Sahipsiz ülke kavramı; hiçbir devletin egemenliği altında olmayan bir ülkeyi belirtmektedir. Bu kavram ile asıl kastedilen üzerinde bir topluluğun yaşamadığı ülke olmakla birlikte, Avrupalı devletlerin sömürgeci çıkarlarına ve anlayışlarına bağlı olarak, tarihte Avrupa uygarlığına bağlı olmayan toplulukların yerleştirdiği birçok ülkenin de sahipsiz ülke kavramı içinde değerlendirildiği gözlenmektedir. Bu tür yerli topluluklarının üzerinde yaşadığı ülkelerin "sahipsiz ülke" kabul edilmesinde Avrupalı devletlerin başvurduğu uluslararası hukuk ölçütü sözkonusu ülkeninbir devletin egemenliği altında bulunmaması olmuştur. Ancak U.A.D.'nin Batı Sahara konusundaki 16.10.1975 tarihli danışma görüşünde de kabul ettiği gibi ne kadar ilkel olursa olsunlar insan topluluklarının birçoğu asgari bir siyasal ve toplumsal örgütlenmeye sahip bulunmaktadır. Bu durumda anılan ülkeler üzerindeki yerel toplulukların örgütlenmesinin bir devlet örgütlenmesi düzeyinde olup olmadığının değerlendirilmesi geçmişte Avrupalı devletlerin çıkarlarına dayanan subjektif görüşler çerçevesinde yapıldığından Avrupa tipi bir örgütlenme modeline sahip bulunmayan bir takımbelirli düzeydeki uygarlıklara sahip yerli toplulukların yaşadığı ülkelerin de "sahipsiz ülke" olarak kabul edildiği birçok örneğe rastlanmaktadır. Bununla birlikte, bugün uygulanan uluslararası hukukta geçerli olan görüş siyasal ve toplumsal bir örgüte sahip olan ülkelerin sahipsiz ülke olarak kabul edilemeyeceklerdir.
Diplomasi ve milletlerarası ilişkilerde sözü geçen bir politika tarzıdır ve bir konunun sabırla ve metodik bir şekilde ağır ağır işlenerek, parça parça gerçekleştirmelerle sonuca varılmasını amaçlayan bir tutumu belirler. Bu deyim, bütün bir salamı bir kerede yutmak mümkün olmamakla beraber, dilimler halinde yavaş yavaş yemenin daha kolay gerçekleşmesi gerçeğinden esinlenilerek konmuştur. Örneğin, Kıbrıs'ta Makarios Türk toplumuna karşı bu politikayı benimsemiştir ve sürdürmekteydi. Böylece, birden ENOSİS'i gerçekleştirmenin zorluğu karşısında, Türklerin haklarını kısıtlamak, ekonomik olarak çökertmek, onları Adadan kaçırmak, ağır ağır Ada'yı ENOSİS'e doğru götürmekteydi. Zaten, çabuk ve birden ENOSİS isteyen EOKA'cılarla arasında bu yüzden anlaşmazlık çıkmıştı ve onlar tarafından devrilmesi ile başlayan olaylar Türkiye'nin barış harekatına yol açmıştır. Böylece bu durum tamamen değişerek Makarios'un salam politikası da iflas etmiştir.
Uluslararası ilişkilerde bir devletin herhangi bir kışkırtma olmaksızın bir başka devletin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını çiğnemesi. Bir çatışma sona erdikten sonra cezalandırılacak ya da tazminata mahkum edilecek tarafın belirlenebilmesi açısından Uluslararası Hukuk'ta saldırı terimi, savunma zorunluluğu, uluslararası bir yetki ya da topraklarına girilen ülkenin onayı olmaksızın bir biçimde askeri güç kullanma biçiminde tanımlanmıştır. SSCB'nin Doğu Avrupa'lı müttefikleri ile beraber 1968'de Çekoslovakya'yı işgali buna örnek gösterilebilir.
Bir ülkenin bir başka ülkeye karşı giriştiği yasal olmayan eylem türü. Militarist eylemler dışında, hangi tür eylemlerin saldırgan davranış olduğu konusunda tam bir görüş birliği yoktur. Genel kural, karşı tarafın egemenlik hakkını ihlal edici her türlü eylemin saldırganlık olarak kabul edilmesi biçimindedir.
Oylamaya katılmış olan kişilerin yarıdan bir fazlası ve yukarısının oluşturmuş olduğu çoğunluk durumu.
Avrupa para sisteminde bir üye ülkenin parasının değerinin EURO karşısındaki sapmasında Merkez Bankası nın piyasaya müdahale edeceği noktadır. Bu nokta, artı ve eksi yönlerde yüzde 2,25 olan sapma marjının yüzde 75 olarak hesaplanmıştır.
Devlet ya da ulus gibi siyasal birimler arasında genellikle açık ve ilan edilmiş olarak yürütülen ve devletler hukukunca düzenlenmiş kurallar uyarınca yapılan silahlı mücadele. Savaşta amaç rakiplerin birbirlerine iradelerini kabul ettirmeleridir. Bir devletin diğerine karşı girişmiş olduğu tek taraflı zorlamalar diğer devlet tarafından aynı şekilde karşılanmadıkça savaş sayılmaz. Çatışmanın savaş haline alabilmesi için devletler arasında cereyan etmesi gerekmektedir. Bir devletin silahlı kuvvetleri ile silahlı fertler arasındaki çatışmalar, asilere ve deniz haydutlarına karşı girişilen hareketler savaş kabul edilmemektedir.
Savaş devletler hukuku kurallarına uygun olarak gerçekleştirilmek durumundadır. Savaş halinin başlamasından itibaren sonuna kadar savaş devletlerle ilişkilerde savaş hukuku kuralları, savaşan devletlerle tarafsız devletler arasında ise tarafsızlık hukuku kuralları uygulanır.
