Etiketler Posts tagged with "dış politika"

dış politika

Bir devletin, ulusal çıkarlarının biçimlendirdiği amaçlara ulaşmak için diğer devletlerle ve uluslararası kurumlarla arasında olan diplomatik siyasal, ekonomi ve hukuki ilişkileri kapsayan politika. ayrıca dış politikayı, başka bir devletin yapmış olduğu girişimler ve tutumlar da biçimlendirebilir. dış politika uygulamasında bazı önemli noktalar vardır. herşeyden önce ulusal çıkarlar çerçevesinde belirli ve sabit amaçlar belirlenmeli, bu amaçları etkileyecek olan uluslararası ve ulusal faktörleri bulmak, devletin bu planlanan amaçlara ulaşabilme kapasitesinin yeterliliğinin ölçülmesi, amaçları gerçekleştirme yolunda ortaya çıkan engelleri aşmak için devletin kapasitesini çeşitli şekillerde kullanmayı sağlayan stratejiler geliştirmek ve bu süreci devamlı şekilde yeniden gözden geçirmek ve yorumlamak. Dış politika deyimiyle genellikle bir devletin uyguladığı dış politikaların bir bütünü anlaşılırsa da bazen tekbir durum veya tek bir amaca ulaşmak için uygulanan stratejiler anlamına da gelebilir. diğer yandan kitle halinde siyasal katılımların çoğalması, çıkar ve baskı gruplarının kamuoyunu da yanına alarak karar verenlere etkide bulunması sonucu iç ve dış politikayı birbirinden tamamen ayırmak son derece zorlaşmıştır. devletler arasındaki bütünleşme, işbirliği ve organizasyonlar arttıkça bir devletin dış politikası başka bir devletin iç politikası olabilmektedir. Sabit ve tutarlı bir dış politika izlemek ve uygulamak oldukça zordur. çünkü, kısa dönem avantajlar veya dezavantajlar bunların uzun-dönem sonuçları arasında bağlantı kurmak, bunların diğer milletler üzerindeki etkisini değerlendirmek, başarısızlığa uğramış bir politikayı çözmek oldukça zordur.

Dış politika yapımcıları için iç istikrar önemli bir husus teşkil etmektedir. Eğer bir devlet iç istikrarına sahip değilse dış politika alanında kendi vizyonuna sahip olamaz. İç istikrar sağlanırken kendi kontrolü dışında dışarıda gerçekleşecek her olay o devleti olumsuz etkiler bu sebeple de devletler olayların içinde yer almaya kendi fikir ve düşüncelerini de söyleme gereksinimi duyarlar. Türk dış politikasında ise 90’lı yıllara kadar tek yönlü korkak bir politika izlenirken Soğuk Savaş sonrası bu tek yöndeki alternatif seçeneğini artırarak çok yönlü bağımsız bir dış politika çalışmaları başlamış ancak ülke içi istikrarın tam anlamıyla sağlanamamış olması bu çalışmaların ancak 2000’lerde bir ruh bulmasını sağlamıştır.

Giriş

Türk dış politikasının kurucu temellerinden birisi olan statüko algısı kendini dış etkenlerden koruyarak bütünlüğüne zarar gelmesini önleme amacı gütmektedir. Eğer bir devletin kendi içinde sıkıntılar mevcutsa o devlet dış azınlıklarla uğraşmak yerine kendi içine dönük bir politika izlemeye başlar. Kendisi içe dönük politika izlerken dışarıda kendisine yönelecek tehditlerden korunmaya çalışır. II. Dünya Savaşı’ndan önce İngiltere ve Fransa I. Dünya Savaşı sonrasında yaşadığı büyük kayıplar nedeniyle kendi iç istikrarında bozulmalar gerçekleşmiş ve bu da bu büyük iki gücü sıkıntıya sokmuştur. Bu nedenle kendi statükolarını koruyabilmek için Hitler Almanya’sıyla oturmuş oldukları Münih Düzenlemeleri’nde Almanya’ya büyük imtiyazlar tanınmıştır. Öyle ki bu düzenlemeler sonrasında büyük devletlerin kendi çıkarları uğruna küçük devletleri anlaşma masasında parçalayabileceği bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Türk dış politikasına yön verenler Batı’nın kendi çıkarları nedeniyle kendisini Münih Düzenlemeleri’nde Çekoslovakya’ya olduğu gibi masada görmesi Soğuk Savaş sonrasında alternatif arayışları içerisine girmesine neden olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla oluşan bağımsız küçük devletler ile komşu olan Türkiye için olumlu ve olumsuz bazı gelişmeleri ortaya çıkarmıştır. Olumlu gelişmeler Türk dış politika uygulayıcılar politika taktiksel bir değişim çalışmalarına başlamışlardır. Dış politika açısından bu bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü yeni yerlerin keşfi yapılmıştır. Olumsuz yönü olarak bu bağımsız olan devletler bölgede istikrarsızlığı da beraberinde getirmiştir. Bu istikrarsızlık karşısında Türkiye’nin önceden hazırlıklı olmayışı onu doğrudan Orta Asya ve Kafkasya üzerindeki prestij ağırlıklı bir hakimiyet kurmasına engel olmuştur. Ayni zamanda Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü kurma girişiminde bulunarak o bölge ülkeleriyle hem ilişkilerin gelişmesini sağmak amacıyla hem de bölgeye istikrar kazandırma çabası içerisinde olmuştur.

Bu çalışmada politika uygulayıcılarının ortaya çıkan bu konjonktürel dalgalanma karşısındaki nasıl davrandığı, ortaya çıkan fikirlerin neden gerçekleşmediğine değinilmiştir. Ayrıca Türk dış politikasının temel ilkelerinin değişip değişmediği, 2000’li yıllara gelene kadar dış politika alanında neden dış politika da istikrar sağlanamadığına cevap aranmıştır.

Tanım İtibariyle Statükoculuk ve Statüko Politikası

Statüko tanım itibariyle uluslararası politika literatüründe belirli bir anda devletler arasında var olan durumu anlatmak için kullanılan Latince bir deyimdir. “Statusquoante” deyimi ise yalnızca bir savaş öncesi durumu anlatmak için kullanılmaktadır. Statüko politikası ise devletlerin dış politika yönelimlerinden birisidir. Eğer devlet uluslararası sistemdeki mevcut güç dengesinin sürmesini istiyorsa ve bu istemi aynı amaca yönelik çabalar ile destekliyorsa o devletin statükocu bir dış politikası olduğu söylenebilinir. Bu anlamda statüko politikası emperyalist ya da irredantizm karşıtı bir yönelimdir.[1]

Türk Dış Politikasında Statükonun Yeri

29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla beraber Mustafa Kemal Atatürk “Yurtta sulh cihanda sulh” söylemiyle dış politikanın temel ilkelerinden biri olan statükoya vurgu yapmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış olan Türkiye kendine yegane hedef olarak revizyonist hareketlilik yerine “Misak-ı Milli” de belirlenmiş olan sınırları korumaktır. Ancak tarihin akışına baktığımız zaman Türk dış politikasını revizyonist olarak nitelendirilebilecek olaylarında gerçekleşmiş olduğunu görmekteyiz. 1939 Hatay’ın Türkiye katılması, 1950’de Kore’ye asker gönderilmesi, 1994’te Bosna’ya asker gönderilmesi gibi tüm bu olaylar artık Türk dış politikasında statükoculuğun bırakılıp revizyonist bir politika izlendiği şeklinde yorumlanmıştır. Aslına bakacak olursak revizyonist bir dış politikanın temelini devletlerin dış azınlıkları kendi içine katmaya yani irredantizme dayandığı ve bu kendi sınırları içine katma eylemini de kaba güçle yapar bu nedenden dolayı sonunda kendi varlıkları tehlike altına girmektedir. Ancak Türkiye’nin ne bir dış azınlıklarıyla uğraştığını görmekteyiz ne de kaba kuvvetle sınır genişletmeye çalıştığını görmekteyiz. Türkiye uyguladığı politikaları uluslararası hukuk dahilinde kendi bağımsızlık ve bütünlüğüne zarar gelmeyecek şekilde içe dönük bir politika izlemişti. II. Dünya Savaşı’nda Türkiye tercihini kendisi gibi statüko taraftarı ülkelerden yana tercihini kullanmıştır (İngiltere ve Fransa). Bu tercihini Soğuk Savaş döneminde de sürdürmüştür.

Devletlerin dış politikasına şekil veren maddi ve maddi olmayan bir dizi faktörden söz edilebilir. Başka bir açıdan ise dış politika oluşumunda “psikolojik çevre ve fiziksel çevre” etkili olmaktadır.[2] Türk dış politikası oluşumunda coğrafi konum, tarih, ekonomi gibi yapısal faktörlerin yanında Batıcılık, statükoculuk gibi davranışsal faktörler de etkili olmaktadır. Türkiye’nin Batı’ya fazla yönelmesi Dünya’daki genel eğilimler ve Türkiye’ye yönelik tehdit ve beklentiler dolasıyla gerçekleşmiştir. Örneğin II. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nin tehdit ve saldırganlığı Türk dış politikasını radikal bir şekilde etkilemiş ve NATO’ya girişte anahtar rol oynamıştır.[3] Dış politika da Batıcılık ilkesinin tarihi Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar uzanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde İttihat ve Terakki ile birlikte (Jön Türkler vs.) Batı’ya iyi bağlanmış insanlara Batı kültürü aşılanmaya çalışılmıştır. Cumhuriyet döneminde ise Atatürk’ün “Muasır medeniyetler seviyesi” olarak gördüğü gelişmiş bir Batı’nın olması ve bu Batı düzeyine çıkılması için onun yakından takip edilmesi gerektiği düşüncesi ilerleyen zamanlarda Türk dış politikasının tek boyutlu bir hal almasına neden olacaktır. ‘Sadece Batı’ düşüncesi Türkiye’yi kendi bağlarından koparıp onlardan uzaklaştırmıştır. Bu tek yönlü politika 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılması yani Soğuk Savaş’ın bitimine kadar kısmen zorunlu nedenlerle devam etmiştir. Ancak Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte Türkiye’nin konumu artık sorgulanmaya başlamıştır. 1992 yılında Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile yapmış olduğu “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması (SEİA)”’nın yenilenme zamanı geldiğinde anlaşma sadece 1 yıl uzatılmıştır. SEİA’nınasıl konusu olan Türkiye’de ABD askeri varlığı önemli ölçüde azaltılmıştı. Bu Soğuk Savaş’ın bitmesi nedeniyle ABD’nin dünya çapındaki askeri yükümlülüklerini azaltma politikasının bir uzantısıdır.[4] ABD’nin bu politikası o dönem için Türkiye’nin savunma gücünü azaltmıştır. Batı, Türkiye’nin kendileri için ne ifade ettiğini artık Soğuk Savaş dönemindeki kadar jeostratejik öneminin kalıp kalmadığını sorgularken Paul Henze ise Batı Avrupa’yla ABD’nin Türkiye’yi “Orta Doğu ve Orta Asya’yla ilişkilerini güçlendirecek, bütünün ayrılmaz bir parçası” olarak değerlendirmeleri gerektiğini savunmuştur.[5] Batı’nın Türkiye’yi sorgulaması Türkiye’nin Batı’ya bir alternatif üretmesinin gerekliliğini göstermiştir. Geçmişte sadece Batı’nın alternatifinin olması Türkiye’yi seçeneksiz bırakmış olsa da artık Sovyetler Birliği dağılmış ve Orta Asya’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da yeni devlet bağımsızlık kazanmışlardır. Artık Türkiye Sovyetler Birliği gibi süper bir güçle komsu değildir ki bu da Türkiye’nin bölgede hakim güç olması için büyük bir fırsat yaratmıştır.

1990’lara kadar durağan yapıda olan Türk dış politikası 1990 itibariyle bu durağan yapıdan vazgeçerek onun yerine daha hareketli aktif bir dış politikası denemesine girişmiştir. Bu dönemde “Avrasyacılık, Neo-Osmanlıcılık, İslamcılık” gibi fikirler gelişmiştir. Bu fikirler sayesinde dış politika statükoyu sadece savunma amaçlı değil bir dönem Bismarck’ın yaptığı gibi ilişkiler merkezine kendisini oturtarak gelişmiş bir ilişkiler ağına sahip olmaya çalışılmıştır. Özellikle 1990’larin başlarında Cumhurbaşkanlarımız Turgut Özal ve Süleyman Demirel’in farklı siyasal görüşlere sahip olsalar bile paylaştıkları ortak hayal, “Adriyatik’ten Çin Denizi’ne Türk Dünyası” söylemi Türk dış politikasını kendi geçmişteki özüyle barıştırmaya çalışmışlardır. O dönem Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Kosova’daki kriz ile ilgili olarak “Kosova, Türkiye’nin kalbinde özel bir yere sahiptir ve Kosovalılar bizim kardeşimizdir” demiştir.[6] Bu söylemler Orta Asya’daki ve Balkanlar’daki “Türki” devletlerin bağımsızlıklarını kazanmaları nedeniyle başarıya ulaşabileceğine inanılıyordu. Türkiye’yi çevreleyen devletlerin istikrarsız yapıda olmaları ekonomik olarak güçsüz olmaları bu inancı daha da artırıyordu. Ancak unutulan yahut gözden kaçırılan önemli bir nokta var ki o nokta Rusya’nın Orta Asya ve Kafkasya’daki varlığıdır. Orta Asya ve Kafkasya Rusya’nın  “arka bahçesidir”. Rusya bu bölgenin başka bir ülkenin etki alanına girmesini istememektedir. Çünkü burada petrol yatakları bulunuyor aynı zamanda hem azınlık sorunları yoğun hem de Rusya’nın geleneksel “yumuşak karnının” kapısıdır.[7] Orta Asya ve Kafkasya’daki devletler bağımsızlıklarını almadan önce Rusya idariyi yapıyı kendisine bağlamış olduğu için Türkiye’nin bu bölge ülkeleri üzerinde hâkimiyet kurabilmesi o dönem için bir hayalden öteye geçememiştir. 1990’larda Türkiye’nin Rusya ile kötü ilişki geliştirme gibi bir lüksü yoktu. Çünkü Türkiye bu dönem başlarında kendi gücünün farkına varmaya başlamıştır ve hiçbir komşu devletine sırtını dönemezdi bunun nedeni ortak bir geçmişe sahip olmamızdır.  Ancak Türkiye bölge ülkeleriyle biranda ilişki geliştirme çabaları bu ortak geçmişin yıllar sonra ilk defa denenmiş olduğu için kendi bölge halkına kısmen yabancılık çekmiştir. Tüm bu fikirlerin geliştirilme çabalarının başarısız olmasının diğer büyük sebebi ise Türkiye’nin ekonomik yetersizliğidir. Ekonomik yetersizlik Türkiye’nin hareket alanını kısıtlamıştır. Ekonomik olarak Rusya ile rekabet edebilecek düzeyde olmaması bölge ülkelerinin özellikle de Orta Asya ve Kafkasya’daki devletlerdeki istikrarsız yapısının yarattığı boşluğu Rusya tarafından doldurulmasını sağlamıştır.

1990’lardan itibaren Türkiye’nin bölgesel düzeyde aktif bir dış politika izlemeye başlaması aslında Türkiye’nin kendi tercihlerinden ziyade ortaya çıkan gelişmelerin bir zorlaması sonucu oluştu diyebiliriz.[8] Çünkü Türkiye ne Soğuk Savaş’ın sona ermesine ne de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bölge ülkeleriyle siyasal ve ekonomik ilişkiler geliştirmeye hazırlıklıydı.

Türkiye Soğuk Savaş sonrası her ne kadar Balkanlar, Orta Doğu, Orta Asya ve Kafkasya bölgelerinin farkına vararak oraları yeniden keşfetme arzusuyla tarihindeki gibi sıkı ilişki geliştirmeye çalışmıştır ancak beklenilen başarı sağlanamamıştır. Ancak gelecek dönemlerde girişilebilecek bir girişim olduğunda onun temeli atılmış olacaktı. Aynı bölgelerin farkına vararak geçmişte Doğu’ya yaptığı şeyi Batı’ya yapmamış bilakis NATO’ya sadık bir üye olarak kalmıştır ve AB tam üyeliği konusunda istekli tutumunu devam ettirmiştir. Bir Dış İşleri Bakanlığı yetkilisinin 1999 yılında belirttiği ve eskiden olduğu gibi Türkiye “Sadece NATO’nun yüksek derecede güvenlik garantisi vermesi sebebiyle değil aynı zamanda Batı’da yer aldığının açık bir göstergesi olduğu için” ittifakta yer alması gerektiğini belirtmiştir.[9] Yani bu söyleminde gösterdiği gibi Türkiye halen Batı yanlısı bir politika izlemekteydi. Ancak yine de yavaş yavaş “tek yönlü” bir politikadan “çok yönlü” bir dış politikaya geçildiğini söyleyebiliriz. Ama 2000’li yıllara kadar “çok yönlü” dış politika çabaları denenmekten öteye geçememiştir. Bunun nedeni ise basta darbeler ve demokrasideki sorunlardır. Darbeler dış politika yapımcılarının bağımsız bir şekilde çalışmasına engel olmuştur. Ayrıca Türkiye’nin başarılı bir dış politika yürütebilmesi için istikrarlı hükümetlere ihtiyacı olduğu gibi kurumlar bazında da devamlılık gerektirmektedir. Ancak 1990-2002 arası dönemde hem hükümetlerin sık sık değişmesi ve dış isleri bakanları üstlendikleri makamı daha kavrayıp bir politika oluşturmadan başka bir makama atanmaları Dış İşleri Bakanlığı’nı da istikrarsız hale getirmiştir. Oysa bir devletin milli çıkarları bakımından en istikrarlı olması gereken kurumlardan biri Dış İşleri Bakanlığı olmalıdır. 2002’ye gelene kadar geçen yıllarda yanlış hükümet programları nedeniyle istikrar oluşturamayan hükümetler 2002’de tek partinin iktidar olmasıyla diğer alanlarda olduğu gibi dış politikada da, istikrar ve başarılı politika üretimini beraberinde getirmiştir.[10] Türkiye artık Doğu ile Batı arasında bir köprü olmak değil, “merkez ülke” olmak istemektedir. Türkiye üzerinden diğer aktif aktörlerin geçtiği edilgen bir köprü olmayı da reddetmektedir. Bunun yerine kendisinin merkezde olduğu ilişkiler ağını tesis etme çabasındadır. Köprü kavramsallaştırılması tehdit odaklı kendi başına var olamayan bir dış politika kavramsalını ifade eder. Oysa “ merkez ülke” ise muhtemelen müttefikleriyle ilişkisinde yayı mümkün olduğunca geri çekebilen ve bu özelliğiyle kıymet kazanacak bir devlettir.[11] Bu bağlamda geliştirilen “sıfır sorun” politikası Türkiye’nin komşularıyla ve yakın coğrafyasıyla sorunlu dış politika alanlarını minimize etme ve böylelikle bir istikrar çemberi inşa etme ihtiyacını temsil eder.[12] Bölgeye istikrarın gelmesiyle sürdürülebilir ilişkilerin ortaya çıkmasını hedeflemektedir. Çünkü bölgede oluşabilecek bir istikrarsız durumunda ortaya bir boşluk çıkacak ve bu boşluğu da ancak ABD müdahaleciliği doldurabilecek kabiliyete sahiptir. Türkiye artık bölgedeki ve mümkün olduğunca diğer coğrafyalardaki boşlukları da doldurma gayreti içerisindedir. Bu çerçevede Türkiye Afrika’da TİKA gibi dış politikanın kamu diplomasisi araçlarını devreye sokarak Afrika ülkelerinde su kuyusu açmaktan insani yardıma kadar pek çok alan kendi varlığını hissettirmektedir. Diğer taraftan Türkiye Latin Amerika ülkeleriyle bile yeni ilişkiler peşinde koşmaktadır.

Sonuç

1990’lara kadar Türk dış politikası sadece Batı odaklı bir dış politika izlemiştir. Ancak 1990’lara gelindiğinde Soğuk Savaş’ın bitmesi ve SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Türkiye’nin Batı için eski öneminin kısa süreliğine kaybetmesi Türkiye’nin dış politika algısında bir donum noktası olmuştur. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte dönem konjonktürlerinin şartları nedenleriyle yeni fikirler ortaya atılmış ancak başarılı olamamıştır. Bu fikirlerden en çok dikkat çeken ve eski Osmanlı’dan kalan bağların yeniden canlanması için politika yapımcılarımızın umutlandığı eski güçlü bağların biranda gerçekleşeceğine inanıldığı “Neo-Osmanlıcılık” fikri ve diğer fikirlerin gerçekleşememesinin başlıca birkaç nedeni vardır bunlar:

  • İlk olarak Cumhuriyet kurulduktan sonra “Muasır medeniyetler seviyesi ulaşma” gibi bir hedefin dış politikaya konmuş ve bu doğrultuda sadece yüzünü Batı’ya dönen Türkiye Doğu’yu arkasında bırakmış tüm bağlarını koparmıştır. Soğuk savaş bittikten sonra kendini kimlik bunalımı içinde bulan Türkiye tozlu raflarda bıraktığı o bölgeleri yeniden keşfetmeye başlamıştır. Ancak yeniden ilişki kurmaya çalıştığı bu bölgelere onca sene sonra yabancı kalmıştır.
  • İkinci olarak Türkiye’nin kendi içindeki istikrarsızlık dış politikaya da yansımıştır.
  • Üçüncü olarak ekonomik yetersizlik. Özellikle Orta Asya ve Kafkasya bölgesinde oluşan istikrarsızlık karşısında Batı Rusya’ya destek vermiştir. Eğer Türkiye ekonomik olarak güçlü olsaydı Rusya ile rekabet edebilecek onunla o bölgelere ulaşmak için zoraki bir dostluk ilişkisine gerek kalmayacaktı ve bölgede istikrarsızlık sonucu oluşan boşlukları kendisi tek başına doldurabilecekti.

