ankara escort
Güncel Yazılar

Uluslararası İlişkiler Teorileri Bağlamında Suriye Krizi

Orta Doğu’da 2011 yılında ortaya çıkan “Arap Baharı”[1] sürecindeki halk hareketleri kısa süre içinde Mart 2012’de Suriye’yi de etkisi altına almış, bu ülkedeki Baas Rejimi’ni tehdit etmeye başlamıştır. Beşşar Hafız el-Esed’in iktidarı, halkın demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi yönündeki reform taleplerini dikkate almamış, kitlesel gösterileri şiddete başvurarak durdurmayı tercih etmiştir.

Rejim ilk etapta sivil nitelikli başlayan daha sonra ise silahlı ayaklanmaya dönüşen muhalefet hareketine karşı mukavemetini korumakta kararlı görünmüş ve en büyük desteği Rusya, Çin ve İran’dan almıştır. Buna karşılık Amerika ve diğer batılı ülkeler şiddetin derhal sona erdirilmesi yönünde silah kullanma tehdidine varacak düzeyde uyarılarda bulunmuş ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden herhangi bir kuvvet kullanımı kararı çıkarma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Bu çalışmada; bu zamana kadar yaşanan gelişmelere; Amerika, Avrupa Birliği, Rusya ve İran açısından ne ifade ettiği ve uygulanan politikaların bazı uluslararası ilişkiler teorileri perspektifinden nasıl okunması gerektiği analiz edilmiştir.

Giriş

Tarihsel dönemler arasındaki benzerlikler, farklılıklardan her zaman daha önemlidir. Özellikle güç politikaları, çatışma ve savaş olasılığı tarihin kaçınılmaz acı gerçekleridir. Tarih ‘ilerlemez’, ama sürekli ‘kendini tekrarlar’. Bunun en az üç nedeni vardır. Birincisi; insan doğasının değişmemesidir. İnsanlar, mantık veya ahlâki kaygılarla sınırlanamayan bencil ve güç arayışı içinde olan yaratıklardır. Kültürel, teknolojik ve ekonomik ilerleme çerçevesindeki değişimler ‘hayatın bu gerçeklerini’ değiştiremez. İkincisi; tarihi öyle ya da böyle bencil çıkara dayalı siyasi birimler şekillendirir. Bu siyasi birimler, tarihin farklı dönemlerinde farklı şekiller (kabile, imparatorluk, şehir-devleti, ulus-devlet vb.) alabilir; fakat davranışları, diğer siyasi birimlerle gerçek rekabet anlamında hiç değişmez. Üçüncüsü; anarşi tarihin kalıcı bir gerçeğidir. Çeşitli medeniyetlerin uzun dönemli hâkimiyetlerine rağmen, hiçbir büyük veya süper güç küresel egemenlik tesis etmeyi başaramamıştır. Bu durum, sonuçta tüm siyasî birimleri şiddet temelinde kendi başının çaresine bakmaya zorlarken korku, şüphe ve rekabetin her tarihsel dönemin temel niteliği olmasını sağlamıştır. (Heywood, 2013)

Suriye’de yaşananlar bir asrı aşkın süredir bölgede devam eden çatışmaların devamı veya tamamlayıcısı niteliğindedir. Realizmin liberalizmi, liberalizmin marksizmi, marksizmin eleştirel teorileri tetiklediği ortamda; insanın doyumsuz arzularına cevap verecek her hangi bir yol henüz bulunamamıştır. İnsanoğlunun kendi arzu ve isteklerine ulaşması yolundaki macerası bazen hazin sahneleri canlı canlı gözler önüne sermiştir. Söylem ve eylem birliğinin olmadığı siyasal politikalarla benzer krizlerin bir süre daha etkisini sürdüreceği açıktır.