Savaş hakkı klasik devletler hukukuna göre egemen devletlerin başta gelen haklarından biridir. Ancak önce 1928 Briand-Kellog Paktı, daha sonra 1945 BM. Antlaşması ile savaş hukuken uluslararası suç kabul edilmiştir.
Uluslararası hukukta savaşın ilan edilmesinden itibaren başlayan hukuki durum. Ülkeler arasında çarpışmaların başlamasıyla ortaya çıkan bu durumda taraflar arasında diplomatik ilişkiler otomatik olarak kesilir ve devletler arasında daha önceden imzalanmış birçok antlaşma hükümsüz kalır ya da bunların fiilen uygulanma olanağı ortadan kalkar. Uluslararası hukuk kuralları savaş hali durumunda da savaşılan devletin can ve mal güvenliğine saygı gösterilmesini gerektirmektedir. Bununla beraber uygulamada genellikle bu kesimlerin mağdur olmaları kaçınılmaz olmaktadır.
Bir devletin diğeri ile savaş haline geçeceği durumun hukuksal bildirimi. Devletler, aralarında çıkabilecek herhangi bir tutum veya olayı protesto edebilir ve ültimatom verebilirler. Bunu yaparken casus belli saydığını açıklarsa, durumun ciddiyetini karşı tarafa bildirmiş ve söz konusu tutumun savaşa yol açacağını deklare etmiş olur. Devletler özellikle kriz zamanlarında kendilerine yönelik girişilecek hangi tür eylem ve davranışların casus belli sayılacağını ilan ederler.
Diplomasi dilinde ve uluslararası hukukta devletler arasındaki ilişkilerin kesilmesine ve savaş çıkmasına neden olabilecek her türlü eylem ve işleme verilen ad. Bir devletin başka bir devletin davranışlarını kendisi için tehlikeli bularak casus belli olarak nitelemesi, aykırı biçimlerinin en kesin ve ağırıdır. Örneğin Almanya I. Dünya Savaşı öncesinde Fransa ile Rusya arasında iki ateş arasında kalmamak ve Schlieffen Planını uygulayabilmek için Rusya'nın seferberlik ilanını casus belli kabul etmiştir.
Casus belli oluşturan durumlar bir ittifak antlaşmasında öngörüldüğünde, casus belli'nin bir türü olan "casus foederis"ten söz edilir.
Bir ülkenin, başka bir ülkeye, aralarındaki barış ilişkilerinin sona erdiğinin ve savaş halinin başladığını resmen bildirmesi. 1907 Lahey Anlaşması uyarınca, savaşı başlatacak olan bir ülke, bu tür çatışma eylemine girişmeden önce her hangi bir yanlış anlamaya ve muğlaklığa izin vermeyecek biçimde karşı tarafa saldıracağını bildirmek zorundadır. İlgili ülkelere de ulaştırılacak olan bu bildiride, böyle bir adımın atılmasını gerektiren sebepler de zikredilir. Devletlerden birinin savaş ilanında bulunduğu andan İtibaren savaş hali başlamış kabul edilir. Ancak diplomaside uygulanan genel teamül, devletin savaş ilanına girişmeden önce, istemlerini bir ultimatomla karşı tarafa iletmeleri ve arabulucuların devreye girerek soruna çözüm bulmaları için son bir şans verme şeklindedir.
Bir ülkenin, ulusal güvenlik ve tehdit değerlendirmeleri çerçevesinde oluşturduğu ülke savunma stratejileri bütünü.
NATO’nun 1999 yılında Washington’da gerçekleştirdiği zirvede alınan ve NATO imkanlarının Avrupa Ordusu tarafından kullanılmasına imkan veren stratejik karar. Avrupanın bağımsız bir ordu kurma planları nedeniyle Avrupalı müttefikleri ile arasında önemli pürüzler olan Amerikan yönetimi, Avrupayya kuracağı yeni orduda NATO imkan ve yeteneklerini kullanma imkanı sağlayarak NATO içinde çift başlılığı bu sayede önlemeyi amaçlamıştır.
Bir ülkenin silahlı kuvvetlerini, ekonomisini, yönetimini topyekün savaşa hazır hale getirme durumu. Savaş hazırlık ve tedbirlerinin tamamı. Seferberlik ilanı genellikle taraflar arasında diplomatik ilişkiden bir sonuç alınmaması veya alınamayacağının anlaşılması ve ilgili taraflardan bir ya da birkaçının amacına ulaşmak için güç kullanmaya niyetli gözüktüğü bir duruma işaret eder. Bununla beraber bir ülke tamamen karşı tarafa baskı uygulamak amacı ile de seferberlik ilan edebilir. Seferberlik durumunun önemine göre kısmi veya genel nitelikte olabilir.
Ulusların geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri ilkesi. Klasik anlamda ulusların kendi geleceklerini belirlemesi kavramı bir ulus ya da yabancı bir güce bağımlı olmadan ayrı bir devlet halinde örgütlenebilmesi anlaşılmaktadır. Kökü bakımından Fransız İhtilali sırasında 1795 tarihinde yayınlanan insan ve vatandaş hakları demecine dek gitmektedir. Bu tarihten I. Dünya savaşına değin geçen süre içinde bu ülke aynı ulustan olan halkın bağımsız bir devlet kurma hakkını ifade eder. I. Dünya savaşı sonunda ABD başkanı Wilson yayınladığı 14. noktasının sonuncusunda ulusların geleceklerini kendilerinin tayin etmelerinden bahsetmekteydi. Ancak Wilson'un bu ilkesinin tüm ülkelere uygulanması için yaptığı girişimler başarısız olmuştur. Sadece savaştan yenilgi ile çıkan devletlere kısmen uygulanabilmiştir. II. Dünya savaşından sonra özellikle sömürge altındaki ülkelerin bağımsızlık istekleri ile başlayan ulusçuluk hareketleri, ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri ilkesini yeniden ön plana çıkarmıştır. Bu sorunların en çok tartışıldığı BM organlarında bu ilke modern siyasal dilin en çok kullanılan sözcüklerinden biri olmuştur.