Türkiye en bastan beri dış politika alanında pasif ve çekingen kalmıştır haklı olduğu konularda bile bu çekingen tavrı nedeniyle haksız muamelesi görmüştür ancak Türkiye 1990’larda ilk adımlarının atıldığı aktif ve atılgan diplomasi 2000’lerde uygulanmaya başlamıştır. Özellikle Dış İşleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu ile bir vizyona kavuşan dış politikamız başarılı politikalar uygulamaktadır. Yeni dönem dış politikamız statükoculuk temelinden ayrılmamış sadece taktiksel değişiklik yapılmıştır. Vatanin bağımsızlık ve bütünlüğünü gelişen olayların gerisinde durarak değil bilakis “Ritmik Diplomasi” ile bu kaygan zemine ayak uydurarak proaktif müdahaleler ile olaylara müdahil oluyor aleyhte gelişebilecek durumlarda zararı minimize etmeye çalışılıyor.

Mehmet Ali AÇIKGÖZ, Ahi Evran Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü.

31 Temmuz 2014

———

[1] Faruk Sönmezoğlu, v.d., Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, Der Yayınları, İstanbul, 2010, s. 599.

[2] İdris Bal, “Türk Dış Politikasında Eksen Kayması Tartışmaları”, (15.10.2013) http://analitikbakis.com/NewsDetail.aspx?id=14763

[3] Bal, a.g.m., (15.10.2013), http://analitikbakis.com/NewsDetail.aspx?id=14763

[4] William Hale, Türk Dış Politikası 1774-2000,  (çev.) Petek Demir, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2003, s. 231-232.

[5] Hale, a.g.e. s.205.

[6] Erman Akıllı, Türkiye’de Devlet Kimliği ve Dış Politika, Nobel Yayınevi, Ankara, 2013, s.69.

[7] Baskın Oran, “Türk dış politikası: temel ilkeleri ve Soğuk Savaş ertesindeki durumu üzerine notlar”, Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 51, Sayı 1, 1996, s.359.

[8] “Türkiye’de Dış Politikadaki Değişmeler”, (24.10.2013) http://www.bilsam.org/index.asp?do=article&article_id=4

[9] Hale, a.g.m. , s. 202-203.

[10] Bal, a.g.m., (15.10.2013)

[11] Hasan Basri Yalçın, “Türkiye’nin ‘Yeni’ Dış Politika Eğilim ve Davranışları: Yapısal Realist Bir Okuma”, Bilgi Dergisi, Cilt 13, Sayı 2, 2011, s.46.

[12] Yalçın, a.g.m., s.47-48.

KAYNAKÇA

1)      AKILLI Erman, Türkiye’de Devlet Kimliği ve Dış Politika, Nobel Yayınevi, Ankara, 2013.

2)      SÖNMEZOĞLU Faruk, v.d., Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, Der Yayınları, İstanbul, 2010.

3)      HALE William, Türk Dış Politikası 1774-2000, (çev.) PetekDemir, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2003.

4)      ORAN Baskın, “Türk dış politikası: temel ilkeleri ve Soğuk Savaş ertesindeki durumu üzerine notlar”, Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 51, Sayı 1, 1996.

5)      YALÇIN Hasan Basri,” Türkiye’nin ‘Yeni’ Dış Politika Eğilim ve Davranışları: Yapısal Realist Bir Okuma”, Bilgi Dergisi, Cilt 13, Sayı 2, 2011.

6)      BAL İdris, “Türk Dış Politikasında Eksen Kayması Tartışmaları”,  http://analitikbakis.com/NewsDetail.aspx?id=14763

7) http://www.bilsam.org

Anahtar kelimeler: , , , , , , , , , , , , ,

2 236
Wikileaks-Türkiye-Ortadoğu

Günümüzde kitlelere erişme alanı ve hızı son derece gelişmiş yepyeni bir alan olan sosyal medyanın kitleleri bilgilendirme, harekete geçirme ve olaylara yön verme açısından aktif bir rol üstlendiği yadsınamaz bir gerçek. Tam da bu noktada Avustralyalı aktivist ve gazeteci Julian Assange 2006 yılında halka ait ilk istihbarat örgütü olarak tanımladığı İsviçre kaynaklı Wikileaks adlı internet sitesini kurup ilk hamlesini 25 Temmuz 2010’da Amerikan ordusunun 2004-2009 yılları arasında Afganistan’da tuttuğu gizli raporları daha önceden incelenmesi için gönderdiği üç gazeteyle birlikte aynı anda internet üzerinden yayınlamış ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dahil raporlarda adı geçen tüm ülkelerde büyük bir etkiye sebep olmuştur. Ancak Wikileaks’in isminin daha fazla duyulmasına neden olan olay, 28 Kasım 2010’da ABD Dışişleri Bakanlığının büyükelçilik ve konsolosluklarla yaptığı yazışmalara dayanan kripto telgrafların sızdırılması oldu. Ve bu olayla birlikte Wikileaks diplomasinin 11 Eylülü olarak anılmaya başladı. Burada aklıma öncelikli olarak şöyle bir soru geldi: ABD gibi her açıdan güçlü bir devletin böyle bir güvenlik zafiyetine kurban gitmesi mümkün müdür? Devam sürecinde Wikileaks’in yarattığı etkiler doğrultusunda yapılacak gözlemlerle, ilgili devletlerle alakalı sızdırılan belgelerde bulunan ithamlarla ve önceden verilmiş sinyallerle birlikte ve Amerika’nın arka planda güttüğü amaçları da irdeleyerek bir yorum yaptığımız zaman belgelerde ismi geçen ülkelerin geçtiği sınavlar da baz alındığında aslında birçok sonuca ulaşılabilir.

Belgeleri Julian Assange’e ulaştıran ismin ABD eski askeri personeli olan ve Irak’ta “istihbarat analizcisi” olarak görev yapmış Bradley Manning olduğu söyleniyor. Görevi sırasında Amerikan elçilik ve konsolosluklarının 260 binden fazla yazışmasını gizlice kaydederek Julian Assange’e verene Manning, bunları neden herhangi bir medya organına satmadığı sorulduğunda “İnsanların gerçeği görmelerini istedim. Kim olduklarına bakılmaksızın, herkesin… Çünkü bilgi olmadan bilgiye dayalı bir karar veremezsin. Bunları başka bir ülkeye satıp para kazanmayı düşünmedim çünkü bunlar bana göre kamunun malı. Bilgi serbest olmalı ve bence bu bilgi kamuya ait. Eğer her şey açıklanırsa, bu kamunun yararına olur” açıklamasını yapmış ve yakalanıp hapse atılmıştır.

Bu kaynakların doğruluğu hala tartışılır iken Wikileaks’in Tunus’taki yolsuzluklarla, Zeynel Abidin Bin Ali ve eşinin ailesinin hayatlarına büyük ölçüde dikkat çekerek, özel yaşantılarındaki lüksü, ihtişamı detaylı şekilde aktaran belgeler yayınlaması yoksulluk içinde kıvranan halkın gözleri önünde zenginliklerine zenginlik katan devlet adamlarına karşı tepkilerinin daha da artmasına neden oldu. Bu belgeler Tunus halkı için deyim yerindeyse bardağı taşıran son damla oldu ve harekete geçmek için düğmeye basılmasını beklermişçesine bu belgelerin yayınlanmasının hemen ardından halk sokaklara döküldü.  Olaylar baş gösterirken ABD başkanı Barack Obama protestocuların cesaretini takdir etti ve tüm tarafları sakin kalmaya ve şiddetten kaçınmaya davet etti. Ayrıca Tunus hükümetini insan haklarına saygılı olmaya ve gelecekte özgür ve adil seçimler yapmaya davet etti. Düğmeye basan kimdi ve olayların seyrine yine kim hâkim olmak istemişti?

Bir liderin devrilişi, yıllardır süregelmiş bir rejimin değişimi kolay bir iş olmayacağı gibi her halk hareketi de başarıyla sonuçlanmaz. Ülkede iç ve dış politik dengelerin değişmesi gerekir. Tunus örneğinde bu durumu incelersek eylemlerde Tunus ordusunun Bin Ali’ye karşı takındığı tavır, verilen emirlere itaat etmeme durumu halkın sesinin güçlenmesine fayda sağlamıştır. İç politik dengedeki bu değişimi bir kenara koyup dış politik dengeleri incelersek, Wikileaks belgeleri bu bağlamda bize yardımcı olacaktır. Sızıntı belgelerde, Tunus’taki durumdan açıkça rahatsız oldukları belirtilen ABD, Almanya ve İngiltere’nin bu konuda uzlaştıkları ve baskılarına ihtiyaç duyulduğu ifade edilmiştir. Bu söylemlerin zaten artık dayanma gücü sona ermiş durumda olan Tunus halkı üzerinde destek etkisi yaratmadığını söylemek mümkün değildir.

Bu halk hareketi Zeynel Abidin Bin Ali ve ailesinin ülkeyi terk etmesiyle sonuçlandı fakat Arap dünyasındaki bu hareketlilik Tunus’la sınırlı kalmadı ve Kuzey Afrika’da Tunus ve Mısır’da devrimler gerçekleşti, Libya’da iç savaş çıktı ve Kaddafi yönetimi sona erdi, Bahreyn, Suriye ve Yemen’de sivil ayaklanmalar çıktı, Cezayir, Irak, İsrail, Ürdün, Fas ve Umman’da büyük protestolar yaşandı. Daha küçük olmakla birlikte Kuveyt, Lübnan, Moritanya, Suudi Arabistan, Sudan ve Batı Sahra’da protesto gösterileri yapıldı. Fakat geneline baktığımızda Wikileaks’in Ortadoğu’da yarattığı sancıların en büyük çığlığı Libya’dan geldi ve Kaddafi Arap Baharı’nın en acı meyvesini yiyen lider olarak tarihe geçti. Yapılanlar insanlık dışıydı peki bu da tesadüf müydü? Kaddafi’nin yönetimi boyunca ABD’ye karşı sergilediği duruş, İngiliz askeri üslerini ve birliklerini ülkesinden çıkarması, SSCB’yle kurduğu yakın ilişkiler, Kıbrıs Barış Harekatı döneminde Türkiye’ye askeri destek sağlamakla birlikte Amerikan ambargosunu hiçe sayarak petrol ihraç etmesi ve ilerleyen zamanlarda Türkiye’nin İsrail ve ABD yakınlaşmasını gözlemlediğinde hiç çekinmeden Türkiye’ye rest çekmesi gibi hareketleri Kaddafi’nin ipini çeken nedenler miydi? Şimdi bu soruları yanıtlamaya yardım edecek bir cümleyi hatırlayalım. 07.08.2003 tarihinde Washington Post gazetesinde, Condeleeza Rice ABD’nin ulusal güvenlikten sorumlu danışmanı iken “Transforming The Middle East” yani Ortadoğu’yu Dönüştürmek adlı bir yazı yayınladı, bu yazısında Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurguladı. Söz konusu ülkeler demokrasi, özgürlük, hoşgörü ve refah istiyor bunun için de Rice’a göre ABD’nin elini tutmaları gerekiyordu. Bu Amerika’nın yıllardır süregelen Büyük Ortadoğu Projesinin ayak sesleriydi. Büyük Ortadoğu projesi, görünüşte Fas’tan Pakistan’a kadar 22 ülkenin politik, ekonomik, sosyal ve kültürel yapısını değiştirme, geliştirme, yaşam standardını yükseltme ve kontrol stratejisi veya planıydı fakat arka planda ABD’nin petrol ve doğalgaz rezervlerini ele geçirme projesinden başka bir şey olarak tanımlayamayız. Wikileaks’in yayınladığı belgelerin de daha çok Ortadoğu ülkeleriyle ya da Türkiye’nin yakın coğrafyasında çatışmaya eğilimli bölgelerle ilgili iddialar içermesi ve bu iddiaların bölge devletleri arasında gerilimi tırmandıracak potansiyele sahip olması bu tezi kanıtlar niteliktedir.

Tüm bu erken sinyaller ve bilinen projeler, karışan ülkeler ve oluşan sonuçların ardından Wikileaks’in patlaması akıllara belge sızdırma yerine ABD’nin kendi eliyle hazırladığı bir başka plan mı sorularını getiriyor. Wikileaks’in sahibi Julian Assange da bir röportajında “bu süreçte gördüğüm en önemli şey hükümetlerin nasıl işlediği değil, tarihin medya tarafından nasıl şekillendirildiği ve çarpıtıldığı. Yeni jenerasyon internet çağında yetişiyor” demiştir. Tam da bu noktada insanların düşüncelerine hükmetme, onları kontrol etme yönünde liderlerin ve destekçilerinin 21. Yüzyılda kullandıkları en iyi silah medya olmuştur. Belirli ideolojileri insanları ürkütmeden onların beyinlerine işleyecek yöntemler uygulanmaktadır. Neden Wikileaks de böyle bir yöntem olmasın?

Son olarak Wikileaks’le birlikte gördük ki uluslararası ilişkilerde dış politikayı belirleyici aktörler de değişim göstermiştir. Uluslararası ilişkiler sadece egemen devletlerin etkileşimi olmaktan çıkmış, bu bağlamda etkileyici rolü bireyler, gruplar, uluslararası örgütler ve internet siteleri de üstlenmiştir.

Yazar: Fatma Ezgi KIZILTAN, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü 2. Sınıf Öğrencisi.

ezgikiziltan@hotmail.com

16 Ocak 2014

NOT: Bu makale yazarı tarafından 23 Aralık 2013 tarihinde Uludağ Üniversitesi’nde Küresel Diplomasi: Siber Uzay ve Terörizm konulu uluslararası ilişkiler kongresinde sunulmuştur.

Anahtar kelimeler: , , , , , , , , ,

0 98

Bir ülkenin dış politikası, bir çok değişkenle açıklanabilir. Bir ülkenin dış politikasını anlamlandırmak dahi kolay bir çaba değilken, AB gibi bir Birliğin diğer ülkelerle ilişkilerini anlayabilmek hayli güç bir uğraş olacaktır. AB dış politikasının önemli bir ayağı, üye olmayan/üyelik sürecinde olan devletlerle yürüttüğü ilişkilerdir. Bir anlamda, genişleme politikası olarak kabul edilebilecek bu süreçteki ülkelerden biri de Türkiye’dir. Yarım asrı aşan ilişkiler, farklı aktörlerin Türkiye karşıtlığını da yaratmıştır. Yazıda, iki ülke üzerinde durulacaktır: Yunanistan, Güney Kıbrıs Yun Yönetimi (GKRY). Yunanistan’ın 1981’deki üyeliği sonrasında Türkiye’ye karşı eline geçirdiği AET kozu, Türkiye’yi Topluluk ile ilişkilerinde kaybeden olmaya zorlamak üzerine odaklanmıştı. Mali yardımlardan üyelik perspektifine, kurumlardaki temsilden dışlanmaya uzanan bu karşıtlık uzun yıllar boyunca, Yunanistan’ın on yıllara uzanan Türkiye ile sorunlu dış politika ilişkilerinde üstün tarafı Yunanistan yapmıştır. Yunanistan, AB’nin, kökleri 1990’lara uzanan 2000 ve 2007 genişlemelerinde, esasında GKRY’nin (Kıbrıs olarak) AB’ye alınmasına kadar Yunanistan’ın AB’nin Türkiye ile uyuşmazlığında, perdenin arkasındaki ülke olmayı sürdürmüştür.

2004’te diğer dokuz ülke ile birlikte üye olan GKRY, perdenin önündeki aktör olmayı Yunanistan’dan adeta devralmıştır. Birliğin bu yeni küçücük “ülkesi” bir anda AB’ye demokrasi getirmiş; nüfus ve ekonomi olarak Fransa, Almanya, İngiltere gibi büyük ülkelerin küsüratı olan bu ülke Türkiye’nin üyeliğini engelleyebilme bakımından AB’de her ülkenin “eşit” olduğunu göstermiştir. Bir yandan, KKTC’nin belirsizlik olarak kalmaya devam etmesi diğer yandan Türkiye’nin müzakere sürecinde fasıllarına engel koyulmasını sağlaması ve AB’nin GKRY’nn bu kararına “saygı” duyması hayli ilginçtir.

Perdenin önündeki iki aktör: Yunanistan, GKRY. AB’nin asıl aktörlerinin Türkiye ile ilişkilerini şekillendirirken öne sürdüğü oyuncular gibi… Yani, Fransa’nın veya Almanya’nın onayı olmadan GKRY’nin Türkiye’nin üyeliğini engelleyebilmesi… umarım dünyamız tarihinde devletlerarasında böyle bir demokrasinin var olduğu günler gelecektir. Geçmişte, Yunanistan üzerinden yürütülen ilişkiler günümüzde GKRY üzerinden yürütülmeye devam etmektedir.

Son üç yıldır Avrupa ülkelerini derinden sarsan ekonomik kriz, perdenin önündeki ve arkasındakilerin tekrar düşünmesine neden olmuştur. Bu durumu sadece Türkiye ile sınırlandırmak yanlış olur. Rusya ve Avrupa ilişkilerinin nasıl GKRY’ne indirgendiğine ve GKRY üzerinden restleşmelerin Merkel’in fotoğraf krizine kadar uzanacak şekilde cereyan etmesine dikkat edildiğinde aynı durum görülecektir. Krizden en fazla etkilenen ülke olarak Yunanistan ve son günlerde kasasında ülke genelindeki maaşlarını ödeyebilecek parası kalmayan GKRY AB’nin prestijini yerle bir ederken, üyeliği kalp masajları ile devam eden Türkiye’nin yükselen bir ekonomi olarak dikkat çekmesi önemlidir.

Burada taraflar açısından dikkat edilmesi gereken iki husus vardır. AB açısından; ülkeleri birer siyasi araç olarak kullanmaktan ziyade sanayileriyle, bankacılık sistemleriyle vb. güçlü birer ülke olmalarına yardım etmesi gerektiğidir. Türkiye açısından; ekonomik krizden kötü bir şekilde etkilenen ülkeler arasında İspanya gibi nispeten üyeliğine olumlu bakan ülkeler olduğunu hatırda tutarak hareket etmeli, sürekli olarak krizdeki ülkelere yönelik sert söylemlerden kaçınarak üyelik için atılması gereken adımları bütün engellere rağmen sürdürmelidir. Ne de olsa hiçbir şeyin garantisi yoktur.

İlhan ARAS (Twitter’dan takip et – Acedemia’dan takip et)

10.04.2013

Anahtar kelimeler: , , , , , ,

ABD Başkanı Barak Obama’nın İsrail Başbakanı Netanyahu ziyareti nedeniyle yaptığı konuşma İsrail ile gergin olan ilişkileri yumuşatma açısından yeni bir dönem başlatmıştır.

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ABD ziyareti sırasında ABD Başkanı Barak Obama konuşmasında büyük ihtimalle ülkesindeki Yahudi oylarını toplayabilmek için neredeyse hiçbir çatışmalı konuya değinmeden direkt İran’ın nükleer politikasını hedef alan tavrıyla puan kazanmaya çalıştığı söylenebilir.

Başkan Obama göreve geldiği ilk aşamalarda özellikle Mısır ziyareti (2009) sırasında yapmış olduğu konuşması ve sonrasında Filistin sorununu çözülmesi konusunda kararlı olduğu imajını vermeye çalışarak Orta Doğu’da istikrar ve barış için umut ışığı olmuştu. Yahudi yerleşimlerinin durdurularak, bağımsız bir Filistin Devleti kurulmasını arzu ettiğini ifade etmesi, İsrail ve Filistinlilerin iki ayrı devlet olarak birbirleri ile barış içinde yaşaması gerektiği tasavvuru o zaman büyük bir alkışla karşılanmıştır. Ancak, şimdi bu sözlerin göz ardı edildiğini ve geride kaldığını söyleyebiliriz. Nedeni, Başkan Obama’nın bu niyet ve politikasının İsrail tarafından tepkiyle karşılanması ve Obama ile İsrail Başbakanı Netenyahu arasında soğuk rüzgar esmeye başlaması ile iki ülke arasında gerilimin doğmasıdır.

ABD’nin her türlü baskısına rağmen İsrail, Filistin konusunda kendi belirlediği politikanın bir milim dahi dışına çıkmadı. Sonuçta, İsrail başardı, yerleşim bölgelerinde inşaat faaliyetleri hala bütün yoğunluğu ile devam etmektedir. Filistin ile müzakereler İsrail’in herhangi bir koşulu kabul etmemesi sonucunda kesilmiş durumda. Filistin ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nde veto tehlikesi karşısında ancak, BM Genel Kurulu’nda kısmi tanınma arayışları içinde zavallı bir durumda mücadele etmektedir. Sonuçta; ABD Başkanı Barak Obama uluslar arası arenada bu konuda verdiği sözlerin hiç birisini tutamamış ve başarısız bir manzara sergilemiştir. Sonuçsuz olan bu çıkışlar üstüne üslük İsrail ile ABD arasında bir gerilime neden olmuştur.

ABD’deki Yahudi lobisinin bu gerginliğin nedenini Başkan Obama’nın şahsında bulacakları ve bunalımı yaratan başkan giderse ilişkiler düzelir mantığına bağlı olarak, Yahudilerin seçimlerde farklı adaya oy vermesi korkusundan dolayı Başkan Obama eski sözlerini unutarak, farklı bir yaklaşımla Netanyahu ile ilişkileri geliştirme politikası uygulamaya koymuştur. Bu çerçevede, Başkan Obama konuşmasında neredeyse hiç Filistin konusuna değinmeden, İsrail ile ilan stratejik çıkarların ne kadar derin olduğu ve İsrail’e yapılan tehdidin ABD’i ne kadar etkileyeceğini açık bir şekilde ifade etmiştir. Sözü İran konusuna getirerek, İsrail’in varlığını tehdit eden bir İran’ın asla nükleer güç olmasında müsaade etmeyeceklerini belirtmiştir. Bu nedenle İran’ı ikna için masada her türlü seçeneğin olduğunu, buna silahlı müdahalenin de dahil olduğunu belirtmiştir. Bu arada sözün arasında amacının diplomasi yoluyla çözüm olduğunu, ancak, İsrail’in egemen bir devlet olarak kendi kararını kendisinin vereceğinin altını çizmiştir. Uzmanlara göre, Başkan Obama İsrail’in silahlı müdahale için en azından ABD seçimlerinin ertesini beklemesini istediği belirtilmektedir.