Uluslararası İlişkiler Teorileri

1. Realist Teori

Realizm; devleti, uluslararası ilişkilerin temel aktörü olarak kabul ederek, uluslararası ilişkiler ve uluslararası politikayı devletler arasındaki mücadele süreci olarak gören bir yaklaşımdır. Realizme göre tüm devletlerin ortak özelliği hepsinin idealler veya etik değerler yerine çoğunlukla ekonomik ve askeri güç peşinde olmasıdır. Realizm, temelde devletlerin birbiriyle işbirliği yapmaya yanaşmayacağını, işbirliği halinde dahi öncelikli olarak kendi çıkarlarını gözeteceğini belirtir. Bu bağlamda teori güç dengesi, çıkar optimizasyonu gibi konularla yakından ilişkilidir. İnsana yönelik değerlendirmesi oldukça negatif olan realizme göre, insan doğuştan kötü açgözlü ve hırslıdır. (Feng & Ruizhuang, 2006) Sürekli kapasitesini arttırma güdüsüyle hareket eden devletler de, olanakları ölçüsünde diğerlerini egemenliği altına almaya çalışırlar. Dolayısıyla böyle bir yapıda savaş ve çatışma olağan hale gelmektedir. (Şöhret, 2012)

Siyasal gerçeklik adı verilen realist paradigma gerek uluslararası çatışmaların sonucunun belirlenmesinde gerekse diğer devletlerin davranışlarını etkileme konusunda devletlerin sahip olduğu kapasiteler büyük önem taşımaktadır. (Arı, 2004)

2. Liberal Teori

Etimolojik olarak, bireysel hürriyetin önemi ortak kanaattir. (Waldron, 1987 ) Günlük dilde, liberal bir felsefe, liberal bir siyasal doktrin, ekonomik anlamda bir liberalizm” anlaşılmaktadır.Dar anlamda muhafazakârlıkla sosyalizm arasında yer alan, geniş anlamda ise komünizme ve faşizme karşı olan bir siyasal teoridir.(Yayla, 2003)

Liberalizme göre dünya barışı; siyasi ve ekonomik liberal normların ulusal ve uluslararası düzeyde yerleşik hale gelmesi, karşılıklı bağımlılığın ve etkileşimin artması, devletlerarası teşkilatların öncülüğünde gerçekleştirilecek uluslararası işbirliği, yönetişim ve insan haklarının korunmasıyla gerçekleşebilir. (Sandıklı, 2012)

Liberalizmde, silahlanma yerine ekonomik olarak güçlenmek ortak güvenliğin sağlanmasında en önemli faktördür. Liberalizmin en temel ilkesi demokrasidir. (Arı, 2004). I. Dünya Savaşı sonrası ve komünizmin 1990’ların başında dağılmasının ardından yıldızı parlayan Liberalizm, 1945 sonrası ve aynı şekilde 9/11 sonrası dönemde dikkat çekici bir şekilde sessiz kalmıştır.

3. Marksist Teori

Genel olarak marksizm; kapitalizmin, bir devrim sonunda devrilmesi, proletarya diktatörlüğünün kurulması, öncü komünist parti önderliğinde sosyalizm yolunda ilerlenmesidir. Sanayi kapitalizminin doğup geliştiği ve ağır iş şartlarında insanların ezildiği bir dönemde doğmuş ve şekillenmiştir. Bu şartların doğurduğu sosyal eşitsizlik ve adaletsizlik insanların temel hak ve özgürlükleri bağlamında Marx tarafından benimsenmiştir. Bu nedenle sosyal adalet ve eşitlik düşüncesi Marx’ın düşüncesinde ontolojik güvenliğin hareket noktası olmuştur. İngiltere sanayi şartlarında, ağır koşullar altında çalışan işçileri, modern köleler olarak tanımlayan Marx, bu sosyal sorunun ancak sınıf bilincinin gelişerek insanların kendi haklarının savunucusu olmalarıyla çözülebileceğini düşünmüştür. (Bagby, 2002)

Marx’a göre üretim araçların elinde bulunduran ve maddi güce sahip olan sınıf aynı zamanda tinsel güce de egemendir. Yani yükselen her sınıf kendi çıkar ve beklentilerini toplumun çıkar ve beklentileri gibi sunar. Bu durumda kendi çıkarlarına yönelik tehditleri yaygın bir tehdit gibi göstererek ya da çıkarların güvenliğini toplumun güvenliği gibi sunarak kolektif güvenlik politikaları içinde aslında sınıfsal çıkarların güvenliği güdülecektir. (Birdişli, 2011) Ayrıca demokratik kapitalizmin barışı teşvik edeceği savunulmaktadır. (Arı, 2004)