Ülke sınırları içinde ancak gümrük sınırları dışında kalan bölge. Serbest bölgenin sınırları kesin olarak belirlenmiştir. Bulunduğu ülkenin dış ticaret, gümrük ve mali düzenlemelerinin kısmen ya da bütünüyle uygulanmadığı bu alanlara mal ve hizmetler gümrüksüz girebilir. Ancak sınırlarda mal ve hizmet giriş-çıkışları sıkı denetime tabidir. Serbest bölgeler faaliyetin niteliğine göre serbest ticaretbölgesi, serbest bankacılık alanı gibi gruplara ayrılır. Serbest bölgeye üye olan her ülke dışarıya karşı kendi gümrük sistemlerini uygularlar. Serbest bölgeye gümrüksüz olarak giren mallar burada bekletilebilir, depolanabilir ve işlenebilir. Bu nedenle serbest bölgelerde önemli sanayi işletmeleri ve yükleme, boşaltma, ambalajlama tesisleri kurulur.
Bir diplomasi türü. Günümüzde devletlerarası ilişkileri kolaylaştırıcı bir zemin hazırlayan en iyi örnek Birleşmiş Milletler Örgütü'dür. Örgüt çerçevesinde sessiz diplomasi odaklarından birisi Genel Sekreterliktir. BM Genel Sekreteri üye devletlere ilişkin çeşitli sorunların çözümü için, bu devletlerin başkentlerini gezerek, onların çeşitli düzeylerdeki yetkilileri ile görüşmeler yaparak "sessizce" yoğun bir diplomatik faaliyet sürdürmektedirler. Sessiz diplomasinin bir başka zemini de "başta BM ve ona bağlı kuruluşların merkezleri olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşların merkezlerinde faaliyet gösteren, sürekli misyonlardır
Bu merkezleri, mali güçleri her ülkede diplomatik temsilcilik açmaya yeterli olmayan küçük ülkelerin birbirleri ile ilişki kurabilmeleri için uygun ortam hazırlamaktadır. Bu merkezler ayrıca, BM içerisinde yer alan çeşitli grupları oluşturan devletlerin kendi içlerinde yaptıkları grup toplantıları açısından da sessiz diplomasi ile bir zemin oluşturmaktadır.
Devletler arası ilişkilerde imzalanan bir anlaşma türü. Senet olarak isimlendirilen belgeler genel hükümler içermekte ve çok taraflı anlaşmaları ifade etmektedirler. Son senet ise, uluslararası bir konferansta kabul edilen hükümleri ve katılımcıları sayan anlaşma niteliğindeki belgedir.
Uluslararası hukukta yurttaşı olduğu devletten cezai kovuşturma, mahkumiyet ya da siyasal baskı nedeniyle kaçan kişilere başka bir devletçe tanınan koruma. Her devletin kendi yasalarına ve özel sözleşmelerine göre düzenlediği sığınma hakkı daha çok siyasal nitelikli suçlarda tanınır. Devlet başkanına suikast, savaşta düşmanla işbirliği yapılması, savaş ya da insanlık suçu işlenmesi gibi durumlarda genellikle iltica, yabancı savaş ve ticaret gemilerine başvurarak koruma isteme, diplomatik sığınma olarak anılır. Bu durumda kişiye sığınma hakkı kişinin ayrılmak istediği ülke topraklarında verilir. Elçilik ya da diplomatik temsilciliklerde verilen sığınma hakkı çoğu kez tartışmalara yol açar.
Vatandaşı bulunduğu ülkede uğradığı baskılar yüzünden ve maydana gelen siyasi olaylar nedeni ile iradesi dışında ülkesinden ayrılmak zorunda kalan ve vatandaşı bulunduğu ülkenin korumasını yitiren başka bir devletin vatandaşlığına geçmemiş yurtsuz göçmen. Daha önceleri nüfus artışının azlığı, ülkelerin sınırlarının kesin kez katı kurallarla çizilememiş olması gibi nedenlerden ötürü bir devletten diğerine seyahat etmek için pasaport ya da vize almak gerekmiyordu. Daha önceleri birçok göç dalgasının görülmesine karşın, mülteci sorunu esas olarak devlet sınırlarının daha sıkı bir korumaya alındığı 19. yy.'ın sonlarında ortaya çıkmıştır. Yüzyıllar boyunca iltica hareketlerinin temelinde yatan başlıca etken dinsel ya da etnik hoşgörüsüzlükler olmuştur. Koydukları kurallara herkesin uymasını isteyen dinsel ve siyasal otoriteler, bunu sağlayamadıklarında genellikle sınırdışı etme yöntemlerine başvurmuşlardır (15. yy'ın sonlarında Yahudiler'in İspanya'dan kovulması). Yakın tarihte daha sık görülmeye başlanan siyasal nedenli iltica hareketleri daha çok modern devletlerde büyük siyasal çalkantıların ve muhalif azınlıklara yönelik baskıların sonucu olarak ortaya çıktı. (1917 Sovyet Devrimi ve İç Savaş sonucu 1,5 milyon komünizm muhalifinin ülkeden göç etmesi). Mültecileri korumaya yönelik çalışmalar 1920'lerde başlamış ve bu alanda Hükümetlerarası Mülteci Komitesi (1938-47), Uluslararası Mülteciler Örgütü (1947-52), Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (1950) kurulmuş uluslararası örgütlerdir.
Bir ülke, bölge ya da şehrin coğrafi sınırı. Border kelimesi ile aynı anlamda olmakla birlikte aralarında ufak bir fark bulunmaktadır. Border, boundary kelimesinin ifade ettiği anlamı kapsamakla beraber sadece sınır çizgisini değil, aynı zamanda onun kapsadığı toprak parçasını da ifade eder. Buna yakın frontier kelimesi de bir ülkenin komşu ülkeye yakın topraklarını belirtmek için kullanılır.