Netanyahu bu ziyareti öncesi Avrupa’da yapmış olduğu görüşmelerde, Nisan ayında muhtemelen Türkiye’de yapılması planlanan İran 5+1 görüşmelerinin İran tarafından oyalama taktiği olarak kullanılacağını ifade ederek, İran’ı sıkıştırmak için ön şartlı müzakere edilmesini tavsiye ettiği ifade edilmektedir. Bu ön şart, İran’ın kesin olarak, nükleer programından vazgeçmeyi kabul etmesidir. Eğer bu sağlanamaz ise, görüşmeler kesilmeli ve yaptırımlarla birlikte, İran’a önleyici askeri harekat gündeme getirilmelidir. Nitekim Avrupa Birliği (AB) Dış Politika Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya adına, İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakere talebine olumlu yanıt verdiğini basından öğrenmiş bulunuyoruz (AB’den İran’a Yeşil Işık, 2012).

Başkan Obama’nın İsrail’e şirin gözükmek ve ülkesindeki Yahudi lobilerini kendi lehine çevirmek için İran aleyhine yaptığı çıkışlar kendi kamuoyunda ciddi bir şekilde eleştirilmesine neden olmuştur. Kamuoyuna göre ABD’nin “önleyici savaş” seçeneğini devamlı gündeme getirmesi onun İran tarafından etkin bir şekilde algılanmasına engel olacağı ve ciddiye alınmayacağı endişesini gündeme getirmektedir. Bu nedenle bu hususun çok fazla ortaya getirilmesinden sakınılmalıdır. Gerçekte de, ABD zaten İran’ı bütün cephelerde sıkıştırmak ve istediği şekilde yönlendirmek için bir seri yaptırımları gündem getirmiş ve uygulamaktadır. Bu yaptırımlar ekonomik ağırlıklı olması nedeniyle İran’ı uzun vadede derinden sarsacak gibi görünmektedir. İran Merkez Bankası’na ve ham petrol ihracatına konulan yasaklar önemli adımlar olarak algılanmaktadır. Diğer taraftan siber saldırılarla programa ait bilgisayar veri tabanının çökertilmesi, Tahran’da gündüz vakti İran nükleer bilim adamlarının öldürülmesi İsrail ve ABD’nin İran’ın içine ne kadar sızdığının göstergesi olarak kabul edilebilir.

Buna ilave olarak, İran’ın Hürmüz Boğazı bölgesinde yarattığı askeri gerilimin ABD’nin işine yaradığından hiç şüphe yoktur. Bu durumdan faydalanarak ABD askeri tırmanmayı gündeme getirmiş ve yanına İngiltere ve Fransa’yı alarak teyakkuz durumuna gelmiştir. Diğer bir değişle, İran’ın bu tavrı, ABD’nin bir askeri harekat için gerekli her türlü hazırlığı gerçekleştirmesine ve tedbiri almasına vesile teşkil etmiştir. Bununda ötesinde, İran’ın Hürmüz Boğazı ile ilgili ileri sürdüğü güvenlik mülahazalarında ne kadar ciddi olduğunu test etme imkanını bulmuştur. İran bu konuda bir blöf yapmış, ABD bunu yememiştir. ABD, İsrail ve Batı’nın bütün imkanlarını kullanarak İran’ı yola getirme yolunda kararlılıkla yürüdüğünü görmekteyiz. Bu konuda yardım ve destek için zaman, zaman Rusya’yı ve dolayısıyla Çin’i de yanlarına aldıklarını görmekteyiz. Nitekim, daha önce Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyinde desteklediği yaptırımlar yürürlüğe girmiştir (Türkiye ve Brezilya’nın gerçekleştirdiği takas anlaşmasına rastgelen dönemde).

Önleyici saldırı konusuna gelince, İsrail’in 1981 senesinde Irak’ın nükleer reaktörüne yapmış olduğu önleyici saldırıyı BM’lerde ABD’nin de daimi üyesi  olduğu Güvenlik Konseyi kınanmıştır. Bu defa da İsrail’in İran’a “önleyici saldırı” adıyla yapacağı bir harekatın makul bir gerekçesi olmadığından BM hukukuna aykırı bir durum ortaya çıkacağı ileri sürülmektedir. Nitekim 1981’deki İsrail saldırısı sırasında İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, bu şartlar altında yapılan önleyici saldırının uluslararası hukuku ihlal eden kabul edilemez bir hareket olduğunu açıklamıştır (Ackerman, 2012).

Bütün imkanlar seferber edilerek çözüm aranmadan acele ile yapılacak bir askeri harekatın başka ülkeler tarafından da benimsenerek uygulanmaya çalışılmasının ileride sonuçları oldukça kötü olabilecek yeni bir konsept geliştirebileceği çekincesi doğurmaktadır. Bu endişe oldukça haklı bir gerekçeye sahiptir. Hasım ülkeler önceden önlem almak için birbirine karşı önleyicilik arkasına sığınarak, askeri darbe uygulamaya başlarsa Dünya büyük bir belirsizlik ve kaos ortamına çekilir. Kimin, ne zaman, kime nasıl bir önlem alacağı belirsiz bir dünya oluşur. Bu durum aşırı güvenlik kaygısıyla silahlanmayı ve hatta nükleer silahlanma ile birlikte, tırmanmayı gündeme getirerek kontrolsüz bir dünyaya doğru yol alınmasına neden olabilir. Bu bakımdan karakteri itibarıyla son derece tehlikeli gelişmelere neden olabilecek bu konsept çok dikkatli ve kontrollü bir şekilde kullanılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında önleyici savaş konseptinin şartlarının ciddi bir şekilde BM tarafından kontrol altında tutulması zorunluluğu doğmaktadır.

Başkan Obama’nın bu çıkışına rağmen ABD’nin Başkanlık seçimleri sonuçlanana kadar herhangi bir askeri müdahaleye kalkmayacağı değerlendirilmektedir. Aslında ABD kamu oyununda bir askeri müdahalede tarafsız kalınması yönünde tavır belirlediği kamuoyu yoklamalarında belirlenmiştir. Buna ilave olarak, 5+1 tarafından E 3+3 olarak yürütülen görüşmelerin hemen bu ziyaretin arkasından başlatılmasının muhtemel bir İsrail saldırısını önlemeye yönelik olduğu ifade edilebilir.

Anlaşıldığı kadarıyla AB ve 5+1 tarafından diplomasi yoluyla çözüm arayışları, Netanyahu’nun dediği gibi, diplomasi yoluyla çözüm arayışlarının bittiği yolundaki ısrarına rağmen sürdürülmek istenmektedir.

Yazar: Serdar Erdurmaz

06 Mart 2012

Kaynak

Anahtar kelimeler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

0 92

Devletler çıkarlarını sağlamak ve korumak, belirledikleri hedeflerine kavuşmak için diğer devletleri belli davranışlara yöneltmek veya olası davranışlardan caydırmak için çeşitli araç ve yöntemlere başvurur. Bir devletin dış politika alanında aldığı kararları uygulamak için kullandığı çeşitli yöntemler arasında en çok bilinen yöntem diplomasidir. Diplomasi bütün dünyada, devletler umumi hukuku kurallarına göre yürütülür. Amacı, devletler arasındaki anlaşmazlıkları zora başvurmadan barışçı yollardan, ya da diplomatik yolla çözmektir. Günümüzde diplomasi sadece siyasi nitelikli olmayıp, ekonomik, teknik, kültürel ve askeri yönleri de içine almaktadır. Diplomasi, “ikili ve “çoklu” diplomasi, konferans diplomasisi, parlamenter diplomasi ve zirve diplomasisi olarak farklı türlere ayrılabilir.

İki taraflı diplomasi iki devlet veya farklı iki uluslararası aktör arasında gerçekleştirilen karşılıklı diplomatik münasebettir. Bir dış politika aracı olan diplomasi iki devlet arasındaki sorunların barışçıl yolla çözümünü başlatır. Bu bağlamda diplomasi, uluslararası politika ve dış politikadan farklı olarak bunların içeriğinden ziyade bunların yürütülme yöntemi ve biçimi anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle, diplomasiden uluslararası politikanın resmi yollarla uygulamaya aktarılma süreci anlaşılmaktadır. Bu çerçevede diplomasi, bir hükümetin belli konulardaki kanı ve görüşlerinin doğrudan doğruya öteki devletlerin karar vericilerine iletilmesidir. Müzakere sürecini yani sorunlara barışçıl çözüm arama sürecini ifade eden bu sürece devleti temsil eden kişiler katılmaktadır. Başta devlet ya da hükümet başkanı olmak üzere dışişleri ve diğer bakanlar bu süreçte yer alabilir. Burada her türlü siyasal etkileme yöntem ve teknikleri kullanılabilir. ”Diplomatik müzakereler” veya ” diplomatik müzakerelerde izlenen yöntemler” gibi kavramlar bu anlama ilişkin kavramlardır. Bu aynı zamanda devletler arasındaki sorunların barışçıl yollarla çözülme sürecini ifade etmekte ve bir anlamda bir politika aracı ve yöntemidir; fakat barışçıl bir yöntemdir. Dolayısıyla, ” İkili ve çok taraflı diplomasi”, ”diplomatik çözümler” ve ”sorunların barışçıl ya da diplomatik yöntemlerle çözülmesi” kavramı bu anlama gelen ve sık sık kullanılan kavramlardır.

İki ülkenin arasında siyasi ve diğer ilişkilere girişmek için ilk şart birbirlerini tanıyarak diplomatik ilişkiler kurmalarıdır. Bundan önce taraflar aralarında gizli görüşmeler yaparak, ilişki kurmalarında ayrıntı saptarlar ve sonunda anlaşarak her iki ülke başkentlerinde aynı anda yayınlanan bildiriler ile durumu açıklarlar. Diplomatik ilişkilerin kurulmasını normal olarak karşılıklı diplomatik temsilciler gönderilmesi izler. Ancak tanımaya ve ilişkiler kurulmasına rağmen temsilci tayini gecikebilir. Fakat uygun olan tutum, hiç yoksa bir temsilcinin akredite edilmesi, veya bir maslahatgüzar gönderilmesi ve en iyi mukim büyükelçilik kurularak büyükelçinin görevine başlamasıdır. Diplomatik ilişkilerin kesilmesinde ise, taraflar bunu nota ile veya sözlü olarak bildirirler, diplomatik temsilciler geri çekilir ve temsilcilikler karşılıklı kapatılır. Bu durumda her iki ülke de bir başka devletin o yerdeki temsilciliğini kendi çıkarlarını korumak üzere görevlendirebilir.

Diplomasi eski devirlerde büyük gizlilik içinde yürütülürdü. Bugün milletlerarası kamuoyu her türlü siyasi olay hakkında aydınlatılma isteğinde ve ihtiyacındadır. Zira, bunun aksi, ülkeler arasında güvensizlik ve kuşku yaratmakta, milletlerarası işbirliği olanaklarını zayıflatmaktadır. Bu şekilde diplomaside açıklığın yerleşmesinde ayrıca, yüzyılımızda demokratik rejim ve geleneklerin kökleşmesinin rolü de olmuştur. Böylece parlamentolar ve kamuoyları, hükümetin tutumunu bilmek ve denetlemek, ülkenin ve dünyanın hangi yöne gittiğini anlamak hakkını kendisinde görmektedir. Bu sebeple, birçok anlaşma ve andlaşma metinleri ile görüşme sonuçlarını özetleyen bildiriler derhal kamuoyuna açıklanmakta, ülkelerin dış politikaları ile dünya olayları parlamentolarda çoğunlukla açık şekilde tartışılmaktadır. Bu gelişime rağmen, bazı ülkeler dış politika olaylarını ve diplomatik faaliyetlerini tamamen gizli olarak sürdürmeyi bırakmamışlardır. Diplomasi de her konu açıkça tartışılıp kamuoya duyurulmalıdır denemez. Her ülkenin kendi milli güvenliği, politikası ve çıkarları için bir gizlilik alanı vardır ve bulunmalıdır. Bu bakımdan en demokratik ülkeler dahil bir kısım diplomatik faaliyetlerini gizlilik içinde yürütürler. Genellikle teknik noktalar gizlilik kapsamı içine girmektedir ve diplomatların hükümetleriyle bu konudaki haberleşmeleri şifreli mesajlarla yürütülmektedir. Bu nokta diplomasinin vazgeçilmez gereklerinden biridir.

XVII. yüzyılda başlayan klasik diplomaside daha ziyade sınırlı sayıda birim yer almaktaydı. Örneğin 1648’de sadece 12 tane sınırları iyi belirlenmiş egemen devlet bulunurken, bunlar arasında büyük ölçüde bir çıkar çatışması da söz konusu olmuyordu. Oysa günümüzde 194 devletin (Bunlardan KKTC, Filistin ve Tayvan BM üyesi değil) olması ve bunlar arasında siyasal, askeri ve ekonomik bağımlılığın bulunması, bunların iç ve dış politikalarıyla ilgili kararlarından ötürü çatışmalara neden olmaktadır. Bu durum aynı zamanda diplomasinin ikili görüşmeler şeklindeki niteliğinin değişmesine de neden olmuştur. Çünkü ikili görüşmelerde bütün taraflarca kabul edilebilir çözümlere ulaşabilmenin güçlüğü ve bunların uzun zaman alması sorunun çözümlenmesini güçleştirmektedir. Uluslararası sistemdeki gelişmelere paralel olarak sorunların ikili görüşmelerle çözümlenemez hale gelmesinin yanında ekonomik, teknolojik ve bilimsel alandaki gelişmeler de çok taraflı diplomasinin gelişmesinde ve uygulama alanı bulmasında oldukça önemli rol oynamıştır. Ancak çok taraflı diplomasinin gelişmesi de bir anda olmamış ve uzunca bir süreç sonunda söz konusu olabilmiştir. Avrupa’da teknoloji ve sanayi alanındaki gelişmelerle beraber ikili görüşmeler şeklindeki diplomasi yerini yavaş yavaş ad hoc nitelikli çok taraflı diplomasiye bırakmaya başlamış ve bu bir süre sonra devamlı çok taraflı diplomatik kurumlar ve teknik örgütlerle daha örgütlü bir yapı kazanmıştır.

Dış siyasa denince ilk akla gelen diplomasi, demokratik toplumlarda, kapılarınıdünyaya aralamıştır artık. Dış siyasanın hareket noktası ulusal çıkarlardır, hedefi barışın korunması, yabancı devletlerle iyi ilişki ve işbirliğinin geliştirilmesidir; iki taraflı ya da çok taraflı olarak yürütülür. II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok taraflı diplomasi sahası genişlemiştir. Ancak, son yıllarda yine iki taraflı diplomasi ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu iki tür diplomasi arasında önemli farklar bulunmaktadır. Çok taraflı diplomasi genellikle kamuoyuna açıktır. İki taraflı diplomaside denge unsuru ve sınırlar bellidir. Çok taraflıdiplomaside ise denge unsurları değişik ve geniştir. Çok taraflı diplomaside üç kutup ortaya çıkmıştır: Sosyalist ülkelerin oluşturduğu Doğu Bloğu -ki artık dağılmış durumdadır- demokratik ülkeler topluluğu olan Batı Grubu ve gelişme halinde bulunan ülkeler grubu. Bunlar da ekonomik anlamda 77’ler Grubu, siyasal anlamda Bağlantısızlar Grubu olarak ikiye ayrılmıştır. Türkiye, başından beri Batı Grubu içinde yer almıştır. Bugünkü gelişim ve değişiklikler bloklar düzenini yıkmıştır. Yeni bir dünya, yeni bir düzen kurulmaktadır.

1918 yılından bu yana devletler arasında yerleşen bir teamüle göre, devletlerarası yüksek düzeyli diplomatik meseleler, konunun önemine göre, dışişleri bakanları, hükümet başkanları, hatta devlet başkanları seviyesindeki şahsi ikili temaslarla yürütülmesi alışılagelmiştir. Bunun yanında devletlerarası alt düzeydeki meselelerle ekonomik çerçeveli kararlar, elçi veya konsolos memurları aracılığıyla yürütülürdü. Diplomatik görüşmeler, hangi seviyede yapılırsa yapılsın, genellikle ikili veya çok taraflı antlaşmalar yapılmasıyla neticelenirdi. Sürat yüzyılında bulunmamız sebebiyle (telekominikasyon ve uçak) diplomasi de bu sür’atten payına düşeni almış bulunmaktadır. Artık eskisi gibi, talimat almış bir şahıs ve ekibin insiyatif ve kabiliyetinden çıkan ikili diplomasi yerine milletlerarası forum diplomasisi ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu husus diplomasiye yardımlaşmayı da ekleyerek, NATO, Birleşmiş Milletler,İslam Ülkeleri gibi kuruluşların teşkilini sağladı ve diplomatik alanda devletler birliğini teessüs ettirdi.

Yazar: Merve OĞUZ

Kaynak

KAYNAKÇA 

ARI, Tayyar., “Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika”, Marmara Kitap Merkezi, 7. Baskı, Bursa, Ağustos, 2008,

KISSENGER, Henry, “Diplomasi”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 9. Baskı, İstanbul, 2010,

GİRGİN, Kemal, “Çağdaş Politika ve Diplomasi El Kitabı”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1975,

http://www.turkcebilgi.com/diplomasi/ansiklopedi

http://www.fikirbahcesi.org/siyaset/diplomasi-eksikligi.html

http://uiportal.net/sozlukler/ui-sozluk/ui-h-i-j

http://kamudiplomasisi.org/pdf/sayginliksiyasetiemineyavasgel.pdf

http://tr.wikipedia.org/wiki/Diplomasi

http://tr.wikipedia.org/wiki/Türkiye_Cumhuriyeti_Disisleri_Bakanligi

Anahtar kelimeler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Geçtiğimiz günlerde ABD’nin Merkez Karargâh Komutanı David Patreaus, nükleer hevesleri ve çalışmaları nedeniyle İran’ın bombalanmasının gündemlerinde olduğunu belirten bir açıklama yaptı. İran’ın müzakereye yanaşmaması ve nükleer programında ısrarcı olması başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin tepkisini çekmeye devam ediyor. Özellikle Ahmedinejad gibi uzlaşmaz bir liderin tahrik edici tutumu da buna eklenince, yeni dış politika yönelimine rağmen ABD İran’a yönelik olarak askeri seçeneği masaya taşıyabiliyor.

Bununla birlikte İran’a bombardıman ihtimali o kadar yüksek değil; Patreaus’un bu açıklamayı hangi amaçla yaptığı ve bu açıklamanın Dışişleri ve diğer yönetim birimlerinin bilgisi dâhilinde yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Ancak bizzat açıklamanın kendisi ayrıca Amerikan tutumuna ve müzakere sürecine de katkı yapmaktan oldukça uzak bir görüntü veriyor. Bu durumda içi boş bir tehdit olarak kalmaya mahkûm olan bu açıklama, İran’ın elini güçlendireceği gibi Amerikan imajına ve Obama’nın değişim vaadine gölge düşürebilir.

Bu tehdidin sonuçsuz kalmaya mahkûm olması için üç temel nedenden söz etmek mümkün. Birincisi, bu açıklama Obama’nın genel çizgisine ve dış politika anlayışı ile çelişiyor; ikincisi, İran’ı bombalamanın ciddi sonuçları olabilir; üçüncüsü de ABD’nin Ortadoğu içinde bulunduğu çıkmaz, yeni bir maceraya izin vermeyecek derecede ciddi ve çetrefilli.

Değişim ve uluslararası politikada çok taraflılığı yeniden canlandırmayı vaat eden Obama açısından Bush dönemi mirasının alternatif geliştirmeye engel teşkil ettiği görülüyor. Bunun son örneği ABD’nin Afganistan’da asker sayısını artırmaktan başka bir seçenek geliştirememiş olması; Nobel ödülü almasının üzerinden kısa bir süre geçmişken Obama’nın Afganistan’a ilave asker kararı ancak zorunlulukla ve başka alternatifin olmaması ile açıklanabilir. Ancak zorunlu bir karar da olsa bunun ABD’nin ve Obama’nın yeni barışçıl imajına zarar verdiği ortada. Hal böyleyken İran gibi daha muğlâk ve karmaşık bir sorunda askeri seçeneğin masaya yatırılması ABD’nin ve yeni başkanının durumunu iyice zora sokacak. ABD’nin Irak ve Afganistan’da ilave ve farklı askeri seçenekleri gündeme getirmesi bir dereceye kadar anlayışla karşılanabilir zira böylesi kararlar mevcut durumun vahametine ve karmaşıklığına bağlanabilir. Ancak ABD’nin İran ‘batağına’ Bush döneminde bile girmediği düşünüldüğünde Obama’nın İran’ı bombalayan bir lider haline gelmesi Obama’nın performansını bir süredir izleyen dünyayı hayal kırıklığına uğratabilir. Bu açıdan bakıldığında İran’ın bombalanması gibi ciddi riskler içeren bir seçeneği, Obama’nın gündemine alması uzak bir ihtimal gibi duruyor.

İran’ı bombalamak hiçbir sonuç getirmeyeceği gibi ciddi sorunları da beraberinde getirebilir; çok büyük bir ihtimalle nükleer tesislere ve bu arada devam etmekte olan çalışmalara ciddi zarar vermeyecek olan hava saldırıları, İran’ı daha sert bir tutum takınmaya ve var ise şayet bir nükleer tehdidin daha öngörülebilir hale gelmesine neden olabilecektir. Halen İran’ın nükleer silah elde edip etmediği konusunda net bilgi ve kanıt bulunmamakla birlikte, silah yapıldığı düşünülen tesislerin önemli bir kısmının yer altında son derece korunaklı bir şekilde inşa edildiği ve bir kısmının da yerleşim birimleri arasında serpiştirildiği biliniyor. Bu durumda doğrudan bu tesisleri hedef alacak bombalı saldırıların tesisleri bir seferde yok etmesi mümkün olmadığı gibi sivil kayıplara da sebep olması nedeni ile infiale sebep olması ayrıca kaçınılmaz görünüyor.