4. Eleştirel Teori

1923 yılında Frankfurt’ta kurulan, 1930’larda ABD’ye taşınan ve 1950’lerin başında Frankfurt’ta yeniden kurulmuş olan Sosyal Araştırma Enstitüsü’nde çalışan ve Marksizmden etkilenen bir grup teorisyenin temsil ettiği Frankfurt Okulu düşüncesi olmuştur. (Heywood, 2013)

Liberalizm, realizm ve marksizm gibi teorilerin insanı tâli planda ve edilgen konumda ele aldığını ileri süren kuram, öncelikli olarak incelenmesi gereken unsurun insan olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle bu çizgideki düşünürler, temel sorunsal olarak insanın özgürleşmesini ele almış, Marksizm’deki sınıf kavramına bağlı özgürleşme hedefini daha geniş bir çerçevede incelemiştir. (Sandıklı, 2012)

Eleştirel kuram, uluslararası ilişkilerde anarşi ve güç gibi değişmez kurallar olduğu fikrine karşı çıkmaktadır. Kuram, tarihi süreci durağan olarak değil değişim içinde ele alır. Uluslararası sistemin niteliğinin ve sosyal ilişki biçimlerinin, insan doğasından veya sabit anarşik yapıdan kaynaklandığı ve değiştirilemeyeceği savı kabul edilmez. Kurumları, toplum ve iktidar ilişkilerini mevcut biçimiyle değerlendirmek yerine sorgulamayı tercih eder. (Sandıklı, 2012) Tarihi süreci yönlendiren ise insan topluluklarının iradesidir. İnsanlar toplu halde hareket ederek barışın önündeki yapısal engelleri kaldırabilir. (Linklater, 2008)

Uluslararası İlişkiler Teorileri Bağlamında Arap Baharı: Suriye’de Yaşanan Kriz

Suriye 1971’den beri aralıksız olarak Baas Partisi ve bu partinin kontrolünü elinde bulunduran Esed ailesi tarafından yönetilmektedir. Soğuk Savaş yıllarının politik ortamından faydalanarak otoriter rejimine hayat alanı oluşturan Suriye yönetimi Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından dış politikasında strateji değiştirerek Batıya yaklaşmak istemiş ancak eski ABD Başkanlığına George Bush’un seçilmesinin ardından yaptığı “şer ekseni” açıklamasıyla Suriye’yi hedef göstermesi Suriye yönetiminin kendisini tecrit etmesine sebep olmuştur. (Bozdemir, 2013)

Bu süreç, Suriye’nin uluslararası toplumla olan ilişkilerinde bir kırılma yaratmıştır. Mart 2012’de başlayan ve halen devam etmekte olan Suriye muhalefeti ile Baas yönetimine bağlı silahlı güçler arasındaki çatışmaları durdurabilmek ve Suriye’de barış ve istikrarı yeniden sağlayabilmek amacıyla BM ve Arap Birliği tarafından temsilci olarak atanan Kofi Annan tarafından bir plan ortaya konmuş, ancak plan tam manasıyla uygulanamamıştır. Neticede Suriye’de kan akmaya devam etmiştir. Bu durumda Suriye konusunda daha etkin bir tavır içerisinde olmaları beklenen uluslararası toplum da sorunun çözümüne yönelik adım atmakta geç kalmışlardır. Şimdilerde devam eden Cenevre-2[2] görüşmelerinde meseleye geçici bir çözüm aranmaktadır. Bu yazıda Suriye krizinin çözümünde etkin rol üstlenmesi beklenen küresel ve bölgesel güçlerin Suriye politikaları yukarıda değinilen teoriler açısından değerlendirilmiştir.

1. Amerika Birleşik Devletleri’nin Suriye Krizine Bakışı

Soğuk savaş sonrası liberal politikaları ile tanınan Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin, 2001 Afganistan ve 2003 Irak’taki nispi başarısızlığı ve 2013’te hükümet kapatma ile gün yüzüne çıkan ekonomik sıkıntıları, “Suriye Krizi”ne bakışını büyük oranda etkilemiştir. Barack Obama’nın göreve gelişinden sonra ABD’nin uzak bölgelerdeki harekâtlara sıcak bakmadığı bilinmektedir. Arap Baharının Suriye’ye sıçraması ile birlikte 9/11’den itibaren realist politikalar izleyen ABD; yine realist bir yaklaşımla herhangi bir doğal kaynağa sahip olmayan bölgedeki krize mesafeli yaklaşmış ancak Suriye’nin Ortadoğu’da kilit rolde olması bakımından da krize tamamen uzak kalamamıştır.

