Soler, “Turkey’s Bold New Visa Diplomacy”, CIDOB (Barcelona Centre for International Affairs), 12 March 2010, p. 4.

[4] Mehmet Ali Tuğtan, “Possible Impacts of Turkish Application of Schengen Visa Standards”, Journal of Southern Europe and the Balkans, Vol. 6, No. 1, April 2004, p. 27.

[5] Tampere Zirvesi Sonuç Bildirgesi, 15-16 Ekim 1999, parag. 24 ve 25.

[6] Türk vatandaşlarının Avrupa Birliği Adalet Divanı’na taşımış oldukları davaların hukuki temelini teşkil eden standstill kuralı uyarınca “Topluluk üye devletleri ve Türkiye, kendi aralarında yerleşme hakkı ve hizmet sunma hakkına yönelik her türlü yeni kısıtlama getirmekten kaçınmak zorundadırlar.” Bir diğer ifadeyle, Akit Taraflar, birbirlerine karşı Katma Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihte mevcut olan kurallardan daha kısıtlı düzenleme getiremezler.

[7] Türkiye-AB arasındaki vize probleminin hukuki boyutunun detaylı analizi için bkz. Mehmet Özcan, Fatma Y. Elmas, Mustafa Kutlay, Ceren Mutuş, Bundan Sonrası: Senaryo Analizleriyle Türkiye-AB İlişkileri, (Ankara: USAK Yayınları, 2009), ss. 52-92.

[8] Gregor Noll, “Rejected Asylum Seekers: The Problem of Return”, New Issues in Refugee Research: UNCHR Working Paper No. 4, May 1999, p.16.

[9] “Türkiye-AB İlişkilerinde Geri Kabul: Hangi Şartlarda?”, USAK Raporları, Mart 2010, s. 8.

[10] Ibid., s. 36.

[11] Kemal Kirişçi, “A Friendlier Schengen Visa System as a Tool of ‘Soft Power’: The Experience of Turkey”, European Journal of Migration and Law, Vol. 7, 2005, p. 344.

Yazar: Ceren Mutuş

Kaynak

 

Print Friendly, PDF & Email

Nedir

İlginizi Çekebilir

Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri

Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

bursa escort beylikdüzü escort bursa escort istanbul escort istanbul escort mersin escort bayan escort kayseri escort bayan bursa kocaeli escort atasehir escort bayan porno izle porno izle porno izle porno izle porno izle gaziantep escort izmir escort istanbul escort istanbul escot bayan