İran’a yönelik askeri bir harekât, Ortadoğu’da var olan karmaşayı daha da ciddi boyutlara götürebileceği gibi Irak’tan çekilmeyi planlayan ABD’nin planlarını da altüst edebilir. Irak’taki Şiiler üzerinde belirgin bir etkiye sahip olan İran’ın bu avantajını kullanmaya yeltenmesinin yanı sıra, başından beri ABD işgaline ve varlığına ciddi bir itiraz getirmeyen Iraklı Şiilerin de bu pozisyonlarını değiştirmeye başlaması gibi arzu edilmeyen sonuçları olabilir İran’a yönelik bir Amerikan bombardımanının.

Bu da Patreaus’un açıklamalarının yersiz ve biraz da anlamsız olduğunu gösteriyor; İran’ı nükleer heveslerinden vazgeçirmek istiyorsa, ABD ve diğer Batı ülkelerinin daha yaratıcı seçenekleri gündeme getirmesi gerekiyor. Aksi takdirde görünen o ki mevcut ortamda İran oldukça avantajlı bir pozisyonun keyfini çıkarıyor ve çıkarmaya devam edecek.

Yazar: Cenap ÇAKMAK

Cumartesi, 16 Ocak 2010

Kaynak

Anahtar kelimeler: , , , , , , , ,

0 112

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK), 10 Şubat 2012 Cuma günü, “Uluslararası Sistemde Çin’in Yeri ve Türkiye-Çin İlişkileri Konferansı”na ev sahipliği yaptı. Konferansa konuşmacı olarak katılan Turgut Özal Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Ramazan Taş ile Çin’in uluslararası sistemdeki yeri ve Türkiye-Çin ilişkileri üzerine yapılan röportajı istifadelerinize sunuyoruz.

Soru: Çin’in, uluslararası sistemin sağladığı faydalardan istifade ederken küresel güç olmanın sorumluluklarını yerine getirmediği yönünde eleştiriler var. Çin’in sorumluluk sahibi bir küresel güç olması gerektiği tartışmaları hakkında neler düşünüyorsunuz? 

Taş: Öncelikle röportaj imkânı verdiğiniz için teşekkür ederim. Çin’in global bir oyuncu olduğunu belirtmek istiyorum. Çin eskiden sadece Asya’yı ilgilendirirken günümüzde ise bütün dünyayı ilgilendiren bir potansiyele sahip. Hem ekonomik ve finansal büyüklüğü hem BM’deki daimi üyeliği hem de G-20 üyesi olarak şu anda dünyanın en büyük donörü olarak yani gelişmekte olan ülkelere en çok yardımı yapan bir ülke konumunda, dünyanın ekonomik, siyasal ve sosyal yapısını etkiliyor. Tabii ki burada dediğiniz gibi oyuncu olmanın hem yetkisi hem de sorumluluğu var. Çin ekonomik olarak dünyadaki tüm piyasaları alt üst etmiş durumda. Ekonomisi çok güçlü ve Çin sahip olduğu bu ekonomik güçle dünyanın her yerinde etkisini hissettiriyor.

Siyasal ve sosyal sorumluluk açısından Çin ne yapıyor diye baktığımızda ise, Çin’in Afrika ve Asya’daki yoksul ülkelere hem ticaret hem hibe hem de finansal destek şeklinde en çok yardımı yapan ülkelerden bir tanesi olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu şekilde Çin’in mali destek olarak katkısının giderek artması söz konusu. Ancak siyasal destek olarak bütün dünyanın ortak değerleri olan özgürlük, demokrasi, ortak güvenlik ve dünya barışı gibi konularda Çin’in biraz çekingen davrandığını fark ediyoruz. Suriye’deki olayda da bunu yaşadık. Benim kanaatime göre Çin’in bu şekilde bir davranış içinde olması pragmatik bir yapıya sahip olmasından kaynaklanıyor. Çünkü Çin çözemeyeceği sorunlara el atmıyor.

Çin’in büyük devlet adamlarından bir tanesinin önemli bir sözü vardır: “Bir nehirden karşıya geçerken hemen atlarsanız boğulursunuz, sel alır sizi götürür ama büyük taşlara basarsanız kurtulursunuz.” Dolayısıyla bence Çin şu anda büyük gördüğü taşların üzerine basarak dünyada siyasal sistemle ilgili değişimi görmek istiyor. Çin gücünün yetmeyeceğini düşündüğü anlaşmazlıklara taraf olmaktan kaçınıyor. Bizim burada dünya olarak beklentimiz, Çin’in bu konularda daha güçlü hareket etmesi, kendisinden beklenilen güçlü tavrı göstermesidir. Demokrasiden, insan haklarından, dünya barışının sağlanmasından yana belli riskleri alması gerektiğini düşünüyoruz ve inanıyorum ki Çin bunları alacaktır. Rusya, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra bir travma yaşadı ve parçalandı. Benim kanaatim Çin’de de böyle bir travma korkusunun olmasıdır. Dolayısıyla Çin, Rusya gibi bir travma yaşamamak için çok çekingen, çok pragmatik hareket ediyor. Ancak Çin kendi gücünü hissettikçe bu çekingenlik gidecektir. Ayrıca Çin’in “Üçüncü Dünya” ülkelerinin temsilcisi olma iddiası var. Bunu hem Dünya Ticaret Örgütü müzakerelerinde hem de güney-kuzey ilişkileri kapsamında görüyoruz.

Soru: Çin’in, sıkça eleştirildiği ekosisteme zarar veren faaliyetlerine devam etmesi ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? 

Taş: Çevre kirliliği hepimizin ortak sorunu. Ozon tabakası delinirse gökyüzü hepimizin başına yıkılacak. Dolayısıyla burada bütün ülkelerin kendinden beklenen sorumluluğu yapması gerekiyor. Çin’in ise şöyle özel bir durumu var: “Çin dünyanın fabrikası”. Milli gelirinin yaklaşık % 50’si kadar sanayi üretimi var. Bu sanayi üretimi ve bir kısmı da yeni teknolojiler olmadığı için çevreyi kirletiyor. Peki, bu teknolojiyi birden değiştirmek mümkün mü? Çin’in çok büyük bir sanayi envanteri var. Trilyonlarca dolarlık makine parkı var. Bunları hemen değiştirmesi mümkün değil. Kyoto Protokolü’nde ve sonraki protokollerde de ülkelere bir geçiş dönemi verilmesine rağmen ülkeler bunu uygulayamadılar. Çin, belli bir geçiş döneminden sonra teknolojisini çevreye duyarlı bir teknoloji haline dönüştürecektir diye düşünüyorum. Şu anda Çin bunun maliyetinden çekiniyor. Çünkü mevcut teknoloji parkını değiştirmek trilyonlarca dolarlık bir yeni yatırım gerektiriyor.

İkinci bir faktör olarak da Çin çevre dostu teknolojileri bulup geliştirdikten sonra elimdeki teknolojileri değiştireyim diye düşünüyor da olabilir. ABD’de de bu duruma karşı çıkan sanayiler var. Bu nedenle bu dengeyi tutturmak gerekiyor. Çevre dostu teknoloji üreten ülkeler için bu çok büyük bir fırsat kapısı ve yeni bir pazar iken çevre dostu teknoloji üretemeyen ülkeler için de çok büyük bir maliyet. Bu şekilde size fabrikalarını kapat yeni bir fabrika kur diyorlar ki bunun fizibilitesini yapmadan gerçekleştirmek çok zor. Dolayısıyla bunun sadece Çin değil bütün dünya ülkeleri ciddi olarak ele alıp bu zamanlamayı uygulanabilir bir zamanlama olarak yeniden değerlendirip ortak yeni çevre dostu teknolojiler geliştirmeye çalışmalılar. Adım adım geçilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Soru: Çin’in insan hakları ihlallerinde bulunması, küresel bir güç olmasının önünde bir engel midir? 

Taş: Çin’de insan haklarının hangi boyutta olduğu sorusu dünyanın her yerinde yüksek sesle sorulan bir soru. Burada meselenin iki yönü var. Birincisi; Çin nereden nereye geliyor? Biliyorsunuz Çin komünist bir yönetim tarzından geliyor. 1978 Komünist Parti Kongresi’nden sonra yavaş yavaş tedbirli ekonomik liberalizme geçildi. Siyasal liberalizm ise adım adım gerçekleşecektir. Çin bu konuda grassroots olarak adlandırılan tavandan değil tabandan gelen bir demokrasi istiyor. Önce köylerde, köy muhtarları köy halkının oylarıyla seçiliyor. Yani halkta önce seçme seçilme hakkı nedir, nasıl kullanılır nosyonunu geliştiriyor. Şu anda Çin’de köylerde muhtarlar köy halkının oylarıyla seçiliyor. İkinci adımda ise belediye başkanları yöre halkının oylarıyla seçilmeye başlandı. Dolayısıyla bunun üçüncü adımı artık milletvekillerinin de halk tarafından seçilerek gelmesidir. Bunun için Komünist Parti’nin elindeki gücü devretmeye hazır hale gelmesi gerekiyor. Ekonomik-sosyal altyapının buna göre hazırlanması gerekiyor ve Çin bunu başaracak diye düşünüyorum. Köylerdeki, belediyelerdeki bu uygulamalar belli bir zaman içerisinde bizim anladığımız şekilde demokrasiye dönüşecektir diye düşünüyorum.

Bu konuda Çin tedbirli hareket eder, dediğimiz gibi taşlara basa basa yürür. Çin bu konuda belki de “Tiananmen Olayları” gibi bir durumun olabileceğinden endişe ediyor olabilir. Dolayısıyla Çin’i demokrasiye yönelmesi konusunda zorlamak ya da baskı uygulamak değil teşvik etmek lazım. Çünkü baskı baskıyı doğurur. Çünkü kendisi global bir güç ve bir başkasının baskısını kabul etmez. Burada bilim adamları, halk, iş adamları zaten dünyayla iletişimleri arttıkça demokrasinin ne kadar fazilet olduğunu, toplumlar için önemli olduğunu görüyorlar. Bunu da Çin’in tedricen gerçekleştireceğini düşünüyorum.

Soru: Çin’le kısa söyleşimizde sizin eklemek istediğiniz başka bir husus var mı?

Taş: 2012 yılı Türkiye’de Çin Yılı olarak ilan edildi. 2013‘te ise Çin’de Türk yılı olacak. Dolayısıyla Türk-Çin ilişkilerinin gelişmesinde bu kritik iki yılı iyi değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. USAK’ta gerçekleştirilen bu toplantıda Çin’in Türkiye’deki büyükelçisi güzel bir sunum yaptı ve Türkiye’de Çin’i iyi tanıtabilmek için 59 ayrı program düzenlediklerini söyledi. Ben bunu çok önemsiyorum. İki büyük ülke, iki büyük halk, iki büyük devlet. Şu anda da Çin, Türkiye’nin üçüncü büyük ticaret partneri olmuş durumda. Bu şekildeki ilişkileri geliştirmek açısından bu sene ve gelecek seneyi çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bilim adamları, halklar, üniversiteler, iş adamları arasında somut bir vizyona yönelik stratejik bakış açısıyla iki ülkenin geleceğini inşa edebiliriz diye düşünüyorum. Biliyorsunuz dünyada en hızlı büyüyen ülke Çin, ikincisi ise Türkiye’dir. Bu güzel beraberliğin sürdürülebilir olması için iki ülkeye de hem bilim adamlarına hem siyasetçilere hem de halka büyük bir görev düşüyor. Birbirimizi daha iyi tanımalıyız, birbirimize daha iyi destek olmalıyız, deneyimlerimizi, güzel çalışmalarımızı paylaşmalıyız. Böylece ortak çalışma ortamı hazırlayarak tarihi İpek Yolu’nun modern şeklini daha güzel bir şekilde kurmak bizim en önemli vazifemiz ve sorunumuzdur diye düşünüyorum.

Soru: Peki bu anlamda sizce Türkiye neler yapmalıdır? 

Taş: Ben açıkça şunu söyleyebilirim. Bu işbirliğine Çin, Türkiye’den daha hazırlıklı ve daha istekli. Dolayısıyla Çin’in isteğini karşılayacak şekilde iyi bir ev sahipliği yapmamız lazım. İkinci olarak da gelecek sene Türkiye’yi Çin’de çok iyi tanıtacak, halklar arasında gönül köprüleri, iş adamları arasında ticaret köprüleri, bilim adamları arasında bilim köprüleri kuracak somut politikalar geliştirmemiz lazım. Hem Dışişleri Bakanlığımızın hem USAK gibi düşünce kuruluşlarımızın bunu çok iyi planlaması gerekir diye düşünüyorum. Zaten kamu diplomasisi günümüzde çok önemli. Bunu en iyi uygulayan ülke Çin, ikincisi Türkiye’dir. Bunun somut örneklerini birlikte başararak kalıcı bir dostluğun ve işbirliğinin temellerini bu gelecek iki yılda atmamız gerekir diye düşünüyorum.

Röportaj: Ümmügülsüm Boz
USAK Stratejik Gündem

Kaynak

Anahtar kelimeler: , , , , , , ,

0 102

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, anayasa tartışmaları, yerel demokrasi ve özerklik meselesi bağlamında gündeme gelmiş; genel seçimler öncesi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Hakkâri’deki konuşması sırasında, “Türkiye’nin, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı imzalamasına rağmen birçok maddeye koyduğu çekinceleri kaldıracağız” ifadesi ile yeniden tartışma konusu olmuştur.(1)

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı

Avrupa Konseyi bünyesinde 15 Ekim 1985 tarihinde imzaya açılan ve Türkiye tarafından da 21 Kasım 1988’de imzalanan Şart, giderek artan görev ve sorumlulukların karşılanması için yerel yönetimlere esneklik tanınması, yerel yönetimlere görevlerini en iyi şekilde gerçekleştirecek yönetim yapısını sağlanması ve yerel yönetimleri merkez müdahalesinden korunmasını amaçlamaktadır. Yerindenlik ilkesinin kavram olarak kullanılması ve yaygınlaşarak yerellik ilkesinin yerini alması da Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ile olmuştur. Şartın 4. maddesinin 3. fıkrasında “kamusal sorumluluklar -genellikle ve tercihen- vatandaşa en yakın olan makamlar tarafından kullanılır” denilerek yerinden yönetim ve yerindenlik ilkesi tarif edilmektedir.(2)

Şart’ın temel kapsamını oluşturan birinci bölümde; özerk yerel yönetimlerin anayasal ve hukuki dayanağı, özerk yerel yönetim kavramı, özerk yerel yönetimin kapsamı, yerel yönetim sınırlarının korunması, yerel makamların görevleri için gereken uygun idari örgütlenme ve kaynaklar, yerel düzeydeki sorumlulukların kullanılma koşulları, yerel makamların faaliyetlerinin idari denetimi, yerel makamların mali kaynakları, yerel makamların birlik kurma ve birliklere katılma hakkı ile özerk yerel yönetimlerin yasal korunması konuları düzenlenmiştir.(3)

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı imzalayan ülkeler, yapılacak düzenlemelerde, yerel yönetimlerin geniş bir özerkliğe sahip olmasına, yerel yönetimlerin görev ve yetkilerinin anayasa ile belirlenmesine, bu yetkilerin merkezi idare tarafından zayıflatılmamasına, yerel yönetimlerin kendi iç örgütlenmesini oluşturmasına; gerekli mali kaynaklara sahip olunmasına, atanan değil seçilen organlardan oluşmasına ve adem-i merkeziyetçilik anlayışının sağlanmasına dikkat etmekle yükümlüdür.

Türkiye’de Şart’ın yeniden gündeme gelmesinin nedeni ise Şart’ın 12. maddesine uygun olarak bazı madde ve paragraflara konulan çekincelerdir. Türkiye, yerel makamları doğrudan ilgilendiren planlama ve karar süreçlerinde kendilerine danışılması; yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerinin kendilerince belirlenmesi; yerel olarak seçilmiş kişilerin görevleriyle bağdaşmayacak işlev ve faaliyetlerinin kanun ve temel hukuk ilkelerine göre belirlenmesi; vesayet denetimine ancak vesayetle korunmak istenen yararlarla orantılı olması durumunda izin verilmesi; yerel yönetimlere kaynak sağlanmasında hizmet maliyetlerindeki artışların mümkün olduğunca hesaba katılması; yeniden dağıtılacak mali kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda yerel yönetimlere önceden danışılması; yapılacak mali yardımların, yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulama konusundaki temel özgürlüklerini mümkün olduğu ölçüde ortadan kaldırmaması; yerel yönetimlerin haklarını savunabilmeleri için uluslararası yerel yönetim birimleriyle işbirliği yapabilmeleri, uluslararası birliklere katılabilmeleri; yerel yönetimlerin iç hukukta kendilerine tanınmış olan yetkileri serbestçe savunabilmek için yargı yoluna başvurabilmeleri hükümlerine çekince koymuştur.(4) Ancak,  Şart’ın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak,  Bakanlar Kurulu kararıyla bütün çekincelerin kaldırılması mümkündür.

Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği bu çekincelerin kaldırılması ve şartın uygulanması için Türkiye’ye uzun zamandır çağrıda bulunmaktadır. Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi tarafından hazırlanan rapor ve beraberindeki tavsiye kararı metninde öncelikli olarak, 2007 yılından bu yana Türkiye’de yerel ve bölgesel demokrasi alanında fazla ilerleme kaydedilmediği vurgulanmaktadır.(5) Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Türkiye’de adem-i merkeziyetçiliğin kuvvetlendirilmesi amacıyla anayasal önlemler alınmasını ve merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki idari vesayetinin kaldırılmasını talep etmektedir.(6)  Ayrıca AB’nin hazırladığı İlerleme Raporları’nda Türkiye’nin bölgesel kalkınma politikası ile ilgili kurumsal eleştirilere rastlanmaktadır. Öncelikli olarak “Türkiye’de bölgesel politikaya ilişkin kurumsal çerçevenin; planlama, programlama, uygulama ve denetleme sorumluluğunun Devlet Planlama Teşkilatı’nda toplanması nedeniyle dar olduğu” vurgulanmaktadır.(7) AB İlerleme Raporları’nda hemen hemen her yıl mali denetim mekanizmasının acilen modernize edilmesi gerektiği de vurgulanmaktadır.(8)

Çağdaş devlet yapısının bağdaştırmaya çalıştığı siyasal örgütlenmenin iki temel unsuru merkeziyet ve yerelliktir. Merkezi yönetim, ülkede uygulanan politikaların ve görülen hizmetlerin tek bir merkezden karar alınarak bu merkeze bağlı birimler tarafından gerçekleştirilen yönetim tarzıdır. Bu durumda merkezden yönetim anlayışı hiyerarşi bağıyla birbirine bağlanan birimlerin birlikte hareket ederek tek bir organ gibi çalıştığı yönetim biçimidir. Merkezden yönetimin geçerli olduğu ülkelerde hizmetler ile ilgili kararlar başkente hiyerarşik bağla bulunan ve ast üst ilişkisi içindeki birimler kararın uygulanışında merkezi yönetime yardımcı olmaktadır. Merkezi yönetim şekli, devlet yönetiminde birliği sağlamakta ve güçlü bir yönetim anlayışını beraberinde getirmektedir.

Bununla birlikte merkezi yönetim, halk katılımını azaltarak demokrasi anlayışını zayıflatabilmekte, tüm birimlerin merkezden onay almak zorunda kalması yapılan işlemlerde gecikmelere yol açabilmekte, kaynakların iktidar tarafından partizanca kullanımı kaynak israfına neden olmaktadır.(9)

Yerel yönetim ise belli bir coğrafyada yaşayan yerel halkın ortak ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan karar organları, bölgedeki halk tarafından seçilen ve kanunlarla belirlenmiş görev ve yetkilere sahip kamu tüzel kişileri olarak tanımlanabilir.(10) Yerel yönetim özerkliği ise “Kurumların kendi öz sorumlulukları altında kendi hizmetlerini düzenleme hakkıdır.” şeklinde açıklanabilir.(11) Bir başka tanımla özerklik, “Yerel yönetimlerin, kendi beldelerindeki ihtiyaçları gidermek için kendi organları ile karar alabilmesi ve uygulama hakkına sahip olmasını gerektirir”(12)

Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın 3. Maddesine göre özerk yerel yönetim kavramı, yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkânı anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla yerel yönetimlerde özerkliğe gerçek anlamda sahip olunması için karar alma yetkisi, organların bağımsızlığı ve yeterli finansal kaynakların bulunması şartlarının gerçekleşmesi gereklidir.

Türk siyasi tarihinde siyasi idarenin merkeziliğini, bütünlüğünü korumak ve güçlendirmek yönetim sisteminde esas alınmıştır. Doğal olarak uygulamalar da bu doğrultuda gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle merkezi idarenin gücünü azaltacak gelişmelere pek sıcak bakılmamıştır. Ancak değişen siyasi konjonktür ve özellikle de AB üyelik hedefi Türkiye’yi yerinden yönetim konusunu ele almaya itmiştir.

Bu noktada belirtilmesi gereken, devletin hem üniter yapılı hem de adem-i merkeziyet” ilkesi üzerine inşa edilmiş olabileceğidir. Aynı şekilde federal yapılı olduğu halde, merkezileştirici öğeleri de içerebilir. Örneğin Türkiye merkeziyetçi yapıyı benimsemiştir ama üniter ve ulus-devlet modeli olarak Türkiye’nin esinlenmiş olduğu Fransa,  “adem-i merkeziyetçi” yapıyı kurmuştur.