Suriye’de Ağustos 2011’de başlayan ayaklanmalar ile birlikte rejimin aldığı şiddet eğilimli önlemlere karşı; ABD tarafından rejim taraflarının ve ailelerinin ABD’deki varlıkları dondurulmuş, Suriye’ye petrol ürünleri ticareti ve rejim ile iş yapılması yasaklanmıştır. Washington, Şam büyükelçiliğini kapatarak, Haziran 2013’te de tarım, altyapı ve petrol üretimi için altyapı donanımlar dahil olmak üzere isyancı kontrolündeki bölgelerde, mal ve sivil teknolojilerin ihracatını sağlamak amacıyla kısmi yaptırımların gevşetileceğini açıklayarak, liberalizmin farklı barış çözümü arayışlarından da faydalanmayı ihmal etmemiştir.(Laub, 2013)

ABD Devlet Başkanı, her ne kadar gelişmeleri kuvvet kullanma tehdidiyle etkilemiş olsa da, uzun süredir Esad rejiminin destekçisi olan İran’ın sahneye dönüşü; Suriye konusunda karşılıklı tavizlerle birlikte uygulanan politikalar sayesinde hayata geçirilmiştir. Özetle ABD yine dengeleme politikalarıyla bölgedeki kendi etkisini devam ettirmektedir. (Pierini, 2013)

Burada ABD halkının olaya bakışını ortaya koyması açısından Eski Beyaz Saray Milli Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski’nin, The National Interest’e ABD’nin Suriye politikasını ve Suriye merkezli son gelişmeleri değerlendirmesi esnasında söylediği “Suriye meselesi, dünya meseleleriyle ilgili olarak gerçekten fazla bir şey okumayan sıradan Amerikalıların bütünüyle kavrayabileceği bir bakış açısı değildir. Burası, bilgi bakımından fakir ve dünya hakkında biraz malumatı olan güzel duygular ülkesidir.” Söz, aslında ABD politikaları hakkında bize ipuçları vermektedir. ABD’nin, liberal tutumla Suriye’ye BM kararı olmadan müdahale etmek istememesi bölgeyi dengeleme faaliyetleri ile kontrol altında tutmak istediğinin başka bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

2. Avrupa Birliği’nin Suriye Krizine Bakışı

Temel olarak Avrupa Birliği (AB)’nin dünya güvenlik anlayışı olarak liberal politikalar izlediği bilinse de bu durum Suriye için geçerli görünmemektedir. Suriye’ye karşı tutum, ülkeler arasında farklılık arz etmekle birlikte, ağırlıklı olarak bu ülkeye karşı sert bir yaklaşımı öngörmektedir. AB ülkeleri arasındaki temel ayrımın sebebi, bir grup ülke Ortadoğu’da kalıcı bir barışın tesisini ön plana alırken, bir grup ülke için ABD ile olan ilişkileri diğer önceliklerine üstün gelerek Suriye’ye karşı politikalarını belirlemesidir. Bugüne kadar ikinci grubun daha belirleyici olduğunu söylemek mümkündür.

7 Temmuz 2012’de AB Yüksek Temsilci Catherine Ashton, Suriye halkına olan desteğini tekrarlamıştır. İnsani yardımın ihtiyaç içinde olan insanlara engelsiz bir şekilde ulaştırılmasına izin verilmesini isteyerek, Suriye halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesine olan bağlılığını vurgulayarak müttefiki olan ABD yanlısı politikalarını insancıl bakış yani eleştirel teori adı altında aslında realist tutumunu sürdürmüştür. (Öztürk, 2012)