Bir devletin ülkesel egemenlik haklarını kullandığı toprak parçasını diğerinden ayıran bir varsayım çizgisi. Burada sözkonusu egemenlik hakları sadece kara parçaları ile ilgili olmayıp içsular, karasuları, kara sahası ve yeraltı gibi alanları da kapsamaktadır. Sınırların saptanmasında başlıca iki yöntem uygulanmaktadır:
1)Varolan bir sınırın belirlenmesi. Bu yönteme "uti possidetis" adı verilmektedir. Varolan sınır iki devlet arasında eski bir sınır olabileceği gibi, bir eyalet veya il sınırı da olabilir. 2)Yeni bir sınırın benimsenmesi. Bu tür bir sınırın oluşturulmasında yapay ve doğal öğelerden yararlanılmaktadır. Yapay sınırlar enlem ve boylamları, doğal sınırları ise dağlar nehirler gibi coğrafi sınırları ifade eder. Ayrıca etnik, dini farklılıklar da devletler arasındaki sınırların oluşumunda rol oynayabilirler.
Sınırların yeryüzü üzerinde uygulanması için "sınır karma komisyonları" kurulur. Bu komisyonların yetkileri kesin değildir. Komisyonlarca alınan kararlar konu ile ilgili devletlere sunulur ve onaylanması beklenir.
Bir devletin, siyasal, ekonomik ya da sosyal gerekçelere dayanarak, başka ülke vatandaşlarını kendi ülkesinden çıkarması ve bunların tekrar girişini yasaklamasıdır. Uluslar arası hukuk ve teamüller, casuslar, kaçakçılar, fuhuş yapanlar, bulaşıcı hastalık taşıyanlar vb. yabancıların, ilgili ülke içişleri bakanlığının kararıyla sınır dışı edilmelerine imkan vermiştir. Sınır dışı edilmiş kişiler, gerek gümrük kapılarında ve gerekse ilgili bakanlıklarda listelere kaydedilirler.
Düşmanın bütünüyle yokedilmesinden veya şartsız tesliminde daha sınırlı bir amaca yönelik olarak yürütülen silahlı mücadele. Bu türden bir savaş sınırlılığının göstergesi, savaşta kullanılan silahların derecesi, katılan taraf sayısının azlığı, kapsadığı alanın darlığı gibi özelliklerdir. Günümüz uluslararası sisteminden sınırlı savaş çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. a)İki süper gücün birbirine karşı stratejik askeri gücünü silahlar kullanmayıp, yalnızca birbirlerinin askeri gücünü hedef alan taktik nükleer silahlarını kullandıkları çatışmalar, b)Büyük güçlerin karışmadığı, küçük devletlerin kendi aralarındaki çatışmalar c)Büyük güçlerden de destek alan küçük devletlerin mücadeleleri, d)Bir süper gücün diğerinin müdahalesi olmadan küçük devlete karşı getirdiği askeri müdahaleler e)B.M. Güvenlik Konseyi tarafından oluşturulacak bir gücün, alınan bir kararı uygulamak için girişeceği bir silahlı mücadele.
Devletlerin bir dış politika aracı olarak başvurabilmeleri için gerekli savaş araç ve gereçlerinin sağlanması. Tarihin çeşitli dönemlerinde yaşayan insan topluluklarında çeşitli düzeylerde silahlanma eğilimleri görülmektedir. Bu eğilimler savunma, yayılmacılık, rekabet ve ekonomik çıkarlara yöneliktir. Devletlerin bu gibi nedenlerden dolayı silahlanması çok eski dönemlerden beri süregelmektedir. XX. yüzyıl ile birlikte konuya ilişkin iki yeni gelişme ortaya çıkmıştır. Birincisi, hava silahlarının gelişmesi, ikincisi de, silahlanma ile ekonomik çıkar ve diğer ekonomik sorunlar arasındaki ilişkilerdir. II. Dünya Savaşı sonrasında nükleer silahların ortaya çıkması silahlanma olayına daha farklı bir görünüm kazandırmıştır.
Silahların geliştirilmesini, denenmesini, kullanılmasını ve konuşturulmasını denetlemek amacına yönelik uluslararası sınırlamadır. Bu uygulamanın iki işlevi vardır. Birincisi askeri hazırlık durumunun içerdiği risleri küçülterek topyekün savaş olasılığını azaltmaktır. Silahların denetimi, silahsızlanma ya da silahların sınırlamasında olduğu gibi silah üretiminin yasaklanmasını gerektirmez. Yalnızca bu alanda kısıtlayıcı rol oynar. 1960 yılından sonra, genel anlamda silahsızlanmadan çok, silahların denetimine doğru bir eğilim belirginleşmiştir. Bu amaçla ikili ya da çok taraflı birçok antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşmalardan en önemlisi "Atmosferde, Dış Uzayda ve Sualtında Nükleer Denemeleri Yasaklayan Antlaşma"dır. Ayrıca Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında imzalanan Yeraltında Nükleer Denemeleri Sınırlandıran Antlaşmayı bu kapsamda ele alabiliriz. Silahların denetimi konusunda en önemli gelişme Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri kapsamında imzalanan anlaşmalardır.
Devletlerin sahip oldukları silahların miktar, nitelik, geliştirme ve kullanım açısından, uluslararası anlaşmalar çerçevesinde sınırlandırılması. Silahların denetimi, silahsızlandırma/disarmament ile karıştırılmamalıdır. Silahsızlanmada, silahların yok edilmesi söz konusu iken, silah kontrolünde ise silahların nitelik ve nicelik olarak sınırlandırılması amaçlanmaktadır. Uluslararası toplumlarda, silahların denetimi konusundaki eğilim, 1960 lı yılların başından itibaren belirmiştir. Başlıca silah kontrol anlaşmaları şöyledir:
Anti Ballistic Missile Treaty-1972,
Strategic Arms Limitation Talks I-1972, II-1979,
Intermediate Range Nuclear Forces Treaty-1987,
Strategic Arms Reduction Talks I-1991, II-1993.