Fransa Modeli

Fransa, 1982 yılına gelinceye kadar katı merkeziyetçi bir yapıya sahipken, 1982 reformları ile yerel yönetimler merkezi yönetim karşısında güçlendirilmiştir. Ayrıca, 2003 yılında Anayasa’nın 1. maddesinde üniter devlet yapısına eklenen desantralizasyon tanımı ile bu sürecin yasal dayanağı da sağlanmıştır.

1982’ye kadar kendisine verilen görevleri yerine getiren bir kamu kurumu niteliğinde olan ‘bölge’, 1982 reformu ile bir yerel yönetim birimi haline getirilmiştir. Bu tarihten itibaren Fransa’da yerel yönetimler üçlü bir yapıya sahip olmuştur: ‘Belediyeler’, ‘iller’ ve ‘bölgeler’. İller ve bölgeler hem merkezi idarenin taşra teşkilatının örgütlendiği hem de yerel yönetim birimine sahip olarak birimlerdir.

Fransa Anayasası’nın 74. maddesinin belirttiği üzere Cumhuriyet’in denizaşırı toprakları da Cumhuriyet’in çıkarları içinde ve kendi çıkarlarını gözetecek şekilde özel düzene tabi tutulabilmektedir.(13)

2 Mart 1982 tarihli Belediyelerin, İllerin ve Bölgelerin Hak ve Özgürlüklerine İlişkin Yasa, yerel yönetimler üzerinde valinin sahip olduğu vesayet yetkilerini kaldırmakta; bölge yönetimini yerel yönetim kurumu olarak kabul etmekte ve ilde, valinin sahip olduğu yürütme gücünü genel meclise vermektedir. Bu nokta son derece önemlidir. Zira gene Fransa’dan alınan Türk idari örgütlenmesinde bugün, belediyeler üzerinde vali ve kaymakamların idari vesayet, yani bir tür gözetim yetkisi vardır. Her ne kadar 2005 tarihli düzenlemeler ile bu yetki sınırlanmış olsa da idari vesayet Türk hukukunda idarenin bütünlüğünü sağlayan en etkin araç görünümündedir.(14)

Fransa’da 2003 tarihli Anayasa değişikliği ile “yerel yönetimler, kendi ölçeklerinde daha iyi hayata geçirebilecek yetkilerin kullanımı için tüm kararları almak görevine sahiptir” hükmü getirilerek örgütlenme iyice yerelleştirilmiştir. Böylece yerel yönetimler yasama alanına ortak aktörlerden biri haline getirilmiştir.

Polis ve güvenlik alanındaki genel sorumluluk merkezi yönetime aittir. Ancak belediyeler kamu güvenliği alanlarında silahsız kolluk güçleri oluşturabilmektedir. İtfaiye hizmetleri illerin sorumluluğundadır.(15) Eğitim konusunda ise merkezi yönetim, müfredat gelişimi ve öğretmenlerin seçimi, gelişimi, denetimi ve maaşlarının ödenmesinden sorumluyken yerel yönetimler ağırlıklı olarak okul binalarının ve ilgili teknik donanımın yönetiminden sorumludur.(16)

İspanya Modeli

Bazı kesimlerce Türkiye için önerilen bir diğer yerel özerklik modeli İspanya’daki özerklikler devletidir. İspanya Anayasası İspanya’yı bir üniter devlet olarak tanımlamaktadır, ancak devlet özerk bölge yönetimleri sebebiyle federal bir sisteme benzemektedir. 1978 tarihli İspanyol Anayasası’nın 2.maddesi, “Anayasa, İspanyol ulusunun parçalanmaz birliğine, bütün İspanyolların ortak yurdunun bölünmezliğine dayanır; ulusu oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin özerklik hakkını ve kendi aralarında dayanışmasını tanır ve güvence altına alır” demektedir.(17) Anayasa “ulusal egemenliğin” İspanyol halkına ait olduğunu da belirtmektedir. Dolayısıyla İspanyol Anayasası ulusal birlik ve ulusal egemenlik ilkesiyle birlikte “ortak ve bölünmez yurt” ilkesine yer vermekte ancak, ulusal bütünlük vurgusu içinde “milliyetlerin” ve “bölgelerin” özerklik hakkını tanımaktadır.(18) Böylece tarihi, kültürel ve sosyal koşulların oluşturduğu 17 bölge özerk olarak konumlanmıştır.

Bu modelde siyasal özerkliğin ilk boyutu, anayasal kurallar uyarınca bölgelerin temsilcileri aracılığıyla kendi hukuki statülerinin hazırlanmasına katılma hakkına sahip olmalarıdır. Ancak son onay, merkezi siyasi organları tarafından verilecektir. Siyasal özerklik unsurunun diğer boyutu, bölgelerin Anayasa ile kendilerine bırakılan alanlarda ve kendi statüleri uyarınca yasama yetkisine sahip olmalarıdır. Her bölgenin genel oyla seçilmiş bir yasama meclisi bulunmaktadır ve buna bağlı olarak her bölge kendi yürütme organına sahiptir. Buna karşın İspanya’da yargı birliği ilkesi geçerlidir.

İspanya modelinde dış politika ve uluslararası ilişkiler; savunma ve silahlı kuvvetler; yargı; vatandaşlık, yabancılar, göç ve sığınma hakkı; para, döviz, devlet maliyesi; gümrük rejimi Anayasanın  devletin yetki alanı içinde gördüğü konular arasında yer alır. Kamu güvenliğinin sağlanması devletin yetki alanı içindedir, ancak bölgeler de kendi kolluk güçlerini kurma yetkisine sahiptir.(19)

İtalya Modeli

Türkiye için örnek teşkil edebileceği savunulan bir diğer yerel özerklik modeli İtalya’daki bölgeli devlet modelidir. Eski DTP Grup Başkanı Ahmet Türk, “Cumhuriyeti oluştururken İtalya’nın ceza yasalarını almışız. Ama 1947’de İtalya 20 bölgeye ayrılmış, 5’i de farklı kültüre sahip olduğu için özerk olmuş. Kuzey bölgesi ’her bölgenin bütçesi kendisini idare etsin’ demiş. Ama parlamento ’geri kalmış yerler daha da ezilir’ diye hayır demiş, genel bütçeden pay ayrılması esas olmuş. Bizim demokratik özerklik projemiz budur.” açıklamasıyla İtalya modeline dikkat çekmiştir.(20)

İtalya’da Anayasa’nın 5. Maddesinde “Cumhuriyet tek ve bölünmezdir. Ancak yerel özerklikleri tanır ve destekler” denmektedir.(21) İtalya’da yerinden yönetim, üniter devlet olmanın gereği, kamu hizmetlerine yönelik, yani yönetsel niteliktedir. Bunun yanı sıra, Cumhuriyetin, yasalarda yer alan ilke ve yönetimleri özerklik ve yerinden yönetim ilkelerine uydurmayı benimsediğine de yer vermiştir. İtalyan Anayasası, ayrıca, V. Bölümde, il ve belediyelerin yanı sıra, bölgelerden de söz etmektedir. Bölgelerin “Anayasanın belirlediği ilkelere göre özel görevleri ve yetkileri olan özerk kuruluşlar olduğu” anayasada yazılıdır.(22)

Bölgelerin yasa yapma yetkisine sahip olması, tek siyasi karar merkezli üniter devlet modelinden çıkıldığının göstergesidir. Bölgeli devlet modeli, üniter devlet ile federal devlet arasında bir ara-formüldür. Bu model, bölgeler ya da topluluklara tanınan siyasal özerklik açısından üniter devletten farklılaşmakta; yasama meclislerinde bölgelerin doğrudan temsil edilmemesi ve bölgelerin anayasal değişiklik süreçlerinde herhangi bir yetkilerinin bulunmaması açısından ise federal devletten ayrılmaktadır.(23)

20 bölgeye ayrılmış İtalya geniş bir desantralizasyon içinde kamu hizmetlerinin büyük bir bölümünün belediyeler, iller ve bölgeler tarafından yürütülmesini öngörmüştür. Bununla beraber, merkezi hükümetin de il ve bölge düzeyinde temsilcileri bulunmaktadır. Bu merkezi hükümet temsilcilerine vali denilmektedir. Bölge yasaları bölge valisince onaylandıktan sonra yürürlüğe girmektedir. İl ve belediyelerin idari işlemleri üzerindeki denetim, bölgesel bir organ olan, bölgesel denetim komitesi tarafından yapılmaktadır. Bu komisyon hukuk profesörleri, memurlar, hâkimler gibi uzmanlar arasından bölge meclisince seçilmektedir.

Türkiye için hangi model?

Gerek küreselleşme, gerekse AB üyelik hedefi pek çok konuda olduğu gibi yerel yönetimler konusunda da reform yapılması gerekliliğini ortaya koymuştur. Türkiye’nin AB ölçütlerine uyumu konusunda yasal değişiklilerin uygulanmasında karşılaşılan sorunlara çözüm ararken AB ülkelerindeki örnekler de gündeme gelmektedir. Ancak bu bağlamda unutulmaması gereken her devletin kendi iç ve dış dinamiklerine uygun bir model belirlediğidir. Şüphesiz farklı modellerin analiz edilmesi Türkiye’de yerel yönetimler konusunda yapılacak değişikliklerde en uygun olanın bulunması açısından faydalıdır. Ancak bir devlet için uygun olan modelin bir diğeri için uygun olmayabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Von Brünneck yerinden yönetimin bir süreç olarak dört basamaktan oluştuğunu ifade etmektedir: İlk basamakta yerinden yönetim, yalnızca “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” anlamına gelmektedir. Yerinden yönetimin ikinci basamağı “bölgeselleştirme” ve “bölgecilik”, üçüncü basamağı “federalizm” ve dördüncü basamağı da “ayrılıkçılık”tır.(24) Ülkelerin yerinden yönetim politikalarını hangi basamakta ve derecede gerçekleştireceklerine karar vermede kendi iç dinamikleri kadar dış etmenler de önemli rol oynamaktadır. Yerinden yönetim eğilimlerinin okur-yazarlık oranı, yoksulluk, bölgesel dengesizlikler, yerel gereksinmeler, demokratikleşme, etnik ve kültürel kimlik gibi iç etmenlerden mi, yoksa dünya ticareti ve para sistemi, ekonomik ve politik bağımlılık gibi dış etmenlerden mi kaynaklandığı büyük önem taşımaktadır.(25)

Kesin olan husus, Türkiye’de bir merkeziyetçilikten uzaklaşma ve adem-i merkeziyetçiliği yerleştirme ihtiyacı olduğudur. Böylece devlet yapısının modernleştirilmesi ve işlevselleştirilmesi, yönetim basamakları arasında güçler ayırımının gerçekleştirilmesi, ekonomik gelişme politikası ve özellikle bölgesel dengesizliklerin giderilmesi, temel hak ve özgürlükler açısından kültürel/etnik kimliklerin korunması ve geliştirilmesi, katılım ve yurttaşa yakın bir yönetim benimsenmesi gibi hedeflere ulaşmak mümkün olmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye için en uygun model Fransa modeli olarak görünmektedir. Fransa, üniter devlet ilkesinden vazgeçmeden demokratikleşme ve yerel yönetimleri güçlendirmek adına aşamalı bir şekilde adem-i merkeziyetçiliğe geçmeyi başarmıştır. Günümüzde Türkiye ile Fransa yerel yönetimleri arasındaki farklılıklara bakıldığında, Türkiye’de il genel meclisi kararları valinin onayı ile kesinlik kazanmasına rağmen Fransa’da kararlar, onaya gerek olmadan yürürlüğe girmektedir; Türkiye’de belediye başkanı doğrudan halk tarafından seçilirken Fransa’da belediye başkanı meclis tarafından kendi içinden seçilmektedir; Fransa belediyeleri, nüfus dikkate alınmadan büyük ve küçük belediyeleri içine almakta, oysa Türkiye’de belediye kurulabilmesi için nüfusun 2000’i geçmesi gerekmektedir; Türkiye’de yerel yönetim birimlerinden biri olan köy yerel yönetimi Fransa’da bulunmamaktadır, Fransa’da belediye sayısının çokluğu da bundan kaynaklanmaktadır; Fransa’da bir yerel yönetim birimi olan bölge yerel yönetimi Türkiye’de yerel yönetim birimleri arasında sayılmamaktadır. (26)

Daha önce de belirtildiği gibi Fransa’da bu yerel yapının kurulması aşamalı bir şekilde olmuştur. Türkiye de yerel yönetimler konusunu ele almaya Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekincelerine kaldırıp hükümleri gerektiği gibi uygulayarak başlayabilir. Zira idari adem-i merkeziyetçiliği gerçekleştirmek, bölgesel planlama ve kalkınma, şehircilik, çevre sorunları ve turizm gibi konularda Türkiye’ye önemli faydalar sağlayacaktır.

İtalya ve İspanya gibi, bölgelerin özerkliğe sahip olduğu ülkelerde yerinden yönetim çabalarının sonucu olarak ortaya çıkan bölgeselleştirmenin üç temel nedeni olduğu savunulabilir: Merkezle bölgeler arasındaki uzlaşmazlıkların çözülmesi; ulusal birliğin tehlikeye düşmesinin ya da ayrılıkçı hareketlerin önlenmesi; devletin ekonomik gelişme politikaları için yeniden yapılandırılması.(27)

Türkiye için önerilen bu iki modele tek tek baktığımızda, uzun süre Fransız modeline göre merkeziyetçi bir yönetim geleneğini benimseyen İspanya’da, 1978’den başlayarak, diktatörlüğe duyulan tepki ile etnik-kültürel çeşitlilik ve devlet yapısı arasında uzlaşma sağlama gereksinmesinin, bölge yönetimlerinin güçlenmesine neden olmuştur. İtalya’daki bölgeselleştirme çabalarının hedefi ise, devlet yapısının modernleştirilmesi ile ülkenin Kuzeyi ve Güneyi arasındaki bölgesel dengesizliklerin giderilmesidir.(28)

Bununla birlikte bölgelerin ulus devleti zayıflattığı, onunla adeta rekabet ettiği için ulus devletin varlığını tehdit ettiği savunulmakta, bölgelerin “küreselleşmenin truva atı” olduğu ileri sürülmektedir.(29) Bu görüşe göre, yeryüzündeki bütün ülkelerde az ya da çok yaşanan bölgelerarası dengesizliklerin giderilebilmesi için de yerel ve bölgesel yönetimler çare olarak gösterilmekte; oysa bölgeler zamanla ulus devletle rekabet eder duruma gelerek, merkezi devleti zayıflatmaktadır. Bölgelerin, ulus devlete göre daha avantajlı olduğu, ulus devlet gibi yapay bir oluşum değil, meşruiyetini çoğu kez kültürel, etnik ve tarihsel özelliklerinden ve geçmişinden aldığı da savunulmaktadır.(30)

Ayrıca Başkenti Bilbao olan Bask bölgesi ile başkenti Barselona olan Katalonya bölgesi, sosyo-ekonomik kalkınmışlıklarının yanı sıra İspanya merkezi yönetiminin verdiği ve vermeye devam ettiği demokratik hak ve özgürlüklere, ileri düzeydeki özerkliğe rağmen bağımsızlık beklentisi içindedir. Bu durum bölgesel özerkliğin benimsenmesi durumunda ileride Türkiye’de de bu tür taleplerinin ortaya çıkabileceğine ilişkin düşünceleri destekler niteliktedir. Dolayısıyla, değişik unsurlara dayalı (din, mezhep, dil, ırk vs.) olarak ülkeyi bölmeye ve insanları birbirinden farklılaştırmaya yönelik çabalar ile görüşlerin yerel demokrasi kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir.

Yazar: Emine AKÇADAĞ

Cuma, 24 Haziran 201

Sonnotlar:

1. Bkz. www.hurhaber.com/haber/Kilicdaroglu-noktayi-Diyarbakir-da-koyacak/414673 (erişim 15 Haziran 2011)
2. Fikret Toksöz, Ali Ercan Özgür, Öykü Uluçay, Levent Koç, Gülay Atar ve Nilüfer Akalın, Yerel Yönetim Sistemleri, TESEV Yayınları, 2009, s.27
3.Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Bkz. www.belgenet.com/arsiv/sozlesme/aas_122.html (erişim 16 Haziran 2011)
4.Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartına İlişkin Bilgi Notu, Bkz.www.abgs.gov.tr/files/haberler/2011/yerel_yonetimler_ozerklik_sarti.pdf (erişim 16 Haziran 2011)
5.Bkz.www.turkiyeavrupavakfi.org/index.php/genel-haberler/2224-yerel-demokrasi.html (erişim 16 Haziran 2011)
6. Ibid.
7.2005 İlerleme Raporu, Bkz.www.abgs.gov.tr/files/AB_Iliskileri/AdaylikSureci/IlerlemeRaporlari/Turkiye_Ilerleme_Rap_2005.pdf (erişim 17 Haziran 2011)
8. Fikret Toksöz, Ali Ercan Özgür, Öykü Uluçay, Levent Koç, Gülay Atar ve Nilüfer Akalın, op.cit., s.32
9. Mustafa Oksal, “Subsidiyarite İlkesi.” Belediye Dergisi, Cilt: 4, Sayı:10, Nisan 1998, s. 13-18
10. Ahmet Ulusoy ve Tekin Akdemir, Mahalli İdareler, Seçkin, Ankara,2001, s.41
11. Nuri Tortop, Yerel Yönetimler Maliyesi, TODAİE yayını, Ankara, 1996, s. 12
12. Fatih Yüksel, “Yerel Özerklik Kavramı Üzerine Bir İnceleme”, (Edit: Muhammet Kösecik, Hüseyin Özgür), Yerel Yönetimler Üzerine Güncel Yazılar I, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2005,s. 275-26
13. French Constitution, http://www.assemblee-nationale.fr/english/8ab.asp (erişim 19 Haziran 2011)
14. Engin Selçuk, Kürt Açılımı III: Bir Türkiye Modeli Kurulabilir mi ya da “Cumhuriyet”i Demokratikleştirme Formülleri, Bkz. www.haberakademi.net/haberyaz.asp?hbr=10002 (erişim 19 Haziran 2011)
15. Fikret Toksöz, Ali Ercan Özgür, Öykü Uluçay, Levent Koç, Gülay Atar ve Nilüfer Akalın, op.cit., s.74
16.Ibid.
17. Spanish Constitution, Bkz. www.senado.es/constitu_i/indices/consti_ing.pdf (erişim 21 Haziran 2011)
18.Engin Selçuk, Kürt Açılımı I: İspanya Modeli “Bölgeli Devlet”(?), Bkz. www.abbulteni.org/makale-ve-yorumlar/194-kurt-acilimi-i.html (erişim 22 Haziran 2011)
19. Ibid.
20.Bkz. haber.gazetevatan.com/Bizim_demokratik_ozerklik_projemiz_Italyan_modelidir_164853_1/164853/1/Haber (erişim 23 Haziran 2011)
21.Constitution the Italian Republic,www.senato.it/documenti/repository/istituzione/costituzione_inglese.pdf (erişim 23 Haziran 2011)
22.Ibid.
23. Engin Selçuk, Kürt Açılımı I: İspanya Modeli “Bölgeli Devlet”(?), Bkz. www.abbulteni.org/makale-ve-yorumlar/194-kurt-acilimi-i.html (erişim 22 Haziran 2011)
24.Alexander von Brünneck, “Constitutional Review and Legislation in Western Democracies”, In Christine Landfried (ed.). Constitutional Review and Legislation: An International Comparison, Baden-Baden: Nomos, 1988
25. Ibid.
26. Sabrina Kayıkçı, “1982 Reform Yasası Sonrası Fransa’da Yerel Yönetimler ve Yerel Özerklik Şartı”, Çağdaş Yerel Yönetimler, Cilt 12, Sayı 3, Temmuz 2003, s.37-38
27. Heldt Conceıçăo, “Territorialreformen Belgiens, Spaniens und Italiens im Vergleich”, Berlin, Berlin Verlag, 1998, p.21-24
28. Mario Caciaglie, “Dezentralisierung und Regionalpolitik in Italien”, Dieter Nohlen und Rainer-Olaf Schultze(Hrsg.), Ungleiche Entwicklung und Regionalpolitik in Südeuropa Italien, Spanien, Portugal, Bochum, Studienverlag, 1985, s. 75-81
29. Eric Nyugen, “Le regionalisme contre l’Etat-Nation”, Les nationalismes en Europe, Le Monde Marabout Poche, 1998, s. 102-142
30. Ibid.

Kaynak

Anahtar kelimeler: , , , , , , , , , , ,

2005 yılında, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinde doğan modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgelerinden biri olan Lozan Barış Antlaşması’nın 82. yıldönümünü kutlamaktayız. Türkiye, Cumhuriyet’in 1923 yılında kuruluşundan bu yana, Mustafa Kemal Atatürk’ün mirası doğrultusunda, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesini benimsemiştir. Türkiye Cumhuriyeti, demokratik ve laik siyasal sistemi, AB’yle gümrük birliği içindeki sağlam serbest piyasa ekonomisi ve çağdaşlığı kültürel kimliğiyle bağdaştıran sosyal geleneğiyle, kendi bölgesinde ve ötesinde güvenlik ve istikrar üreten bir dış politika izlemektedir.

Türk dış politikasının başlıca amacı, gerek Türkiye’de, gerek komşu ülkelerde ve ötesinde, barış ve refah içinde, istikrarlı, işbirliğine dayalı ve beşeri kalkınmayı sağlayacak bir bölgesel ve uluslararası ortamın yaratılmasıdır.

Türkiye bu amacına, diğer hususlar meyanında, NATO İttifakı’na üyelik ve AB’yle bütünleşme, bölgesel işbirliği süreçlerinde öncülük, iyi komşuluk ilişkilerinin ve ekonomik işbirliğinin teşviki, zor şartlar altında bulunanlara insani yardım, barışı koruma operasyonlarına katılım, uyuşmazlıkların çözümü ile çatışma sonrası uzlaşma ve yeniden yapılandırma gayretlerine katkı gibi geniş bir yelpazede, barışçıl, ilkeli ve etkin bir dış politika izlemek suretiyle ulaşmaya çalışmaktadır.

Çok kültürlü küresel toplum içinde yeralan kozmopolit bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, Batı’yla Doğu’yu, Kuzey’le Güney’i uzlaştıran ve tüm kıtalarda etkinlik gösteren çok boyutlu bir dış politika yürütmektedir. Avrasya’nın merkezindeki coğrafi konumu ve geniş bir alana yayılan tarihi ve kültürel bağlarıyla Türkiye, medeniyetlerarası diyaloğa ve etkileşime hizmet eden önemli bir köprü işlevi görmektedir.

Türkiye’nin geniş bir yelpazede yer alan pek çok öndegelen uluslararası ve bölgesel kuruluşa üyeliği, dış politikasının çok boyutlu niteliğini en iyi şekilde ortaya koymaktadır. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİ), Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) gibi çeşitli kuruluşlara üye olan Türkiye, aynı zamanda AB üyeliğine adaydır.

Geçtiğimiz yıl Haziran ayında İKÖ Dışişleri Bakanları Konferansı ve ardından NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi gibi iki önemli zirveye ev sahipliği yapan Türkiye, çok taraflı işbirliğine bağlılığını bir kez daha sergilemiştir. Arka arkaya düzenlenen sözkonusu zirve toplantıları, Türkiye’nin farklı kültürlerin kritik kesişme noktasındaki stratejik önemini ön plana çıkarmıştır.

Türkiye, bu çerçevede medeniyetler arasında anlayış ve işbirliği kültürünün geliştirilmesini amaçlamaktadır. 2004 yılı Ekim ayında, 11 Eylül ertesinde İstanbul’da düzenlenmiş bulunan İKÖ-AB Ortak Forumu’nun devamı niteliğinde olan, AB ve İKÖ ülkelerinin akademik çevrelerini İstanbul’da biraraya getiren, “Medeniyet ve Uyum: Küresel Düzenin Değerleri ve Mekanizmaları” konulu bir sempozyum düzenlenmiştir. Bu etkinlik, medeniyetler arasındaki diyaloğun geliştirilmesi yolunda önemli bir çaba teşkil etmiştir.

Türkiye ayrıca, İKÖ Genel Sekreterliğinin bir Türk tarafından üstlenilmiş olması çerçevesinde, bu amaç doğrultusunda daha belirgin bir rol üstlenmek ve İKÖ’nün etkinliğini arttırmak istemektedir. Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu, 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren, dört yıllık bir süreyle İKÖ Genel Sekreteri olarak seçilmiş bulunmaktadır.

Çalışma: Türkiye Berlin Büyükelçiliği (2005)

Makaleyi indirmek için buraya tıklayın.

Anahtar kelimeler: , , , , ,

Türkiye-Avrupa ilişkileri gündeme geldiğinde bir disiplin bulma ihtiyacı ön plana çıkar, çünkü söz konusu alanın bir tarafında bilim, tarih ve olgular, öteki tarafında da dış politika vardır. Aslında bu aşamada da politikanın tanımlanması gerekmektedir. Konuyu çok basitleştirerek tanımlamak gerekirse, politikanın “yarın için bugün yapılan bir iş” olduğu iddia edilebilir.  Elbette dün ve dünün getirdiği pek çok olgu vardır, ancak esas olan bugün ve yarındır.

Yarın için Türkiye’nin bugünden bir karar vermesi gerekmektedir ki özellikle şu sıralarda muhtemelen yine önemli bir kararın eşiğindeyiz. Bu karar ise  “Avrupa’yla aynı şekilde devam mı, yoksa ilişkileri başka bir raya oturtmak mı gerekir?” sorularının etrafında şekillenmektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkileri konusunda nasıl bir politika izlemesi gerektiği ana sorundur. Bu sorun da tarihe biraz daha farklı bir kesitten bakmayı gerektirmektedir. Türkiye-AB ilişkilerini tartışırken değinmemiz gereken ilk konu başlığı paradigmalar ve paradigmaların söz konusu tartışmalardaki etkisidir.

AET’ye Başvuru

Türkiye’nin AET’ye üyelik başvurusu yaptığı 31 Temmuz 1959 tarihinde Fatin Rüştü Zorlu Dışişleri Bakanı idi. Türkiye’nin AB politikasını anlamak açısından ona dair bir anekdotu paylaşmak yerinde olacaktır. Fatin Rüştü Zorlu’ya AET oluşumunun dışında yer alan İngiltere’nin liderliğindeki EFTA yerine neden Türkiye’nin AET’yi tercih ettiği sorulduğunda cevabı şöyle olmuştur: “Yunanistan AET’ye başvurdu. Eğer Yunanistan boş bir havuza çivileme atlıyorsa siz gözünüzü kapatıp balıklama atlayın.” Türkiye’nin Avrupa macerasının henüz başlangıç noktasında Yunanistan’la rekabet faktörünün önemli bir rol oynadığı aslında bu olguyla kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Yunanistan’ı yakından takip etme kaygısının Türkiye’nin dış politikasını çok büyük ölçüde etkilediğini görebilmek için allame-i cihan olmaya gerek yoktur. Fatin Rüştü Zorlu’nun Türkiye adına bu başvuruyu gerçekleştirdiği dönemde Soğuk Savaş dönemi koşullarının, yani bir Soğuk Savaş paradigmasının hâkim olduğunun bilinmesi gerekmektedir.

AET’nin kuruluşu da Soğuk Savaş paradigmasına dayanan bir idealdir. Öncelikle arka planda bir savunma teşkilatı şeklinde örgütlenmiş olan NATO olgusu vardır. Fakat o dönemde Avrupa’da bir boşluk bulunmaktaydı ve Sovyet tehdidi de son derece sertti. Dolayısıyla İngiltere ve Fransa gibi eski ve büyük ülkelerin de tek başlarına pek bir şey yapma şansları yoktu ve bu ülkeleri bir araya getirmek üzerine arka planda ciddi bir Amerikan desteği söz konusuydu. Aynı dönemde Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) oluşmuştu ve Marshall yardımları sağlanıyordu, dolayısıyla mevcut algı ve paradigma bambaşkaydı.

Türkiye’nin pozisyonunun doğru anlaşılması için bir noktanın daha altını çizmek gerekir. Dış politika ve uluslararası ilişkiler dediğimiz zaman idealler vardır, ancak oyun çoğunlukla reel politika zemininde oynanır. Öncelikle Türkiye’nin dış politikada hedeflerinin olması elbette olumlu karşılanmalıdır, fakat bu hedeflere ulaşabilmek için reel platformun ne ölçüde cevaz verdiği de dikkate alınmalıdır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin çok stratejik bir ülke olduğu sık sık dile getirildi. Ancak bu ifade şüpheyle karşılanması gereken bir ifadedir, çünkü bu, bir bakıma Türkiye’nin normal bir ülke olamayacağı anlamına da gelmektedir. Öncelikle Türkiye’nin stratejik öneminin ne olduğunu saptamak gerekmektedir.

Oyun kurgusunu futbol maçına benzetmek gerekirse Türkiye genellikle gol atmaktan çok gelen topa gelişigüzel vurup onu uzaklaştırmayı amaçlamıştır. Türkiye nadiren gol atmayı denediğinde de sürekli olarak ‘ofsayt’ denilerek önü kesilmiştir. Yani Türkiye dış politika konusunda uzun vadeli hedefler belirlemekte zorlanmış, anlık gelişmelere göre hareket etmeye çalışmış, zaman zaman kazanım elde etmeyi denediğinde de engellenmiştir. Türkiye’nin AET’le kurduğu ilişki de daima yukarıda izah edildiği gibi sorunlu bir ilişki olmuştur.

Sözgelimi Türkiye Kıbrıs’ta adım atmayı denediğinde, KKTC’yi kendisinden başka tanıyanın olmadığına şahit olmuş ve önü kesilmiştir. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye hep benzer sorunlarla karşılaşmıştır. Ancak 9 Kasım 1989 sabahı Berlin Duvarı’nın çökmesiyle Soğuk Savaş paradigması sona ermiştir. Paradigma değişikliği, örneğin Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesine eşdeğer bir olaydır. Yani bir dönem, o döneme hâkim algılama biçimi ve o dönemin oyun kuralları tamamen değişti. O ana kadar öğrenilen her şey değişti ve tümünü yeniden değerlendirmek gerekli oldu. O andan sonra hayat öyle bir hale geldi ki, dış politika ve strateji uzmanları için tabiri caizse dünyanın çivisi çıktı. İnsan beyni hala aritmetik ritimle algılamaya devam etmektedir, ancak dünya tarihi geometrik biçimde değişmeye başladı; dolayısıyla aşırı hızlanan ve bazen olayları doğru değerlendirme imkânının elimizden kaçtığı yeni bir döneme girdik.

AET’den AB’ye

1989 yılı aslında tarihi bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tarihten sonra AET hiç hazır olmadığı halde kendisini AB’ye dönüştürmeye kalktı. AB’deki ‘Birlik’ kelimesi, aslında hem Türkiye hem de AB üyeleri için yanıltıcı oldu. Bu yıl Yunanistan’dan İtalya’ya kadar uzanan ekonomik kriz hep şu sorgulamanın yapılmasını gerektirmektedir: “Birlik nerede ve hangi alanlarda mevcut?” Başlangıçta bir dayanışma felsefesiyle yola çıkan ve diğer bütün değerlerin bu felsefenin üstüne inşa edildiği bir Avrupa’dan şu anda üye ülkelerin sadece kendi menfaatlerini düşünüp, kendisini kurtarmaya çalıştığı bir noktaya gelindi. Hatta Yunanistan’ın avro alanından, Avrupa Para Birliği’nden ve AB’den çıkarılması gibi öneriler dahi gündeme geldi. Ancak Yunanistan’ı para birliğinden çıkarmak altı aylık bir prosedür gerektirir; bu kapsamda drahmiye dönülmesi ya da yeni düşük kurlu bir Avro alanının yaratılması da tartışılmaktadır. Bu söylentilerin çıkmasından itibaren Yunan bankalarının boşaltılması iki gün almıştır. Öyleyse Yunan bankaları iflas ederse ne olacak? Yunan bankalarına sendikasyon kredilerini veren Fransız ve Alman bankaları olduğundan, Yunanistan’ı atmak demek Fransız ve Alman bankacılık sisteminin göçmesi demektir. Fransız ve Alman bankalarının Yunanistan’a bu kadar para vermesinin nedeni ise silah ticaretidir. Fransız ve Alman silah sanayinin Yunanistan’a mal satabilmesi için Fransız ve Alman bankaları Yunanistan’a para vermiştir. Yunanistan da bu silahları Türkiye’ye karşı kullanmak üzere almıştır. Bazı iktisadi gerçekler ortaya çıkmaya başladıkça çifte standart algılamaları, niyet ve samimiyet sorgulamaları ve algıları Türk halkının gündemine gelmektedir. Ancak Türkiye AB’ye karşı değildir ama AB’ye güvenini yitirmiştir. Bütün bu olgular son 5 yıldır bir güven erozyonuna paralel olarak tezahür etmeye başlamıştır.

AB olgusu aslında bir ters doğum ilişkisidir. Avrupa Anayasası denen belgenin reddedilmesi de buna işaret eder. Ancak AB’nin kurucu antlaşmaları zaten anayasa statüsündedir. Yani Avrupa Topluluğu (AT) Adalet Divanı’nın temel yargı kararlarına göre resmen Avrupa kurucu antlaşmaları olan AET Antlaşması, AKÇT antlaşması ve sonrasında da Maastricht Antlaşması aslında adı konmamış, ancak anayasa niteliği taşıyan, anayasal karaktere tabi antlaşmalardır. Fakat AB, bu karakterin adını koymaya kalktığı zaman büyük krizler yaşamaya başlamaktadır. Anayasa bir devlet kurulduktan sonra oluşur. Devlet kurulmadan anayasa oluşturulursa AB’ye benzer bir yapıya kavuşur. Bir kere AB’nin bu nevi şahsına münhasır yapısını doğru algılamak gerekir; bu hem Türkiye hem de Avrupa yurttaşları için gereklidir.

Paradigma Değişimleri ve Derinleşen AB

Doksanlı yıllara girerken Türkiye önemli bir hedef koyarak yukarıda izah ettiğim bu edilgen konumdan çıkmak istedi, ancak 1989 ve 2001 yılları arasındaki dönemde yine oyun dışında kaldı. Türkiye oyunun dışına itilmekle beraber çok ciddi bir kimlik bunalımı yaşadığı yıllara sürüklendi. Türkiye’nin Batı’yla ilişkisinde önem taşıyan ve Ruslara karşı sınırı koruduğu düşüncesinden kaynaklanan stratejik konumu, Sovyet bloğu yıkıldıktan sonra “Türkiye’nin artık ne önemi var?” sorusunun ön plana çıkmasıyla sarsıldı. Bu, hem Batı dünyasının Türkiye’ye bakışını değiştirdi, hem de Türkiye’nin bir kimlik bunalımı yaşamasına neden oldu. Bu durum Türkiye’yi Sincan’da tankların yürümesine kadar giden iç siyasi bunalımların da ön plana çıktığı bir döneme sürükledi.

Avrupa o sırada ortak para birimi avro gibi iddialı bir hedefi gündemine almıştı. Fakat bu konuda da bir ters doğum ilişkisi olduğu daha net görülmektedir. Nitekim parayı federal yaptılar, ancak sistem konfederal kaldı. Bu ifadeyi daha da basitleştirirsek benzeşmeyen ekonomilerin tek para altında toplandığını söylemek mümkündür. Benzeşmeyen ekonomiler tek para altında toplandığı zaman denetim sistemlerinin ve özellikle maliye politikalarının da bir örnek ve şeffaf hale getirilmesi gerekir. Ancak bu noktada da ‘ulusal egemenlik’tartışmaları ön plana çıktı. Hâlbuki fiiliyatta görüldüğü gibi parayı basan devletin dış denetim altında, parayı harcayan devletin ise denetim dışı olması ‘ulusal egemenlik’ kavramına aykırıdır.

Yunanistan ve İrlanda gibi pek çok ülke 3A kredi notu alabilmek için hazır olmamalarına rağmen avro alanına girmek için başvuru yaptılar. Zira uluslararası rating kuruluşlarından 3A kredi notu almak demek de uluslararası piyasalardan ortalama oranda, yani % 2,5-3 arasında 2-10 yıllık borçlanmak yeteneği demekti. Yunanistan’ın geçen cuma günü itibariyle (15 Temmuz 2011) 2 yıllık borçlanma senetleri ve tahvilleri % 35’e çıktı ve kredi notu 3C’ye düştü.  Aslında şu anda Yunanistan fiilen iflas etti. Bunun nedeni sözgelimi ayda 20.000 avro kazanan, ama harcamaları 30.000 avroyu aşan bir bireyin yaşadığı sorunla izah edilebilir, Yunanistan’ın gideri gelirini aşmaktadır. Avrupa’nın genel olarak yaşadığı bunalım da bu bütçe sorununa bağlıdır. 1989’daki paradigma değişikliğinin analizi yeterince iyi yapılmadan ve hazmedilmeden atılan adımlar Avrupa’nın krizine yol açmıştır. Ayrıca Avrupa olabilecek en stratejik genişleme olan Türkiye genişlemesini alelacele, elinin tersiyle bir tarafa itip, sorunlarını daha da arttıracak olan çok sayıda ülkeyi kapsadı.

Dış politikada dostluk, düşmanlık ve onur gibi kavramlardan ziyade temel çıkarlar vardır; her ülke ve her birim kendi çıkar analizi üzerine ilişkilerini kurgular. Türkiye’nin Azerbaycan’la olan güçlü bağlarına rağmen Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Türkiye’nin haberi olmadan Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile Paris’teki şaibeli görüşmeleri bu gerçeği teyit eder niteliktedir. Bu nedenle dış politikada önce kendinizle ilgili doğru bir çıkar tanımına ihtiyacınız vardır. Avrupa’nın da aynı şekilde doğru bir çıkar tanımına ihtiyacı vardı, ancak bu fırsat değerlendirilemedi.

11 Eylül saldırılarında ikiz kuleleri vuran uçaklar, paradigmanın bir kez daha değişmesine yol açtı. Tarihte 500-1000 yılda bir gerçekleşen bir çağdan bir çağa geçiş, yaşadığımız dönemde neredeyse her on yılda bir tekerrür eder hale geldi. 11 Eylül 2001 terörist saldırısının ardından mevcut algı ve oyunun bütün kuralları yeniden gözden geçirilir hale geldi. Bu algı değişikliğiyle birlikte özellikle ABD, yeni dış politika stratejileri temelinde Irak operasyonuna girişmeden önce NATO’yu bir anlamda çatlattı. NATO’nun 11 Eylül sonrası dönemde savunma ve saldırı seçeneklerinden hangisini esas alan bir organizasyon olduğunun tahlil edilmesi gerekmektedir; NATO’nun saldırı eksenli bir organizasyon olduğu iddia edilebilir. Türkiye’nin de bu yeni dönemdeki rolü değişmektedir ve edilgen değil de etken bir dış politikayı benimsemesi söz konusudur.

Günümüzde eksen kayması meselesi pek çok noktada tartışılmaktadır. Eksen kayması tartışmalarının bir iç politika boyutunun da olduğu iddia edilebilir, ancak üretimin, iktisadi faaliyetlerin ve siyasetin ekseninin de Doğu’ya doğru hareket etmesiyle bir bakıma dünyanın da ekseni kaymaya başladı. Bu realite çerçevesinde Türkiye gayet tabii ki kendisine bir yer bulmaya çalışırken, Avrupa açısından Türkiye sorunu aslında bir kimlik sorunu olmanın da ötesinde bir varlık meselesi haline geldi.

Avrupa’da hala Türkiye tartışmasını geçmişteki gibi bir kimlik meselesi çerçevesinde, Hıristiyan-Müslüman ayrımı üzerinden değerlendirenler de,  Viyana Kuşatması’na atıfta bulunanlar da mevcuttur. Avrupa’nın Türkiye’nin kimliğini hala iyi anlayamamış ve değerlendirememiş olması, kendisini tanımlamakta yaşadığı sorunlardan ileri gelmektedir. Tarihteki düşmanlıkları değiştirmek mümkün değil, ama politika insanları geçmişe yönelik değil, ileriye yönelik düşündürme sanatıysa, stratejik araştırmalardan da bunu sağlayacak raporlar üretmesi beklenir.

Gümrük Birliği’nden İmtiyazlı Ortaklık Tartışmalarına

10-11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’yle başlayan süreç Türkiye’nin önünü açtı. Ancak bu konuda küçük bir anekdotu paylaşmak yararlı olabilir. Haziran 1999’da NATO Genelkurmay Başkanları Brüksel’de bir araya geldiği zaman Amerikan Genelkurmay Başkanı Colin Powell, o sırada Türkiye’nin önemini kavrayamayan Avrupalı Genelkurmay Başkanlarının bir bölümüne, Türkiye’nin öneminin asla yadsınmaması gerektiğini açık bir şekilde söylemişti. Yani AB’nin Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye adaylık vermesinde ABD’nin etkisinin olduğu savunulabilir. Avrupa bir anda, tesadüfen Türkiye’nin önemini kavramamıştır, bu değişim, Avrupa’daki stratejik algıyla ilgilidir. Türkiye’nin de adaylığından dolayı tatmin olması Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir olgu değildir. Türkiye, 12 Eylül 1963’te Ankara Anlaşması imzalandığında ve daha sonra Gümrük Birliği’nin gerçekleştiği dönemde de bu gelişmelerden dolayı Avrupalılığını keşfederek çok mutlu olmuştur, ancak bu gelişmeleri şüpheyle karşılamak gerekmektedir.

Gümrük Birliği’nin gerçekleştiği iddiası da kapsamlı ve tartışmalı bir konudur. Türkiye’de Gümrük Birliği kararının imzalandığı ve 1/95 sayılı kararla kabul edildiği 5 Mart 1995 günü, gazeteler yine “Artık Avrupalıyız.”manşetleriyle çıkmıştır. 1999 Helsinki Zirvesi’nden sonra da yine benzer manşetler görüldü. Bu nedenle ‘Avrupalıyız’ iddiası da böylece temelsiz olarak ve alelacele öne sürülmektedir.

Soğuk Savaş dönemi paradigmasının daha iyi anlaşılabilmesi için Türkiye’de 70’li yıllarda tek toplumsal konsensüs noktasının Avrupa karşıtlığı olduğunu belirtmek gerekir. Bir taraftan Türkiye devlet politikası olarak AB’ye katılmaya çalışmaktadır, öte yandan kamuoyunda Avrupa karşıtlığı ağır basmaktadır. Bu süreçte Türk solu “Onlar ortak, biz Pazar” sloganını atmaktadır. Merkez sağ, yani o dönemde Demirel’in temsil ettiği liberal sağ, “Türkiye’nin sanayisi zayıftır, AET’ye katılırsak çok ciddi iktisadi sorunlar çıkar” diyerek AET üyeliğine karşı üstü örtülü bir muhalefet yürütmüştür. Erbakan’ın temsil ettiği ümmetçi sağ ise Hıristiyan-Müslüman ayrımını vurgulamaktadır. Ulusal sağımız, dünden bugüne “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” demektedir. Dolayısıyla dördü de Avrupa karşıtlığında birleşmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin sorunu, iç politikayla dış politikanın uyumsuzluğudur.

Özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra dünyada çok şey değişti. 2 Mayıs 2011’de Usame bin Ladin’in öldürülmesini de bir dönüm noktası olarak değerlendirmek gerekir mi? Bu olaydan bir gün sonra ‘Le Monde’ gazetesindeki bir makale “İslami cihadçılar kaybetti, demokratik Müslümanlar kazandı” manşetiyle çıkmıştı. Ancak bu konu hala belirsizliğini korumaktadır. Ne kadar özgürlük ve demokrasi olduğu tartışılır olmasına rağmen, şu anda sıcağı sıcağına yaşadığımız, ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan olaylar kapsamında ayaklanan bütün ülkeler cihat yerine demokrasi ve özgürlük adına tepki koymaktadırlar. Bu kapsamda dünyanın, Avrupa’nın da kendi kimliğini ciddi olarak sorguladığı bir yeniden yapılanma sürecinden geçtiğini belirtmek yerinde olur.