23 Temmuz 2012’de AB, Annan Planı’ndan doğan yükümlülüklerini ve BMGK’nin 2042 ve 2043 Sayılı kararlarını ihlal ederek nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ağır silahlarla halka ateş açan rejimi şiddetle kınamıştır. AB, Suriye rejimini sivil ölümlerini derhal durdurmaya, kuşatılmış şehir ve kasabalardan çekilerek, ülkenin çıkarı için barışçıl bir geçiş sürecine izin vermeye davet etmiştir. AB ayrıca rejime, komşu ülkelerin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarına saygı göstermesi hususunda da çağrıda bulunmuştur. Liberalizmin uluslararası barışın tesisi kapsamında, Kofi Annan’ın görevine ve 6 maddelik planının yürürlüğe sokulmasına verdiği tam desteği bir kez daha vurgulamıştır. (EU, 2012)

AB’de, ABD gibi yaşanan ölümler sonrası sessiz kalamamış ambargo uygulanmasını desteklemiştir. Ancak BM Güvenlik Konseyinden herhangi bir müdahale kararı çıkarmayı başaramamış, aynı zamanda muhaliflere petrol ticareti serbestisi konusuna da sıcak yaklaşmıştır. Böylece Marksist yaklaşımla muhaliflere desteğini sürdürmüştür. İngiltere ve Fransa’nın 2011’den beri uyguladığı silah ambargosunu bitirmesi ise en çok bölgedeki Hizbullah gibi terörist grupların işine yaramıştır. (Laub, 2013) Sürekli liberal politikalar ile gündemde olan AB menfaatinin bulunmadığı Suriye’de olaylara genelde eleştirel teori bakış açısıyla yaklaşmış, Rusya ile ekonomik ilişkileri ise fazla geri gitmesini engellemiştir.

3. Rusya Federasyonu’nun Suriye Krizine Bakışı

Temelde Marksist politikalar izleyen Rusya, Ortadoğu dış politikası gereği her zaman Suriye’yi yakından takip etmiş ve aslen realist davranarak Arap Baharı başladığı zaman uluslararası arenada aktif rol almıştır. Ülkelerin içişlerine karışılmaması yönündeki eleştirel görünen yaklaşımıyla da sürekli gündemde kalmıştır. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, Suriye Rusya’nın Sovyetler döneminden beri en sadık müttefik ülkesidir ve ikili ilişkileri karşılıklı menfaat ilişkileri barındırmaktadır. Rusya’nın menfaatlerinden en önemlisi olan Tarsus’taki tek üssünden vazgeçmesi Rusya açısından büyük bir kayıp olması, diğer nedeni ise, Rusya Libya örneğindeki hatasının farkına varmasıdır. Rusya Libya’daki hareketlilik sırasında ‘bekle ve gör’ politikası izlemiş, Batı karşıtı politika gütmekten kaçınmış ve hatta BM gözetiminde Barış Güçleri’nin bölgede bulunmasını savunmuştur. Sonuçta petrol ve doğalgaz kontratlarında da problemler yaşamıştır. Dolayısıyla aynı hataya düşmek istemeyen Moskova yönetimi olaylara uzak kalmak yerine barış yanlısı liberal tavrını ortaya koymuş ve BM’de Batılı ülkelere karşı tavır sergilemiştir. Bu bağlamda BM’nin Suriye’ye yaptırım öngören kararı Rusya ve Çin vetosuna takılmış ve uygulamaya konamamıştır. (Taş, 2013)

Tüm bu gelişmelere ve çıkar ilişkilerine rağmen aradan geçen zaman zarfında Rusya’nın tutumunda görülen ani yumuşama hatta kimyasal silahlarla ilgili anlaşmaya yanaşmasından batıyı karşısına almak istemediğini anlaşılmaktadır. (Öztürk O. M., 2014) Öyle ki; John Kerry ile görüşen Sergey Lavrov, Esad’ın 2014’ün yarısına kadar elindeki kimyasal silahlardan kurtulması yönünde fikir birliğine vardığını ve aksi durumda BM Şartı’nın 7.maddesinin[3] uygulanmasını kabul ettiğini belirtmiştir. (Hürriyet, 2013) Her ne kadar Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ‘güç kullanımını reddeden’ açıklamalar yapsa da söz konusu gelişme bunun aksini gözler önüne sermektedir. (Taş, 2013) Bu çerçevede aslında ABD ile Rusya’nın bölgeyi kontrol etmek için işbirliği içinde olduğu da gözlerden kaçırılmaması gereken bir konu olarak görülmektedir. (Öztürk O. M., 2014)