Genel barışı sağlamak amacıyla, ülkelerin askeri güç potansiyelini sınırlama ve azaltma çabası Silahsızlanma politikalarının amacı, saldırı ve savunma silahlarının üretiminin ve üretim teknolojisinin geliştirilmesini en aza indirmektedir. Bu aşamada silahların denetimi, silahsızlandırmaya katkıda bulunur. Silahsızlanma konusunda ilk çalışmalar 1899 ve 1907 yıllarında toplanan I. ve II. La Haye Konferansları'nda da gündeme geldi. I. Dünya Savaşı sırasında silah teknolojisindekigelişmelerin etkisi ile Milletler Cemiyeti çerçevesinde silahsızlanma çabaları arttı. Bu çabalar sonucunda çeşitli antlaşmalar yapıldı. Fakat bu çabalar Avrupa ülkelerinin hızla silahlanması yüzünden hiçbir sonucu ulaşamadı.
II. Dünya Savaşı'nın sonunda ilk kez atom bombasının kullanılması ile silahsızlanma girişimleri hemen hemen tümüyle nükleer silahlara ilişkin bir görünüm kazanmıştır. Savaştan sonra nükleer silahların sınırlandırılmasına ve denetimine yönelik Lancaster Silahsızlanma Konferansı (1954) ve Rapocki Planı (1957) Soğuk Savaşın da etkisi ile sonuçsuz kaldı. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasında 1960'dan sonra başlayan yumuşama ile silahsızlanma görüşmelerinin yolu açıldı. Anti-balistik füze sistemleri ve stratejik saldırı silahlarının sınırlandırılması yönünde olumlu adımlar atıldı. Orta Menzilli Nükleer Silahları Sınırlandırma Antlaşmasının 1987 Aralık ayında imzalanması ile silahsızlanma konuları daha da arttı. Silahsızlanma konusunda yapılan antlaşmaları iki grupta ele alabiliriz.
a)Çok taraflı antlaşmalar; bu antlaşmalar birçok ülke tarafından imzalanan genellikle Birleşmiş Milletler bünyesinde yapılan antlaşmalardır.
b)İki taraflı antlaşmalardır; bu antlaşmalar, iki ülke (ABD-SSCB arasında imzalanan antlaşmalar gibi) arasında imzalanan antlaşmalardır.
EK Bilgi: Devletlerin sahip oldukları silah envanteri konusunda nitelik ve nicelik itibariyle indirime gitmeleri, silah azaltmaları yada tamamen ortadan kaldırmaları. İlk olarak 1899 ve 1907 deki Birinci ve İkinci Lahey Konferanslarında gündeme gelen silahsızlanma kavramı, 1921 Washington Konferansı ile sürmüş ve 1932 yılında Milletler Cemiyetinin öncülüğünde yapılan Cenevre Konferansı ile geniş kapsamlı boyutlar kazanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcılığını önleyemeyen söz konusu çabalar ardından, 1943’te İngiltere, Fransa, ABD ve Sovyetler Birliği tarafından yayınlanan Moskova Beyannamesi ve 1945 yılında kabul edilen BM Yasası, doğrudan silahsızlanma ile ilgili olmasa da, silahlanmanın belli bir düzene sokulması konusunda hükümler getirdi. Başlıca silahsızlanma anlaşmaları şunlardır:
1963 Nükleer Silahların Atmosferde, Dış Uzayda ve Su altında Denenmesini Yasaklayan Moskova Anlaşması,
1967 Dış Uzaya Kitle İmha Silahlarının Yerleştirilmesini Önleyen Anlaşma,
1968 Nükleer Silahların Yayılımını Önleme Anlaşması,
1971 Deniz Yatağı, Okyanus Diplerinde ve Toprağın Altında Kitle İmha Silahları Yerleştirilmesini Önleme Anlaşması,
1972 Anti Balistik Füze Sistemlerini Sınırlandıran Anlaşma,
1972 Stratejik Saldırı Silahlarının Sınırlandırılmasına Dair Anlaşma-SALT I ve II-.
1969 yılında BM’nin girişimleri ile kurulan ve 26 ülkenin üye olduğu silahsızlanma komitesi. BM çatısı altında yürütülen silahsızlanma çabaları bu örgütün inisiyatifi ile geliştirilmektedir.
1952 yılında BM çatısı altında kurulan ve dünyadaki silahsızlanma çalışmalarına öncülük etmeyi hedefleyen komisyon. Soğuk savaşın gerilimli yıllarında fazla bir işlev göremeyen komisyon, daha sonra değişik isimler altında devam etmiştir.
İncelemek istenilen herhangi bir sistemin, operasyonel niteliklere sahip olan bir benzerinin oluşturulması ve benzetme yoluyla modelin incelenerek sisteme ilişkin sonuçlara varılabilmesidir. Günümüzde uçuş simulatörleri bunun en güzel örnekleridir. Bu yolla bir havayolu firması yeni bir uçak modelini kullanıma sokarken, elemanlarının uçağa alışmasını bu simulatörler aracılığı ile sağlamaktadır. Günümüzde simulasyon analizleri çok yaygın olmamakla birlikte, çeşitli sosyal bilim alanlarınd da kullanılmaktadır. Buradaki en önemli sorun, benzetmenin belirli bir ölçüde basitleştirmeyi zorunlu kılmasıdır. Simulasyon analizleri uluslararası politika alanında da, özellikle dış politika konularına ilişkin karar alma süreçlerinin incelenmesinde kullanılmaktadır.