Avrupa’da da Türkiye’nin üyeliğine karşı olanlar kadar, üyeliğini destekleyenler de var. Bu nedenle Türkiye’nin yürüttüğü müzakerenin teknik değil siyasi bir müzakere olduğunu söylemek gerekir. Teknik bir müzakere olmuş olsaydı, müzakere sürecinin otuz beş başlıktan oluştuğunu ve hangi aşamaya gelindiğini izah etmek ve müzakere süreci sonlandığında Türkiye’nin AB üyeliğinin gerçekleşeceğini ifade etmek yerinde olacaktı. Ancak şu anda olayın siyasi boyutu ön plandadır, çünkü Türkiye’nin AB ile müzakere süreci böyle bir perspektife sahiptir. Nitekim bu sürecin tam üyelikle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını Avrupalılar da dahil olmak üzere kimse bilmemektedir.

Kıbrıs meselesinde bu sene bir açılım olmadığı takdirde müzakereler teknik olarak durmuş vaziyettedir, çünkü açılacak başlık neredeyse kalmamıştır. Dolayısıyla müzakerelerin tekrar teknik tabana oturabilmesi için Kıbrıs’ta bir açılım olması şarttır. Hristofyas’ın Kıbrıs’ta çözümsüzlüğü sürdüren ve Türkiye’ye karşı uzlaşmaz tutumunun arkasında kendi iradesinden ziyade Sarkozy ve Merkel’in teşvik ve desteğinin olup olmadığı sorusunun da yanıtlanması gerekmektedir. Ancak bu sorunun iki lidere indirgenerek tartışılması sağlıklı olmayacaktır. Bütün bu olguların içinde ve meselenin arka planında Türkiye’nin giderek merkeze ve merkez oyun kuruculuğuna yönelmesi vardır; Fransa ve Almanya hala AB sisteminin karar alma merkezinde yer almalarına karşın, yeni dönemde bu statükoyu korumakta zorlanmaktadırlar. Eğer Türkiye AB’ye katılırsa güç merkezinin büyük olasılıkla Londra-Ankara eksenine kayması söz konusudur. Dolayısıyla Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı muhalefetin arka planını Türklerin etnik ve dini özelliklerinden ziyade, esas itibariyle Londra ve Washington’la ittifak kurmaları ihtimali ve bunun neticesinde AB’de Paris-Berlin hattının zayıflaması ve marjinalleşmesi endişesi teşkil etmektedir.

Türkiye-AB ilişkilerinin analizinde bir öncelikler skalasına göre değerlendirme yapılması gereken konu başlıkları vardır. Türkiye’nin AB üyeliğini kazanmasından sonra karar alma mekanizmasında nerede yer alacağı sorusu söz konusu öncelikli konu başlıklarından ilkidir ve siyasi bir sorudur.

Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık verilmesi sıkça dile getirilen, ancak kabul edilmesi mümkün olmayan bir öneridir. Bu sorun Gümrük Birliği tartışmalarında da karşımıza çıkmaktadır. Türkiye, bu konudaki yaygın kanaatin aksine aslında Gümrük Birliği’ne girmemiştir. Çünkü 1979 yılındaki Avrupa Topluluğu Adalet Divanı içtihadına göre müzakereler bir ortak üyeyle aynen bir tam üyeyle olduğu gibi geliştirilebilir. (Ortak üyelik o sırada Yunanistan için verilmişti, daha sonra Türkiye’ye de bu statü verildi.) Ancak bu kararın üç tane istisnası vardır: Ortak üye olan ülke karar alma masasına oturamaz, hukuk sisteminin parçası olamaz ve bütçeye taraf olamaz.

Gümrük Birliği dediğimiz olguda temelde bir ortak ticaret politikası, yani bir ortak karar masası vardır. Türkiye o karar masasına oturamadığı için başlangıçta lehine gözüken bütün koşullar bugün aleyhine dönmüş vaziyettedir. Çünkü Türkiye’nin aleyhine dönen konularda karar alma masasına dava açması lazımdır. Sözgelimi tır meselesi bu konulardan biridir. Türk tırları Avrupa’ya giderken çok sayıda engelle karşılaşmaktadır. Bu aslında tamamen Gümrük Birliği’yle ilgili bir sorundur ve Türkiye’nin dava açabileceği bir merci yoktur. Çünkü Türkiye yukarıda açıklandığı üzere hukuk sisteminin bir parçası değildir. Alman tüzel şahsiyeti kazanmış bir Türk firmasının aracılığıyla, Almanların uğradığı zararı ön plana çıkartarak dava açılmaktadır ve bu, kabul edilebilir bir durum değildir.

Sistemin yürüyebilmesi için Türkiye’nin bir de ortak bütçeye taraf olmasına ihtiyaç vardır. Bu konuyu imtiyazlı ortaklık önerisi açısından değerlendirirsek Türkiye’nin Gümrük Birliği’nde karşılaştığı bir sorunla AB’de 35 başlık altında karşılaşması söz konusu olduğu için, karar alma masasına oturmadan bu sürecin devam etmesi mümkün değildir. Çünkü anayasa hukuku açısından değerlendirildiğinde teknik olarak da AB’ye katılmak, aslında bir egemen yetki devri meselesidir. Bir devlet, Avrupa egemenlik sahasının yetkisini paylaşmak adına egemen yetkisini devredebilir. Bir devletin Avrupa egemenlik sahasının yetkisini paylaşmaksızın egemen yetkiyi devretmesi, I. Dünya Savaşı sonrasındaki manda tartışmalarına eşdeğerdir. Dolayısıyla Türkiye’nin hiçbir zaman taviz veremeyeceği nokta, tam üyelik dışındaki herhangi bir çözüm önerisidir, zaten bu teknik olarak da mümkün değildir.

Gümrük Birliği Türkiye’ye zarar vermiştir denemez, zira Gümrük Birliği, gerçekten de Türkiye’yi belli disiplinlerde dünyayla rekabete açmıştır. Ancak Ankara Anlaşması ele alınırsa, en imtiyazlı anlaşma olarak nitelendirilen bu anlaşmanın başlangıçta asimetrik bir anlaşma olduğu görülecektir. Bunun nedeni güçlü Avrupa ekonomisinin zayıf Türk ekonomisine yardım etmesi amacıyla imzalanmış bir anlaşma olmasıdır. Gümrük Birliği de bu anlamda yaygın kanaatin aksine 1996’da değil, fiili olarak 23 Kasım 1971, hukuki olarak da 1 Ocak 1973’te, Katma Protokol’ün yürürlüğe girmesiyle başlayan bir süreçtir.

Türkiye’nin karar alma masasına oturamamasının etkisiyle daha önce lehine olan simetri, 1996’da aleyhine olan bir asimetriye dönüştü. Dolayısıyla ne kadar imtiyazlı olursa olsun, hiç şüphe yok ki Türkiye, karar alma masasına müdahil olmadığı sürece haklarına sahip çıkamaz. Lehine olan pek çok imtiyaz olsa dahi, Türkiye AB hukuk sisteminin etkisi alanına girdiği oranda, karar alma masasına oturulmadan egemen yetkinin neden devrolunduğunu izah etmek mümkün olmayacaktır. Bu noktada da ‘ulusal egemenlik’ konsepti kaçınılmaz olarak devreye girecektir.

Tam Üyelik Yolunda Türkiye’nin Adımları

Tam üyelik hususunda öncelikle Türkiye’nin dış politikasının eleştirilmesi gerekmektedir. Ankara Anlaşması Türkiye için bir tabudur. Ankara Anlaşması elden giderse yerine konacak daha iyi bir hukuki düzenlemenin olmayacağı endişesi Türkiye tarafından sıkça dile getirilmektedir. Bu nedenle Türkiye’de bu anlaşmanın yerini hiçbir düzenlemenin alamayacağı kanaati yaygındır. Ancak Ankara Anlaşması günümüzün şartlarına uygun değildir. 50’li 60’lı yılların Alman ekonomisiyle yine o yılların Türkiye ekonomisinin hiç değişmediğini varsayarak bu konuyu tartışmak anlamlı olmayacaktır, koşulların değiştiğini hesaba katmak gerekir. Uluslararası hukukta bir ‘ahde vefa’ prensibi vardır, ama değişen koşullar da en az onun kadar önemli olan ve dikkate alınması gereken bir olgudur.

Türkiye-AB ilişkileri açısından ikinci önceliğimiz ise iktisadidir. Türk ekonomisinin büyümesi, AB’yle müzakerelerin başlamasının etkisiyle Türkiye’ye gelen yatırımların misliyle artmasına bağlıdır. 1923-2001 yılları arasındaki dönemde Türkiye’ye gelen toplam yatırım yaklaşık olarak 20 milyar dolardır. 2001 sonrasında neredeyse yılda 20 milyar dolar gelmeye başladı. Türkiye’nin AB’yle müzakereye başlaması, olumlu bir siyasi ve iktisadi istikrar algısı yaratmıştır; bu nedenle Türkiye’nin yatırım ve sermaye çekebilmesi için AB’ye hala ihtiyacı vardır. İktisat aslında politikadan ve özellikle dış politikadan bağımsız ele alınarak değerlendirilecek bir konu değildir. Türk ekonomisi 2001 kriziyle tükendikten sonra, Türkiye’de 2002 itibariyle ekonomi yılları başlamıştır. Renault, Fiat, Bosch, Siemens gibi çok sayıda yabancı firmanın da Türkiye’nin önemli ölçüde artan ihracatında pay sahibi olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla üretim yapısının bütün iktisadi ilişkileri ve iktisadın siyasete yansıma biçimini değiştirdiği bir dönem söz konusudur.

Üçüncü öncelik ise maalesef Tanzimat’tan günümüze değin Türkiye’nin yeterince yol alamadığı sosyal dönüşüm meselesidir.

AB yardımları konusunda da çok iyimser olmamak gerekir; zira AB şu anda bazı üye ülkelerde gitgide daha da derinleşen ekonomik bunalıma cevap vermekte zorlanmaktadır. Şu an Yunanistan’daki krizin ve ekonomik çöküşün maliyeti 250-300 milyar avrodur, eğer İtalyan ekonomisi çökerse AB, 2500 milyar avro gibi bir faturayla karşı karşıya gelecektir. Dolayısıyla Almanya’nın ekonomik desteği bütün Avrupa’yı finanse etmeye yetmemektedir.

Şu anda büyümesi için hiçbir somut gerekçe olmamakla birlikte, Yunanistan eğer %2’lik bir büyüme oranını yakalayabilirse, Maastricht kriterlerini yeniden karşılayabilmesi için ihtiyaç duyacağı sürenin 45 yıl olduğu belirtilmektedir; İrlanda ise ancak 30 yılda kriterleri karşılayabilecektir. Maastricht kriterlerini AB içerisinde Finlandiya ve Lüksemburg, AB dışında da sadece Türkiye karşılayabilmektedir. O nedenle Türkiye’nin AB üyeliğini bu verilere göre yeniden değerlendirmek gerekmektedir; zira dış politikada edilgen ve etken olmak üzere iki tane pozisyonunuz vardır. Türkiye bugüne kadar hep edilgen bir dış politika izledi, artık bu edilgenliği terk edip, etken olabilmek için nesnel koşullar doğru tahlil edilmelidir. Bu noktada da özgüven kazanma meselesi ön plana çıkar. Ancak özgüveni de abartıp ‘megalomanlaşmak’ da Türkiye için iyi olmayacaktır. Özellikle toplumsal olarak ifradla tefrid arasındaki duygu kaymalarından da daima kaçınmak gerekir.

Bu yazı Dr. Can BAYDAROL‘un 18 Temmuz 2011 tarihinde BİLGESAM 2011 Yaz Okulu Programı kapsamında “Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri” oturumunda verdiği konferansın konuşma metnidir.

Kaynak

Anahtar kelimeler: , , , , , , , , , ,

 

Son dönemde uluslararası kamuoyu tarafından “eksen kayması” tartışmaları etrafında mercek altına alınan Türk dış politikasının temel sütunlarından birini kişilerin serbest dolaşımı oluşturmaktadır. 1990’lı yıllar boyunca benimsediği içe dönük, askeri güç odaklı, dış tehdit algısına dayalı dış politika anlayışını bilhassa son on yıldır diplomasi, ekonomik karşılıklı bağımlılık, iyi komşuluk ilişkileri ve bölge toplumları arasında sosyo-kültürel diyalog üzerine yeniden inşa eden Türkiye, bölgesel refaha ve istikrara giden yolda ekonomiler ve toplumlar arasındaki entegrasyonun öneminden hareketle, birçok yakın komşusu ile vize muafiyeti/kolaylığı anlaşmaları akdetmiştir. Anlaşmaların öngördüğü muafiyetin kapsamı ülkelere göre farklılık arz etmekle beraber, söz konusu dinamizmin bölge genelinde yarattığı siyasi, ekonomik ve sosyal yansımalar Türkiye’nin kendi coğrafyasında daha aktif bir dış politika izleme arzusunun birer sonucu olarak yorumlanmaktadır.

Öte yandan, Türkiye’nin her geçen gün uygulama sahasını genişlettiği vizesiz serbest dolaşım, 2005 yılından bu yana üyelik müzakerelerini yürüttüğü Avrupa Birliği tarafından temkin ve kuşkuyla karşılanmaktadır. Bir aday ülkenin, AB vize politikasını da içeren Schengen müktesebatına tam uyum sağlamasının üyeliğin bir ön koşulu olduğunu belirten Birlik yetkilileri, Türkiye’nin AB’nin “kara listesi”nde[1] bulunan Ortadoğu ülkelerinin birçoğu ile vizeleri kaldırma girişiminin çelişkili bir durum yarattığını ifade etmektedir. Ne var ki yine aynı yetkililer, Türkiye’nin uzun yıllardır her platformda dile getirdiği Türk vatandaşlarının AB ülkelerine vizesiz seyahat hakkı söz konusu olduğunda, konuyu farklı bir noktaya taşımaktadır. Bu bağlamda söz konusu hakkın nihai bir hak olduğunu, öncelikle sınır güvenliğinin güçlendirilmesi, biyometrik pasaport uygulamasına geçilmesi ve en önemlisi yasadışı göçmenlerin iadesini öngören geri kabul anlaşmasının imzalanması gibi birtakım ön koşulların Türkiye tarafından yerine getirilmesi halinde vize muafiyeti müzakerelerine başlanabileceğini ileri sürmektedir.

Türkiye’nin yeni dönem dış politikasının temel araçlarından biri olan vize rejiminin ele alınacağı bu çalışmada öncelikle, Türkiye’yi yakın coğrafyasına daha fazla yoğunlaşmaya iten sebepler siyasi/stratejik, ekonomik ve sosyo-kültürel perspektiften incelenecek; ikinci bölümde, Türkiye ve AB’nin mevcut vize politikaları karşılaştırılacak ve en nihayetinde Türkiye’nin uygulamakta olduğu vize rejiminin başta komşuluk politikası olmak üzere AB’nin bölge ülkeleri ile ilişkilerine nasıl katkı sağlayabileceği tartışılacaktır.

1. Türkiye’nin Yeni Vize Rejiminin Temelleri

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2023 yılı Türkiye vizyonuna bakıldığında dört temel hedefin ön plana çıktığı görülmektedir: AB’ye tam üye olmuş, komşu havzalarda etkin rol üstlenen, uluslararası sistemin saygın bir mensubu olan ve dünya ekonomileri arasında ilk 10’a girmiş bir Türkiye.[2] Bu bağlamda, son yıllarda yakın coğrafyasında giderek artan bir etkinlik sergileyen Türkiye, coğrafi ve tarihi avantajlarını kullanarak bölgenin istikrar kazanması yönünde yoğun çaba sarfetmektedir. Güçlenen işbirliği mekanizmalarının, artan karşılıklı bağımlılığın ve toplumlar arasında derinleşen sosyo-kültürel diyaloğun uzun vadede bölgesel entegrasyonun önünü açacağına inanan Türkiye, Batı ailesinin rüştünü ispat etmiş bir üyesi olarak Ortadoğu coğrafyası bakımından model bir ülke görünümünü her geçen gün güçlendirmektedir. Özellikle son bir yıl içerisinde birçok komşu ülke ile imzalanan vize muafiyeti anlaşmaları bu sürece katkı sağlayan önemli gelişmelerdendir. Bu çerçevede Suriye, Lübnan, Ürdün ve Libya ile vizeler karşılıklı olarak kaldırılmış, Katar ile turistler ve işadamları bakımından vize alımlarını kolaylaştıran bir anlaşma imzalanmış, Rusya ile 30 güne kadar olan ziyaretlerin vizeden muaf tutulmasını sağlayacak bir hukuki metin üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Öte yandan Türkiye Mısır, Suudi Arabistan ve Ukrayna ile vize diyaloğunu halen sürdürmektedir.

Kendi içerisinde oldukça esnek ve pragmatik bir nitelik arz eden Türk vize rejiminin temellerini siyasi/stratejik, ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan değerlendirmek mümkündür. Siyasi/stratejik perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin özellikle yakın komşularına yönelik yürüttüğü vize liberalizasyonu politikasının temelinde “komşularla sıfır sorun” hedefinin yattığı söylenebilir. Bu bağlamda, yakın döneme kadar ciddi anlaşmazlıkların yaşandığı birçok sınırdaş ülke ile ekonomi ve halklar üzerinden belli bir yakınlaşmaya doğru gidildiği ve mevcut sorunların çözümü yönündeki iradelerin güç kazandığı görülmektedir. Türkiye-Suriye ilişkileri özelinde örnek vermek gerekirse, 1990’lı yıllar boyunca PKK terör örgütü ve su sorunu nedeniyle ilişkileri gergin bir atmosferde seyreden ve hatta savaşın eşiğine kadar gelmiş iki ülkenin, ilk olarak 1998 yılında Adana Anlaşması’nı imzalaması, ardından 2000’li yıllarda hem Türk iç siyasetinde hem de Ortadoğu coğrafyasında yaşanan konjenktürel gelişmelere bağlı olarak işbirliğini artırma yolunu seçmiş olmaları bu çıkarımı doğrular niteliktedir. Suriye’nin 90’lı yılların sonunda PKK’ya verdiği desteği kesmesi ile normalleşmeye başlayan ilişkiler, 2000 yılında Suriye devlet başkanı Hafız Esad’ın vefatının ardından yerine görece liberal eğilimli oğlu Beşşar Esad’ın geçmesi ve 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi ile yeni bir döneme girmiştir. 2004 yılında iki ülke arasında serbest ticaret anlaşması imzalanmış ve 2009 Eylül ayında karşılıklı olarak altı ay içerisinde 90 günü aşmayacak seyahatler bakımından vizeler kaldırılmıştır.

Yakın tarihe kadar dünya kamuoyu nezdinde teröre destek veren ülkelerden biri olarak kabul edilen ve ABD’nin olası askeri müdahalesi gölgesinde dış ilişkilerini yürüten Suriye’nin NATO üyesi olan ve AB ile üyelik müzakereleri yürüten Türkiye ile ilişkilerini geliştirmesi, ülkenin dış politikada rahat bir nefes almasını sağlamıştır.[3] Öte yandan Türkiye açısından konuya yaklaşıldığında, Ortadoğu coğrafyasının önemli ülkelerinden biri olan Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi hem “komşularla sıfır sorun politikasına” hizmet etmiş hem de Türkiye’ye bölgede önemli bir aktör olma şansı yaratmıştır.

Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik vize diplomasisinin ekonomik açıdan değerlendirildiğinde yapılacak olursa, 2008 yılında dünya genelinde yaşanan küresel finansal krizin olumsuz etkilerinin bertaraf edilmesi amacıyla ticaret çeşitliliğinin artırılması eğilimi Türkiye’nin yeni vize uygulamalarını açıklamaktadır. Ülkeler arasında vizelerin kaldırılması ve buna bağlı olarak işadamları ve turistlerin serbest dolaşımdan faydalanması, önemli ithalat-ihracat ve döviz geliri artışlarını da beraberinde getirmiştir. Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından yayınlanan dış ticaret istatistiklerine bakıldığında;

2009 yılının sadece Ocak-Nisan ayları arasında Türkiye’nin Suriye’ye ihracatı 422 milyon dolar seviyesinde seyrederken, 2010 yılının aynı döneminde söz konusu rakam 531 milyon dolara ulaşmıştır. Öte yandan Türkiye’nin Suriye’den ithalatı 2009 yılı Ocak-Nisan döneminde sadece 61 milyon dolar iken, 2010 yılının aynı döneminde bu rakam %283,3 oranında bir artışla 236 milyon dolara ulaşmıştır.

2009 yılının Ocak-Nisan ayları arasında Türkiye’nin Libya’ya ihracatı 537 milyon dolar seviyesinde seyrederken, 2010 yılının aynı döneminde söz konusu rakam 637 milyon dolara ulaşmıştır.

Türkiye’nin Lübnan’dan ithalatı 2009 yılı Ocak-Nisan döneminde sadece 26 milyon dolar iken, 2010 yılının aynı döneminde bu rakam %217,2 oranında bir artışla 82 milyon dolara ulaşmıştır.

Resmi istatistiklerden de anlaşılacağı üzere, Türkiye ile bölge ülkeleri arasındaki “kağıt perdenin” kalkması taraflar açısından ticaret yaratıcı bir etki doğurmuştur. Küresel finansal krizin öncelikli mağdurlarından olan AB’nin Türkiye’nin toplam ihracatındaki payının azalmasına paralel olarak (2009 yılında AB’nin Türkiye’nin toplam ihracatındaki payı %50’nin altına düşmüştür) Türkiye, yeni pazarlar keşfetme arayışlarına yönelmiş; siyasi, tarihi, coğrafi ve kültürel faktörlerin de etkisiyle Ortadoğu ülkeleri ile ekonomik karşılıklı bağımlılık ilişkisini güçlendirme yoluna gitmiştir.

Türkiye’nin aktif vize politikasının üçüncü ayağını oluşturan sosyo-kültürel argümanlar, bireylerin mobilite kazanması yoluyla toplumlar arasındaki ön yargıların kırılabileceğine ve uzun vadede zihinsel ve toplumsal dönüşümün gerçekleşebileceğine dayanmaktadır. Demokrasiyi içselleştirmiş, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını gözeten bir Türkiye’nin diğer bölge toplumlarıyla kültürel etkileşimi artırması, salt bölge istikrarının temin edilmesine değil; aynı zamanda sinema, televizyon, müzik, dil gibi yumuşak güç enstrümanları vasıtasıyla Türkiye’nin bölgedeki konumunu güçlendirmesine katkı sağlayacaktır.

Bunun yanı sıra konunun insani boyutu da oldukça önemlidir. Toplumlar ve kültürlerin devletler tarafından çizilen yapay sınırlarla birbirlerinden net bir şekilde ayrılmadıkları göz önünde bulundurulduğunda, bireylerin fiziki engellere tabi olmaksızın sınırın ötesindeki aileleri, sevdikleri ile biraraya gelebilecek olmaları “ötekileşme” hissinin bertaraf edilmesine ve toplumlar arasındaki diyaloğun artmasına yardımcı olacaktır. Avrupa Birliği’nden örnek vermek gerekirse, bilindiği üzere 2004 ve 2007 yılı genişlemeleri sonrasında Birliğe yeni katılan ülkeler, bünyesinde kendi azınlıklarını barındıran Batı Balkan ülkelerine vize uygulamak durumunda kalmışlar; zaman içerisinde bu uygulama, söz konusu ülkelerin kamuoyları tarafından “Avrupa Kalesini” oluşturma çabaları olarak algılanmaya başlamıştır. Bunun üzerine AB, dış siyasi imajını düzeltmek amacıyla 90’lı yıllardan bu yana bir dış politika aracı olarak kullandığı geri kabul anlaşmalarının imzalanması karşılığında, söz konusu mağdur ülkeler ile vize kolaylığı anlaşmaları imzalama geleneğini başlatmış ve bu şekilde toplumlar arasındaki bölünmüşlük görüntüsünü ortadan kaldırmaya çalışmıştır.

Vizelerin kaldırılmasının akabinde yaşanan hızlı insan mobilitesine T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yayınladığı resmi istatistikler göz önünde bulundurularak birkaç örnek vermek gerekirse;

Suriye’den Türkiye’ye giriş yapan yabancıların sayısı 2008 yılının Ekim ayında 36.198 iken, bu rakam vizelerin kalkmasını takip eden 2009 yılının aynı ayı için 66.131 olarak kayıtlara geçmiştir.

Lübnan’dan Türkiye’ye giriş yapan yabancıların sayısı 2009 yılının Mayıs ayında 4.912 iken, bu rakam 2010 yılının aynı ayı için 8.647 olarak kayıtlara geçmiştir.

Libya’dan Türkiye’ye giriş yapan yabancıların sayısı 2008 yılının Aralık ayında 3.487 iken, bu rakam 2009 yılının Aralık ayı için 8.115 olarak kayıtlara geçmiştir.

2. Türk Vize Politikasının AB Vize Politikasına Uyumu

Bölgesel ekonomik entegrasyonun ön plana çıktığı Avrupa kıtasında, Avrupa Tek Senedi ve Schengen müktesebatının yürürlüğe girmesiyle birlikte üye ülkeler arasındaki iç sınır kontrolleri kaldırılmış; dış sınır kontrolleri ile ilişkili vize, göç ve iltica konuları büyük önem kazanmıştır. İç güvenliği sağlamak adına üye devletlerin vize, göç ve dış sınır kontrollerine ilişkin birtakım tedbirler öngören hükümetlerarası nitelikteki Schengen müktesebatının 1999 tarihli Amsterdam Antlaşması ile AB’ye entegre edilmesi sonucunda özellikle vize, iltica, göç ve kişilerin serbest dolaşımı ile ilgili üçüncü sütun konuları Topluluk sütununa aktarılmış; bir diğer ifadeyle, bu politika alanlarına uluslarüstü nitelik kazandırılmıştır. Ancak zaman içerisinde serbest dolaşım, kimileri için bir hak olarak kabul edilirken, kimileri için ise bir kısıtlamayı ifade etmiştir. Bu bağlamda, günümüzde Avrupa Birliği’ne yöneltilen en önemli eleştirilerin başında da Birlik ülkelerine giriş koşullarını katılaştırarak bir “Avrupa Kalesi” yaratmaya çalıştığı gelmektedir.[4]

AB’nin mevcut vize mevzuatının temelini, i) vatandaşları vizeye tabi olan ve olmayan üçüncü ülkelerin listesinin yer aldığı 539/2001 sayılı Konsey Tüzüğü ve ii) 5 Nisan 2010 tarihinde yürürlüğe giren ve Schengen müktesebatının üye ülkelerde yeknesak bir biçimde uygulanması amacıyla ortak standartlar benimseyen 810/2009 sayılı yeni Vize Kodu oluşturmaktadır. İki düzenleme bir arada değerlendirildiğinde, AB’nin mümkün olduğunca çok ülkeye vize uygulamaya çalıştığı, öte yandan kendisine yöneltilen insan hakları, çifte standart odaklı eleştirileri bertaraf etmek amacıyla vize prosedürlerinde belli bir standardizasyona yöneldiği görülmektedir.

Türkiye, 1999 yılından bu yana resmi adaylık statüsü tanınan ve 2005 yılı itibariyle üyelik müzakerelerini yürüten bir ülke olarak Birliğe nihai katılımı öncesinde kendi ulusal mevzuatını Topluluk müktesebatının tamamı ile uyumlaştıracağı konusunda taahhüt altına girmiştir.[5] Fakat son dönemde Türkiye ile AB arasında giderek derinleşen güven bunalımı ve AB’nin Türkiye’ye net bir üyelik perspektifi sunma konusunda gösterdiği isteksizlik Türkiye’nin reform sürecinin yavaşlamasına, kimi politika alanlarında ise Türkiye’nin en azından geçiş dönemi süresince kendi stratejilerini benimsemesine yol açmıştır. Schengen düzenlemelerinin iç hukuka aktarılması ve AB’nin vize politikasına uyum çalışmaları da bu çerçevede değerlendirilebilir. Türkiye, AB’nin kara listesinde bulunan Suriye, Lübnan, Ürdün, Libya gibi ülkelere yönelik vize şartını kaldırarak Schengen müktesebatı ile çatışan bir durum yaratmıştır. Peki, Türkiye’nin bu yönde bir strateji izlemesini salt ülkenin bölge özelindeki hedefleri ve ekseninin Batı’dan Doğu’ya kayması ile açıklamak ne kadar tatmin edici bir yanıt sunmaktadır? Bir diğer ifadeyle, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye verdiği kimi olumsuz sinyallerin mevcut durum üzerinde etkisinden söz edilebilir mi?

Günümüzde Türkiye-AB ilişkilerinin durma noktasına gelmesinin ardından yatan en önemli sebep, üyelik süreciyle ilgili belirsizliklerin her geçen gün artış göstermesidir. AB’nin son genişleme dalgasında yer alan ülkelere somut üyelik perspektifi sunması, onların reform süreçlerine ilk elden siyasi ve ekonomik destek vermesi, öte yandan Türkiye özelinde net bir duruş sergileyemiyor, aksine karşı tarafının sorumlulukları üzerinden süreci ilerletip en doğal hukuki kazanımları dahi tanımakta diretiyor olması Türkiye’nin önündeki seçeneklerini çeşitlendirmesine yol açmaktadır. Bunun en güzel örneğini, Türkiye-AB arasındaki vize probleminde görmek mümkündür. Türk vatandaşlarının ortaklık rejiminin temel hukuki metinleri 1963 tarihli Ankara Anlaşması ile 1971 tarihli Katma Protokol’den kaynaklanan hukuki kazanımlarının süreç içerisinde Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihatları ile de tescil edilmesine karşın AB ülkelerinin diyalogu artırma yönünde isteksiz tavır sergilemeleri, Türk tarafında samimiyetsizlik ve çifte standart eleştirilerinin yükselmesine neden olmaktadır. Bilindiği üzere, son olarak ABAD’ın 2009 tarihli Soysal Kararı ile birlikte, hizmet sunmak amacıyla AB ülkelerine seyahat edecek Türk vatandaşlarından vize talep edilmesi Katma Protokol’ün standstill kuralını[6] içeren 41. maddesi bağlamında hukuka aykırı bulunmuş; Divan’ın bu yorumu, ülkelerin Topluluk hukuku çerçevesinde tazminat ile sorumlu tutulabilmesinin önünü açmıştır.[7] Ancak üye ülkeler aleyhinde ihlal mekanizmasını başlatmakta münhasır yetkili olan AB Komisyonu’nun konunun üzerine yeterince eğilmemesi ve hakların tesisini üye devletlerin inisiyatifine terk etmesi, süreci sürüncemede bırakmıştır. 1995 yılından bu yana AB ile gümrük birliği ilişkisi içerisinde olan ve malları herhangi bir engele takılmaksızın AB ülkelerine giden işadamlarının serbest dolaşımdan faydalanamamaları ciddi bir haksız rekabet ortamı yaratmaktadır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak Türkiye’nin, eşit koşullarda ticaret imkânlarını artırabileceği yeni pazar arayışlarına yöneldiği görülmektedir.

Buna ilave olarak, Birlik yetkililerinin her platformda Türk vatandaşlarına tanınacak vize muafiyeti/kolaylığı için geri kabul anlaşması imzalanmasını bir ön koşul olarak sunması, hem Türk kamuoyunda hem de iktidar nezdinde yoğun tepki uyandırmaktadır. Literatürde “tarafların, birbirlerinin topraklarında yasadışı olarak ikamet eden vatandaşlarını ve/veya kendi toprakları üzerinden diğerine yasadışı olarak geçen üçüncü ülke vatandaşlarını geri kabul etme yükümlülüğü altına girdikleri anlaşma” olarak tanımlanan geri kabul anlaşması, Birliğin 1990’lı yıllar itibariyle geri dönüş politikası kapsamında yararlandığı temel dış politika enstrümanı olmuştur. [8] Türkiye de yasadışı göç bağlamında kaynak ve transit ülke olması itibariyle AB’nin bu anlaşmayı imzalamak istediği öncelikli ülkeler arasında yer almıştır. Taraflar arasında müzakereler Kasım 2002’de başlamış ancak Türkiye’nin belli çekinceler ileri sürmesi ve AB tarafından tatmin edici yanıtlar alamaması nedeniyle müzakereler Mart 2003 tarihinde dondurulmuştur.[9] Türkiye’nin ileri sürdüğü argümanlardan ilki, henüz kaynak ülkeler ile geri kabul anlaşması imzalamadan AB ile bu tür bir anlaşma imzalamasının günün sonunda oldukça ciddi siyasi, ekonomik, hukuki ve belki de en önemlisi insani sorunlar yaratacağı endişesidir. Bu nedenle Türkiye, AB’den üçüncü ülkeler ile geri kabul anlaşması müzakerelerini yürütürken siyasi inisiyatif kullanarak bu ülkeleri Türkiye ile de anlaşma imzalamaya teşvik etmesini istemektedir.

Türkiye’nin ikinci argümanı, imzalanacak anlaşmanın içeriğine ilişkindir. AB’nin bugüne kadar imzaladığı anlaşmalara bakılacak olursa, anlaşma metninde yer alan “yasadışı ikamet edenler” ifadesinin, salt yasaya aykırı şekilde AB üyesi ülkelerin sınırlarından giriş yapanlar ile sınırlı olmadığı, bunun yanı sıra sığınma başvurusu reddedilen sığınmacıları, mülteci statüsü kabul edilmeyen veya korumadan yararlanma süresi dolan yerinden edilmiş kişileri veya ikamet izni geçerliliğini kaybetmiş veya vize süresi dolmuş üçüncü ülke vatandaşlarını da kapsadığı görülmektedir. Her ne kadar bir ülkenin üçüncü ülke vatandaşlarını geri kabul etme yükümlülüğü uluslararası hukuk normlarına dayanmıyor olsa da AB’nin bu konuda bir örf ve adet hukuku geliştirmek kaydıyla üçüncü ülke vatandaşlarını da geri kabul kapsamına sokmaya çalıştığı görülmektedir. Birçok kaynak ülkesi ile arasında anlaşma olmayan Türkiye’nin AB ülkeleri tarafından geri gönderilen yasadışı göçmenlerin tutulduğu “güvenlik kordonu” ya da “tampon bölge” olma ihtimali oldukça kuvvetlidir.

Son olarak Türkiye, AB’nin külfet paylaşımı konusunda elini taşın altına sokmasını beklemektedir. Avrupa Birliği imzaladığı anlaşmalarda “mütekabiliyet ilkesinin” geçerli olduğunu iddia etmekte, anlaşma hükümlerinin aynı şekilde AB vatandaşları içinde uygulanabilir olduğunu ifade etmektedir. Ancak takdir edilir ki AB vatandaşlarının üçüncü ülkelere yasadışı olarak girmeleri, gerçek hayatta kuvvetli bir olasılık değildir. Bu nedenle anlaşma tarafları arasında bir eşitsizliğin söz konusu olduğu açıktır. Türkiye de gerek bu eşitsizliğin gerek geri kabul edilen yasadışı göçmenlerin yaratacağı sosyo-ekonomik maliyetin tazmini gerekse de sınır kontrollerinin güçlendirilmesi, personel eğitimi ve diğer teknik koşulların karşılanabilmesi için etkin bir külfet paylaşımına ihtiyaç olduğunu belirtmektedir. [10]

Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin yukarıda açıklanan çekincelerine tatmin edici bir yanıt verememesi ve Türkiye’den belirsiz bir süre için ciddi yükümlükler altına girmesini beklemesi, ülkenin Schengen müktesebatına uyumu konusundaki kararlılığını olumsuz yönde etkilemektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasında yeniden şekillendirdiği vize rejiminin temellerinde pragmatik nedenlerin yanı sıra Avrupa Birliği’ne karşı duymuş olduğu hayal kırıklığının da etkisinin olduğunu söylemek pekala mümkündür.

3. Türkiye’nin Vize Politikasının AB’nin Bölge Ülkeleri ile İlişkilerine Olası Katkıları

Avrupa Birliği’nin Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle maruz kaldığı yoğun yasadışı göç akını ve akabinde 2000’li yıllar itibariyle uluslararası terörizmin Birlik gündemine girmesiyle birlikte, güvenlik-insan hakları denkleminde güvenliğe ağırlık veren bir yaklaşım içine girmesi, sınır kontrollerinin güçlendirilmesi ve AB ülkelerine yasal yollardan giriş mekanizmalarının güçleştirilmesi temelinde bir strateji geliştirmesine yol açmıştır. Bu durumdan en çok etkilenen ülkelerin başında ise Birliğin Soğuk Savaş sonrası yeni dünya sisteminde ilişkilerini geliştirmek istediği komşu ülkeler gelmiştir. Söz konusu çelişkiden hareket eden AB Komisyonu, Mart 2003’te “Daha Geniş Bir Avrupa- Komşuluk: Güney ve Doğu Komşularıyla İlişkiler İçin Yeni Bir Çerçeve” belgesini hazırlamış, 12 Mayıs 2004 tarihinde ise AB komşuluk politikasının temel hukuki metni olan “Avrupa Komşuluk Politikası Strateji Belgesini” yayımlanmıştır. AB’nin komşuluk politikasının temel hedefi komşu ülkeler ile AB arasında refah, istikrar ve güvenliğin artırılması yolunda ortak çıkarların desteklenmesi olarak ifade edilmektedir. Öte yandan, komşuluk politikasının yeni bir genişleme perspektifi ile değil, taraflar arasında bağların güçlendirilmesi hedefiyle dizayn edildiği görülmektedir.[11] Fakat Birliğin komşuluk politikasında yer alan ülkelerin hemen hemen hepsi için katı vize şartları öngörmesi, taraflar arasındaki diyaloğu güçleştirici bir etki doğurmaktadır.

Türkiye’nin son dönemde AB’nin komşuluk politikası içerisinde yer alan birçok ülkeye yönelik vize muafiyeti getiriyor ve diğer birçoğuyla vize diyaloğunu sürdürüyor oluşunun orta ve uzun vadede AB’nin bölge ülkeleri ile ilişkilerine katkı sağlayacağını söylemek mümkündür. AB ile üyelik müzakereleri yürüten, demokrasisini kurumsallaştırmış, serbest piyasa ekonomisi prensiplerini benimsemiş, evrensel değerlere saygılı, bölgede istikrar ve entegrasyonu destekleyen bir Türkiye’nin güvenlik ve sınır denetimlerini göz ardı etmeksizin bölge ülkelerle işbirliğini geliştirmesi dolaylı olarak Avrupa Birliği’nin de yumuşak gücünün halen bölge üzerinde etkili olabileceğini gösterecektir.

Sonuç

Türkiye’nin son dönemde yakın coğrafyasında uyguladığı esnek ve pragmatik vize politikası, siyasi ve hukuki mülahazaların eşliğinde yoğun bir şekilde tartışılmaya devam etmektedir. Ülkenin Ortadoğu coğrafyasında etkinliğini artırması ve bölgesel entegrasyonun ilk adımlarını atması, kimi çevrelerce mevcut iktidarın “Yeni-Osmanlıcılık” emelleri doğrultusunda yorumlanırken, dünya siyasi ve ekonomi sisteminde yaşanan değişimler ve Türkiye-AB ilişkilerinde özellikle son birkaç yıldır gözlemlenen “samimiyet krizi” göz ardı edilmektedir. Her ne kadar ilk bakışta, Türkiye’nin vize rejiminin üyelik müzakerelerini yürütmekte olduğu AB’nin vize politikası ile çeliştiği görülse de uyum çalışmalarının yeniden tesis edilmesi sanıldığı kadar zor değildir. Öte yandan, Batı ailesinin önemli bir ferdi olarak Türkiye’nin bölge ülkelerine yönelik benimsediği ılımlı politikalar, Avrupa Birliği’nin her geçen gün zayıflayan “yumuşak güç imajına” katkı sağlayacak ve zihinlerdeki sınırların bertaraf edilmesine yardımcı olacaktır.

———

[1] Avrupa Birliği, 15 Mart 2001 tarihinde kabul ettiği 539/2001 sayılı Konsey Tüzüğü ile dış sınırlardan geçerken vize alma zorunluluğu olan ve olmayan ülkelere ilişkin iki liste benimsemiştir. Beyaz Liste’de, vatandaşları vize şartından muaf üçüncü ülkeler yer almaktayken, Kara Liste’de Türkiye’nin de içinde bulunduğu, vatandaşlarından vize talep edilen üçüncü ülkeler sayılmaktadır

[2] “Davutoğlu: Hedef 2023’te AB’ye Tam Üye, Bölgede Etkin Bir Türkiye”, Euractiv, 06.01.2010.

[3] Deniz Devrim and Eduard Soler, “Turkey’s Bold New Visa Diplomacy”, CIDOB (Barcelona Centre for International Affairs), 12 March 2010, p. 4.

[4] Mehmet Ali Tuğtan, “Possible Impacts of Turkish Application of Schengen Visa Standards”, Journal of Southern Europe and the Balkans, Vol. 6, No. 1, April 2004, p. 27.

[5] Tampere Zirvesi Sonuç Bildirgesi, 15-16 Ekim 1999, parag. 24 ve 25.

[6] Türk vatandaşlarının Avrupa Birliği Adalet Divanı’na taşımış oldukları davaların hukuki temelini teşkil eden standstill kuralı uyarınca “Topluluk üye devletleri ve Türkiye, kendi aralarında yerleşme hakkı ve hizmet sunma hakkına yönelik her türlü yeni kısıtlama getirmekten kaçınmak zorundadırlar.” Bir diğer ifadeyle, Akit Taraflar, birbirlerine karşı Katma Protokol’ün yürürlüğe girdiği tarihte mevcut olan kurallardan daha kısıtlı düzenleme getiremezler.

[7] Türkiye-AB arasındaki vize probleminin hukuki boyutunun detaylı analizi için bkz. Mehmet Özcan, Fatma Y. Elmas, Mustafa Kutlay, Ceren Mutuş, Bundan Sonrası: Senaryo Analizleriyle Türkiye-AB İlişkileri, (Ankara: USAK Yayınları, 2009), ss. 52-92.

[8] Gregor Noll, “Rejected Asylum Seekers: The Problem of Return”, New Issues in Refugee Research: UNCHR Working Paper No. 4, May 1999, p.16.

[9] “Türkiye-AB İlişkilerinde Geri Kabul: Hangi Şartlarda?”, USAK Raporları, Mart 2010, s. 8.

[10] Ibid., s. 36.

[11] Kemal Kirişçi, “A Friendlier Schengen Visa System as a Tool of ‘Soft Power’: The Experience of Turkey”, European Journal of Migration and Law, Vol. 7, 2005, p. 344.

Yazar: Ceren Mutuş

Kaynak

 

Anahtar kelimeler: , , , , , ,

RASTGELE YAZILAR

0 71
21.yüzyılda enerji politikası devletlerin dış politika hedeflerini belirleyen önemli bir faktör haline gelirken enerji güvenliği, ulusların milli ve ekonomi güvenliği içinde yerini almaya başlamıştır....

VİDEOLAR

video

0 140
Çalışma ve İlgi Alanları Eğitim sürecinin ilk yılında sosyal bilimlerin temel bilgileri ile donatılan öğrenciler ikinci yıldan itibarenuluslararası ilişkiler disiplininin detaylarına odaklanmaktadırlar. Uluslararası sistemin tarihini ve...
video