4. İran’nın Suriye Krizine Bakışı

Orta Doğu’daki statükoya karşı çıktığını dile getiren ve “İslami Uyanış” addettiği Arap Baharı sürecini Marksist bir bakışla destekleyen İran, bu kez realist yaklaşarak, Suriye’deki krizde farklı bir tutum geliştirmiş, statükonun sürdürülmesine destek olmuştur. (Ünal, 2012)

Suriye Krizi, İran’ın ideolojik, stratejik ve jeopolitik kazanç sağladığı Arap uyanışının çehresini değiştirmiştir. İran için hayati önem arz eden Suriye rejiminin geleceği, İran’ın bölgesel nüfuzunu ve sürdürdüğü siyaseti derinden etkileyebilecek önemdedir. Suriye’deki rejimin değişmesi ile birlikte İran’ın etki alanının Filistin’den başlayıp, Lübnan ve Irak’a kadar gerileyeceği öngörülmektedir. Diğer taraftan kriz ortamından faydalanarak ABD ile birlikte Akdeniz’e kadar ulaşan bir Şii devleti kurulmasını ve böylece Afganistan’dan Akdeniz’e kesintisiz bir hat boyunca oluşacak ticaret yoluna hakim olmayı hedefleyebileceği değerlendirilebilir. (Türkmen, 2013)

Bu bağlamada; İran için hayati önem arz eden Suriye rejiminin geleceği, İran’ın bölgedeki nüfuzunu ve sürdürdüğü siyaseti dönüştürebilecek öneme sahiptir. Suriye’deki rejimin değişmesi ile birlikte İran’ın Ortadoğu’daki menfaatlerinin zedeleneceği değerlendirilmektedir. Rejiminin devrilmesi sonucunda İran’ın Suriye, Lübnan ve Filistin üzerindeki nüfuzu önemli ölçüde azalacak, “Şii Hilali Projesi” akim kalacaktır. İran dış politikasında Maksizm’deki ezilenlerin yanında yer alma ilkesi, Suriye kriziyle birlikte önemini yitirmiştir. İran, on binlerce vatandaşını öldüren yüz binlerce vatandaşını yurt dışına sığınmaya mecbur bırakan rejimi destekledikçe dünyanın tepkisini çekmesine rağmen Rusya ve Çin ile birlikte realist politikasını devam ettirmiştir. (Ünal, 2012) 

Sonuç ve Değerlendirme

Tüm yaşananlar ışığında; çıkarların çatıştığı anda büyük güçler, küçük olana galip geldiğini, bir zamanlar kurulan veya kurdurulan düzenlerin, zamanı gelince ve miadı dolunca yeni sisteme görevini teslim ederek tarih sahnesinden ayrılmak durumunda kaldığını bir defa daha hafızalarımıza kazımıştır. Bu esnada bütün acı ve sıkıntıyı tüm bu olup bitenlerden bihaber insanlar (yaşlılar, kadınlar ve çocuklar) yaşamıştır. Tüm tarafların aynı argümanları kullandığı ve aynı cümleleri sarf ettiği koşullarda dahi, farklı sonuçlara ulaşmak, tam da tarihten ders almayanlara bir tokat niteliğindedir.

11 Eylül sonrası değişen dünya güvenlik algısı, realizm tabanlı büyük bir değişim ve dönüşümü beraberinde getirmiştir. ABD’nin küresel hegemonya uğruna paramparça ettiği toplumlar, yaprak dökümü gibi savrulmuşlardır. Bunun için demokrasiyi temel alan liberal yaklaşım söylemleriyle ve bireysel özgürlük vaatleriyle işgal edilen topraklar, bölgesel ve küresel rant alanı haline getirilmiştir. Bunun yanında insan hakları, demokrasi ve eşitlik söylemlerini dilinden düşürmeyen AB ülkeleri, müttefikleri olan ABD’den bir an olsun ayrılmayarak aslında kendi çıkarlarını tercih etmiştir. Realizm yine galip gelmiştir. Bunun yanında Rusya’nın ve İran’ın, konjoktürel olarak kendi çıkarları mevzu bahis olunca, nasıl kurtlaştıklarına ve her türlü siyasal hamleyi çıkarları için mubah saydıklarına bir kez daha şahit olduk.