Dar anlamda, rasyonel karar vermede yardımcı olan tekniklerden birisi. Geniş anlamda ise tüm blgi alanları arasında bir ilişki kurmaya çalışan Genel Sistem Teorisi'nden türetilen çeşitli analiz yöntemleri anlamında kullanılmaktadır. Sistem analizi gerek siyaset bilimi, gerekse uluslararası politika alanlarında ilginç çalışma ve uygulamalara konu olmuştur. Sistem analizi yaklaşımını siyaset bilimine uygulayanların öncüsü David Easton'dır. Easton genellikle ulusal düzeydeki siyasal sistemler üzerinde durmuş ve özellikle de istikrarsız sistemlerin nasıl olup da varlıklarını sürdürebildiklerini incelemiştir. Sistem analizi yaklaşımını uluslararası politika alanında uygulamasının öncüsü de Morton Kaplan'dır. Kaplan'a göre bu çabaların amacı, uluslararası olayların evrimi içerisinde yinelenen kalıpları ve üst düzey genellemelerini saptamak, bilimi önceden saptanabilirlik ile sınamaktır. Kaplan'a göre sistemlerin incelenebilmesi demek, değişkenlerin incelenmesi demektir. Uluslararası politika açısından beş tür değişken söz konusudur. a)Uluslararası bilimin genel davaranışlarını betimleyen sistemin temel değişkenleri b)Uluslararası birimlerin yapısal niteliklerine ilişkin değişkenler, c)Sistemin değişimini belirleyen kuralları içeren değişkenler, d)Uluslararası birimlerin yeteneklerine ilişkin değişkenler, e)Uluslararası birimlerin birbirleri hakkında bilgilenme derecelerine ilişkin değişkenlerdir.
Diğer yandan uluslararası sistem kuramı uluslararası politikayı yalnızca uluslararası sistem açısından ele alır. Uluslararası sistem kuramı uluslararası alanın tümünde ya da bir kesimindeki karşılıklı etkileşimler ile ilgilenir. Uluslararası politikayı bu açıdan ele alanlar, kişiliklere ve içsel etkenlere veya ideolojilere fazla ağırlık vermezler, devletin davranışını dış çevreye karşı bir tepki olarak gösterirler.
Ülkenin saldırıya uğraması halinde, özellikle halkın can ve mal kaybını önlemek için alınan önlemler. Bu önlemler, sığınakların temini, gıda ve ilaç stoklarının oluşturulması vb. şeklindedir. Savaşın konvansiyonel silahlarla yapıldığı eski dönemlerde sivil savunma büyük şehirlerde toplanmış olan sivil halkın korunması anlamına geliyordu.Günümüzde ise daha çok nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara karşı savunma anlamında kullanılır. Bunun dışında, özellikle hava saldırılarına karşı halkın korunması da günümüzün sivil savunma tanımında yeralmaktadır.
Bir toplumda yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkinin biçimine ya da bir ülkede hükümet biçimine verilen ad. Siyasal rejimler değişik ölçütlere göre sınıflandırılırlar:
a)Yönetenlerin seçilme biçimi açısından;
1)Yönetenlerin seçimine yönetilenleri karıştırmayan "otoriter rejimler"
2)Yönetenlerin seçimini idare edilenlere bırakın "demokratik rejimler"
3)Yönetenlerin seçimi konusunda yukarıdaki iki sistemden de bazı özellikler taşıyan "karma rejimler"
b)Hükümet organlarının türleri açısından;
1)bir kral, diktatör, imparator başkan vb. kişinin tek başına hükümet temsil ettiği "monokratik rejimler"
2)hükümet etmeyi küçük bir grup kişiye bırakın "direktuvar rejim"
3)Hükümet etmeyi kendi içinde seçtiği bir başbakan ve bakanlara bırakan "meclis sistem"
c)Görev ve yetkilerin dağılımı açısından;
1)hükümete ilişkin görev ve yetkilerin, yasama, yürütme ve yargı şeklinde belirtilen klasik kuvvetler ayırımı ilkesi çerçevesinde ayrıştırılmasının sözkonusu olduğu "kuvvetler ayırımı rejimi"
2)hükümete ilişkin yasama, yürütme ve yargı yetki ve görevlerinin tek bir merkezde toplandığı "kuvvetler birliği rejimi"
a)Toplumda kamu yetkisi ve bunu sınırlandırma derecelerine göre;
1)liberal rejimler
2)yarı liberal rejimler
3)otoriter
4)totaliter.
Toplumların ortak amaçlarını belirlemek, oluşturmak ve gerçekleştirmek üzere geliştirdikleri ve aralarında çeşitli düzey ve biçimlerde bağlantılar bulunan bir örgütler bütünü anlamına gelir. Siyasal sistemi diğer toplumsal örgüt kümelerinden ayıran bazı özellikler vardır. Birincisi, siyasal sistem kapsamı açısından diğer toplumsal örgüt kümelerinden çok daha büyüktür. Sosyal hayatın tüm yönlerini kapsar ve dolayısıyla faaliyetleri toplumun tüm kesimlerini etkiler, etkilemesi de beklenir. İkincisi siyasal sistemin kararları emredici, toplumun tüm üyelerini bağlayıcı niteliktedir. Diğer bir deyişle siyasal sistemin ürünü olan kararlar, ilgilendirdikleri kişiler açısından uyulmasında zorunluluk bulunan işlemlerdir. Uymama zor kullanmayı da içeren çeşitli yaptırımlar ile cezalandırılır. Diğer yandan siyasal sistem içerisinde bulunan toplum, diğer toplumların siyasal sistemlerinin oluşturduğu bir uluslararası çevrede yaşar, bu çevreden etkilenir ve bu çevreyi ekonomik ve hukuksal sistemleri aracılığı ile etkiler.
İlk defa 1890 yılında gündeme gelen ve Yahudilere bir yurt kazandırmayı amaçlayan siyonist siyasal harekete muhalif olma. Anti semitizmden farklı olarak, Siyonizm muhalifleri arasında Yahudiler de bulunmaktadır. Siyonizme karşı gelen Yahudilerin bir kısmının gerekçesi dini nedenlere dayanırken, bir kısmınınki ideolojik nedenler taşımaktadır. Diğer kesimlerin muhalefeti ise, Orta Doğudaki işgal politikalarının başlıca sorumlusu olarak siyonizmi görmeleridir.
İkinci Dünya Savaşının bitiminden bir süre sonra(1947) başlayıp 1991 yılına kadar devam eden uluslararası dönem. Sıcak çatışmaya dönüşmeyen ABD-Sovyet rekabeti. Kavramsal olarak soğuk savaş; silahlı sıcak savaşa girişmeksizin, ülkeler yada bloklar arasında, açık yada gizli yöntemler kullanılarak, gerginlik ve moral yıpratma durumunun yaratılmasını amaçlayan bir politika izlenmesidir. Soğuk Savaş mantığında, sıcak savaş ile elde edilmek istenen amaçların tümü, güç gösterisi, siyasi tehdit, psikolojik savaş, propaganda ve yıkıcı faaliyet gibi yöntemlerle elde edilmeye çalışılır. İlk defa 1947 Truman Doktrini ile açık biçimde başlayan Soğuk Savaş, 1948-53 yılları arasında en zirve noktasına ulaşmış, 1962’den 1980’e kadar yumuşama sürecine girmiştir. 1980’li yılların başında Orta Doğu, Afrika ve Asya’da meydana gelen siyasal gelişmeler ve nükleer silahların sınırlandırılması görüşmelerinin tıkanması gibi nedenlerden ötürü, iki süper güç arasındaki ilişkiler yeniden sertleşmiş ve bu ikinci soğuk savaş dönemini başlatmıştır. Ama 1989 yılında Doğu Blokunun çöküşü ve 1991 yılında da Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte Soğuk Savaş tamamen sona ermiştir.
Doğu ve Batı blokları arasındaki rekabetin kaybeden tarafı olan Sovyetler Birliğinin 1991 yılında dağılarak 15 ayrı devlete bölünmesi.
Çatışma, gerilim yada başka türlü askeri sorunları çözmeye dönük diplomatik çabalar.
İç politikadaki anlamından farklı olarak uluslararası ilişkilerde uyuşmazlıkların çözümünde kullanılacak olan yöntemlerden biri. Bu yöntem, uyuşmazlık konusu olayın doğru ve gelişiminin ayrıntılı olarak incelenmesi halinde uyuşmazlığın sona ereceği düşüncesinin ürünüdür. 1907 yılında yapılan sözleşmede bu tür komisyonların uyuşmazlığa taraf olan devletlerin aralarında yapacakları özel bir sözleşme ile kurulacağını, inceleyecek olayların, komisyonun görev ve yetkilerinin de yine bu sözleşmede belirleneceği öngörülmüştür. Bunun yanında, komisyonun görüşmelerinin gizli yürütüleceği, kararların oy çokluuyla alınacağı ve belgelerin tarafların onayıyla açıklanabileceği aynı sözleşmede ifade edilmiştir. Bu yöntem, 1913-1915 yılları arasında ABD tarafında otuz kadar devletle yapılan anlaşmalarla geliştirilmiştir.
Sovyetler Birliğini oluşturan ülkelerin 1991 yılında dağılması ve bağımsız birer devlet haline gelmeleri. Mihael Gorbachev, 1985 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olduğunda, ülkesini Nikita Kruşçev’in (1894,1971) 1964’teki düşüşünden beri yaşadığı –durgunluk- döneminden çıkarmak amacıyla yaygın bir reform hareketine girişmişti. Asıl hedef sistemi geliştirmek, komünizmin daha iyi işlemesini sağlamak ve yaşanan iç huzursuzlukları önlemekti. Ama bu arada, 1986 da Almatı da –Kazakistan- ayaklanmalar ve bunu izleyen Kırım tatarlarının gösterileri –Temmuz 1987- ve özellikle 1987 Ağustosunda Baltık ülkelerindeki –Estonya, Letonya, Litvanya- hareketler istikrarsızlığın yayılımını hızlandırdı. 1988 yılında Ermeni başkaldırısı yaşanırken, 1989 yılından sonra Baltık ülkelerindeki sertleşmeyi, Moldova olayı ile Beyaz Rusya ve Ukrayna daki olaylar izledi. Kafkasya ve Orta Asya da ayaklanmalar patlak verdi. Bütün gelişmeler, Gorbachev adım adım daha cesur liberalleşme önlemleri almasını zorunlu kılıyordu. Ama, tüm bu önlemler de sonuç vermeyince, Sovyetler Birliği, iç sorunlarına daha çok eğilmek ve Batıdan destek alabilmek için dağılmaya izin verdi. 1991 yılına sonuçlanan süreç ardından, Birliği oluşturan ülkeler bağımsız birer ülke haline geldi. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla Soğuk Savaş dönemi sona ermiş ve yeni bir uluslar arası düzen gelişmeye başlamıştır.
1948 yılında imzalanan ve 1951 yılında yürürlüğe giren uluslararası sözleşme.
Bir devletin bir başka ülkeyi işgal ederek yönetmesi ve bu yöntemden ekonomik çıkar sağlaması. Sömürgecilik iki anlamda kullanılmaktadır. Geniş anlamda ilkçağlarda köleci devletlerin çevrelerindeki güçsüz ülkelerin zenginliklerinden ve köle olarak insanlarından yararlanmak için sömürgeleştirmesidir. Bu anlamda Roma imparatorluğu eski dönemlerin en büyük sömürgeci devletiydi. Dar anlamda ise, XV. yy'ın sonlarında başlayarak çeşitli Avrupa devletlerinin dünyanın geniş alanlarını keşif, fetih, ilhak ve iskan etmeleridir. Batı Avrupa ülkelerinde kapitalizmin başka ülkelere nazaran daha hızlı gelişmesinin temelinde, dünya üzerindeki doğal zenginliklerin, hazır servetlerin ve ucuz emeğin sömürülmesi yoluyla sermaye birikiminin hızlanması yatmaktadır. Asya, Afrika ve Latin Amerika'da yerel kaynaklara, kültürlere, tarihe, dine, dile ve örgütlenme deneyimlerine zarar verilerek, sömürgeleştirme sistemli olarak uygulanmıştır. XX. yy.'ın sonlarına doğru da sömürgeleştirme hareketi doğal sınırlarına ulaşınca, paylaşım sorunları ortaya çıkmıştır. Her iki dünya savaşı da sömürgeciliğin bir ölçüde gerilemesi sonucunu doğurmakla beraber bu konudaki önemli gelişme, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmıştır. Özellikle 1960'larda hemen hemen tamamlanmıştır. Bununla beraber, bazı yazarlar bu siyasi bağımsızlıkların pek fazla önemli olmadığını, emperyalist ülkelerin "yeni sömürgecilik" yöntemleri ile benzeri sömürü ilişkilerini farklı biçimlerde yeniden oluşturdukları görüşünü savunmaktadırlar.
Sömürge ve kolonyal yönetime muhalefet.
Stalinin görüşlerini yok etme çabaları.
Hem iç hem dış hem de uluslararası politika kavramıdır. Statüko politikası ile biçim, düzen ve istikrar isteyen politika anlatılmak istenmektedir. Yani var olan yapıyı korumak isteyen politikadır. Uluslararası politika açısından ise savaşçı devletler arasındaki görüşmelere temel olarak kabul veya teklif edilen ve savaştan önceki var olan durumdur. Eğer bir devlet uluslararası sistemdeki mevcut güç dengesinin sürmesini istiyor ve bu sistemi aynı amaca yönelik çabalar ile destekliyorsa o devlet statükocu bir dış politika izliyor demektir. Statüko politikası emperyalist ve revizyonist politikaların karşıtıdır.
Bir savaşta siyasi iktidarın belirlediği, amaca ulaşmak için askeri kuvvetleri kullanma sanatı. Modern bir savaşta bir milletin veya milletler birliğinin savunmasında askeri, siyasi, iktisadi ve manevi güçleri birarada kullanmak ve düzenlemek sanatı. Genel (siyasi) strateji, bir devlet veya koalisyon güttüğü siyasete uygun olarak seçtiği hedeflere ulaşmak üzere her çeşit aracın kullanılması ve her alanda tedbir alanmasıdır. Topyekün strateji, Marksist, Leninist nazariyecilere göre sürekli sınıf mücadelesini yönetme bilimidir.
Taktikten farklı olarak strateji birkaç basit ilkeye dayanır. Bunların ilki güç ilkesidir. Savaşı yönetecek kumandan belli bir karar almalı ve bütün harekatın aynı hedefe yönelebilmesi için bu karardan dönmemeyi bilmelidir. Fakat bu kararın gerçekleşebilmesi ancak düşmana zorla kabul ettirilmesine bağlıdır. Dolayısı ile güvenlik ilkesi bütün askeri güçlerin kumandanının iradesini baltalayabilecek düşman kuvvetlerinin her türlü harekatına karşı tetikte bulunmalarını gerektirir. Kuvvet iktisadı ilkesi ise kumandana elindeki birlikleri ölçülü bir şekilde çeşitli hedeflere yönelterek ve ihtiyatta güçlü birlikler bulundurarak ikinci derece önemli sayılan hedeflere asgari kuvvetli, ama hedefe ise azami kuvvetle saldırmayı emreder. Gerçi savaşın alabildiğince geniş cephelere yayılması ve silahların olağanüstü bir şekilde gelişmesi askeri harekatın yönetimini hayli zorlaştırmıştır ama stratejinin yukarıda sayılan ilkeleri bugün de geçerlidir.
Çok uzun mesafeli düşman topraklarındaki hedefleri vurmak için dizayn edilmiş nükleer silah. Bu silahlar uzun menzil füzeler ve bombalardan oluşur. Aradaki menzil 10.500 kilometreye kadar çıkabilir. Silahların bazı yere konumlandırılmışken bazıları denizaltılarına yerleştirilir.
Kıtalararası balistik füzeler
Denizaltında atılan balistik füzeler
Krüz (cruise) füzeleri
Bazı nükleer silahlar her biri ayrı bir hedefe yönelen patlayıcı başlıklara sahiptir.
Stratejik nükleer silahlar, düşman stratejik nükleer silahlarını tahrip eder, düşman sosyal ve ekonomik organizasyonu sekteye uğratır.
Adi suç işledikten sonra başka bir ülkeye giden kişinin, bu suçu işlediği ülkeye geri verilmesi. Genelde siyasi suçlular geri verilmez. Diğer türdeki suçlar, bazı prosedürler yerine getirilerek iade edilirler. İade konusunda iki önemli kriter vardır:
a-İki ülke arasında suçluların iadesi konusunda bir anlaşma bulunması,
b-İşlendiği ülkede suç sayılan o fiilin, suçlunun kaçtığı diğer ülke hukukunda da suç sayılması.
Uluslararası hukukta özel bir hükümet biçimi ve buna dair tanımadır. Hukuki bakımdan, hükümetlerin, devlet toprakları üzerinde egemen tek otorite olmaları temel kuralken, bazı özel durumlarda (savaş gibi) devlet toprağı üzerindeki otoritesini kaybetmiş hükümetler, diğer devletler tarafından hala ülkelerin legal hükümeti olarak tanınabiliyorlar. Böyle hallerde ülkesini uluslararası kuruluşlarda temsil etme yetkisi de bu "sürgünde hükümet"te oluyor. II. Dünya Savaşı sırasında ülkesi Almanya ve İtalya tarafından işgal edilmiş bazı hükümetler İngiltere'ye sığınmışlar ve sürgünde hükümet sayılarak bunlara kimi hukuksal ve siyasal işlemlerde bulunma imkanı tanınmıştı.