Sonuç olarak popülist yaklaşımlarla bir gün veya bir devir kurtarılabilir ancak tarih, yapılan yamaların er yada geç tekrar söküldüğüne şahitlik edecektir.

Aysun KORKMAZ, Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Mezunu.

———-

[1] Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Cezayir, Ürdün ve Yemen’de büyük çapta; Moritanya, Suudi Arabistan, Umman, Irak, Lübnan ve Fas’ta küçük çapta olmak üzere tüm Arap Dünyasında yaşanan büyük harekettir. 2010 yılında başlayan ve günümüzde de süren, Arap coğrafyasında yaşanan halk hareketlerine verilen ortak addır.

[2] Katılımcı Ülkeler: BM, AB, Arap Ligi, İİT, Türkiye, Almanya, ABD, İngiltere, Rusya, Fransa, İtalya, İspanya, Çin, Irak, Lübnan, Ürdün, Bahreyn, Belçika, BAE, Brezilya, Cezayir, Danimarka, Endonezya, Fas, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, Hollanda, İsveç, İsviçre, Japonya, Kanada, Katar, Kuveyt, Lüksemburg, Meksika, Mısır, Norveç, Umman, Suudi Arabistan, Vatikan, Yunanistan ve Avustralya.

[3] BM Şartı’nın 7. maddesi, BM Güvenlik Konseyi’nin “barışı sağlama” yetkilerini belirtiyor. Bu madde Güvenlik Konseyine barışa zarar gelmesi durumunda askeri veya askeri olmayan eyleme geçme hakkı tanıyor.

Kaynakça

Arı, T. (2004). Uluslararası İlişkiler Teorileri. İstanbul: Alfa Yayınevi.

Bagby, L. M. (2002). Political Thought. Wadsworth/Thomson Learning Publication .

Birdişli, F. (2011). Ulusal Güvenlik Sisteminin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi , Sayı: 31 S.149-169.

Bozdemir, N. N. (2013). In a Nutshell: Syria and the EU. International Affairs .

EU. (2012). “Council conclusions on Syria.” 3183rd Foreign Affairs Council meeting. Brussels.

Feng, L., & Ruizhuang, Z. (2006). The Typologies of Realism. Chinese Journal of International Politics , S.109-139.

Heywood, A. (2013). Global Politics. Andres Yeyınları.

Hürriyet. (2013, 11 1). ABD ile Rusya Suriye Konusunda Anlaştı. 1 17, 2014 tarihinde http://www.hurriyet.com.tr/planet/24709740.asp. adresinden alındı.

Laub, Z. (2013). Syria’s Crisis and the Global Response. ABD: Routers.

Linklater, A. (2008). Critical Theory and World Politics: Citizenship. Special Indian Edition , S.240.

Öztürk, B. (2012). Avrupa Birliği’nin İran ve Suriye Politikasının Türkiye’ye Etkisi. İstanbul: Ortadoğu Analiz.

Öztürk, O. M. (2014). Rusya ve ABD açısından Suriye Krizine Bakış. Türkbir .

Pierini, M. (2013). Üç Başkentte Suriye savaşı. İstanbul: Dünya Bülteni Araştırma Masası.

Sandıklı, A. (2012). Uluslararası İlişkiler Teoriler ve Barış. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri (s. S.133-157). Ankara: Bilgesam Yayınları.

Şöhret, M. (2012). Realim Çerçevesinde AB’nin Bütünleşmesi. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi , C-1 S.4.

Taş, S. (2013). Geçmişten Günümüze Rusya – Suriye İlişkileri. Akademik Perspektif , 1.

Türkmen, V. (2013). Suriye’nin Geleceği. Akademik Perspektif .

Ünal, B. (2012). İran’ın Suriye Krizindeki Tutumu.

Waldron, J. (1987 ). Theoretical Foundations of Liberalism. The Philosophical Quarterly , Nisan s. 129.

Yayla, A. (2003). Liberalizm. Ankara: Liberete Yayınları.

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

“Bölgesel Güç” mü “Bölgesel Hiç” mi

Türkiye’nin bölgesel güç mü olduğu yoksa bölgesel güç olma potansiyeline sahip mi olduğu bu zamana …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir