Güncel Yazılar

Yakın Dönem Türk Dış Politikası Üzerine Değerlendirmeler

Gediz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Zeynep ŞAHİN MENCÜTEK ile Türk Dış Politikası üzerine gerçekleştirilen bir röportaj.

Ağustos ayı itibariyle Başbakanlık görevine gelen Ahmet Davutoğlu döneminde bölgede ve dünyada önemli gelişmeler oldu. Bir akademisyen olarak bu yaklaşık bir yıllık süre içerisinde dış politikadaki gelişmeleri ve bu gelişmelere gösterilen reaksiyonları nasıl yorumluyorsunuz?

Genel olarak dünyada, özel olarak da Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada son yıllarda ciddi siyasi çalkantılar yaşanmaktadır. Bunlardan kuşkusuz en önemlisi Ukrayna/Kırım Krizi ve Suriye’de 4 yıldır devam eden iç savaştır. Türkiye, Ukrayna/Kırım krizine oldukça mesafeli davranmış ve olabildiğince Kırım’la tarihi kültürel bağlarına rağmen Rusya ve NATO ile ilişkilerinin, olaylardan etkilenmemesini sağlamıştır. Bu anlamda stratejik bir reaksiyon gösterdiği söylenebilir.

Suriye iç savaşında ise durum daha farklı ilerlemiştir. Tüm komşu ülkeler gibi Suriye meselesi Türkiye’yi de yakından ilgilendirmekte olup sınır güvenliğinden yerel ekonomiye oradan mülteciler konusuna kadar birçok alanda olumsuz etkisi olmuştur. Suriye’deki olayların özellikle ilk iki yılında Türkiye çok müdahaleci bir siyaset izlemiştir fakat gelişen olaylar Türkiye’ye bu politikanın yanlışlığını ve devam ettirilemez dolduğunu göstermiştir. Son bir yıldır Türkiye Suriye konusunda daha temkinli davranmaktadır fakat kendisini bu krizden tamamen tecrit etmesi mümkün değildir.

Ahmet Davutoğlu’nun Dış İşleri Bakanlığı görevinden Başbakanlık görevine geçinceye kadarki sürede, teorik olarak sunduğu politikaları pratiğe ne ölçüde aktarabildi?

Davutoğlu Türk Dış politikasına aynı anda birçok kavramı dâhil etmiştir. Bunlardan iki tanesine değinebiliriz: komşularla sıfır sorun ve yumuşak güç. Dış politika hedeflerinden biri olan komşularla sıfır sorun 2011’e kadar başarılı bir şekilde uygulanmaya çalışılmıştır. Özellikle Suriye, Irak, Ermenistan, Yunanistan ile ilişkilerde bu kavramsal çerçeve belirleyici olmuştur. 2011 sonrası bu kavramın birçoklarının ifade ettiği gibi ‘sıfır sorundan’ sıfır komşuya dönmesinde değişen konjonktürün ve Türkiye’nin bazı yanlış dış politika öngörülerinin rolü olmuştur.

Yumuşak güç kavramı da önemli bir kavram olarak Davutoğlu tarafından dış politikada kullanılmaya çalışılmıştır. Türkiye gibi orta büyüklükteki gelişmekte olan bir ülkenin yumuşak güce dönüşmesi zaman, kararlılık ve kaynak aktarımı gerektirmektedir. Bu noktada Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Yunus Emre Enstitüleri, Kamu Diplomasisi Kurumu gibi oluşumlar önemli kurumsal girişimler olarak sayılabilir. Devlet kurumlarının dışında sivil toplum örgütleri, şirketler, diasporik gruplar da yumuşak güç ekseninde mobilize edilmeye çalışılmıştır. Özellikle Ortadoğu ve Balkan coğrafyası yumuşak gücün hedef bölgeleri olarak görülmüştür. Bu bölgelerde Türkiye’ye dair yüksek beklentiler oluşmuştur. Fakat önemli adımlar atılmış olsa da tam olarak Türkiye’nin etkili bir yumuşak güç haline geldiğini söylememiz mümkün değildir. Özellikle bilim/teknoloji, ekonomik büyüme, demokratikleşme, kültürel yatırımlar, arabuluculuk faaliyetleri konusundaki her gelişme Türkiye’nin yumuşak güce dönüşmesine katkı sağlayacaktır.

Suriye’de Esad rejimi gücünü hala koruyor. Mevcut durum itibariyle Türkiye de rejime karşı olan tutumundan vazgeçme niyetinde değil. Bölgeyle yakinen ilgilenen bir akademisyen olarak orta vadede Türkiye-Suriye ilişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye 2011 yılı öncesinde Suriye’nin demokratik, çoğulcu bir altyapıya geçişini teşvik ve uluslararası sisteme entegrasyonu konusunda katkıda bulunmaya çalışmıştır. İlişkiler bazı tarihi problemlere rağmen çok iyi bir seviyeye getirilmiş, birçok konuda işbirlikleri sağlanabilmiştir. Fakat 2011’de Suriye’de başlayan protestolar ve Esad rejiminin sert tepkileri Türkiye’yi rahatsız etmiştir. Türkiye Suriye konusunda krizin ilk yıllarında daha heyecanlı ve aktif davranırken son iki yıldır daha temkinli davranmaktadır. Bunun nedenleri içerisinde gelişen olaylar, Suriye muhalefetinin parçalı yapısı, IŞİD’in ortaya çıkması ve şiddet sarmalı, diğer bölgesel ve uluslararası aktörlerin tavrı, Türkiye’nin tek başına Suriye’deki duruma müdahil olmasının mümkün ve doğru olmaması ve iç politika olarak sayılabilir.  Suriye’ye yönelik dış politika konusunda bir kilitlenme yaşandığını ve bekle-gör politikası izlendiğini söylemek abartılı olmayacaktır. Türkiye gibi bir coğrafyada bulunan ülkeler için bekle-gör politikası çokta sakıncalı bir politika değildir.  Fakat sınıra yakın bölgelerde devam eden çatışmalar ve hâkimiyet sağlayan grupların sürekli değişmesi Türkiye’nin güvenlik merkezli ve çok stratejik bir politika izlemesini gerekli kılmaktadır. Suriye’de savaş bitse bile Afganistan ve Irak’a benzer bir durum oluşacağını öngörebiliriz. Yani çok güçlü olmayan bir merkezi yapı, farklı etnik ve dini gruplar arası güç mücadeleleri, şiddet sarmalı ve istikrarsızlık. Bu durumda Türkiye’nin dış politika seçenekleri de tabii ki sınırlı olacaktır ve çok stratejik politikalar geliştirmesini gerekli kılacaktır.

İran Batı ile ilişkilerinde yeni bir sürece girdi. Önümüzdeki süreçte daha şeffaf bir İran ve Batı göreceğimizin emareleri var. İran’ın Batı ile daha fazla diyalog kurması Türkiye’ye ne tür fayda(lar) sağlayabilir?

Öncelikle Türkiye, nükleer silahlanmaya ülke farkı olmaksızın karşıdır. İran konusunda 2010 yılında Brezilya ile birlikte Birleşmiş Milletler nezdinde bir arabulucuk girişiminde bulunmuştur fakat İran ile anlaşma sağlanamamıştır.  Nükleer silahlanma ve nükleer programlar Ortadoğu coğrafyası için istikrarsızlığı arttırabilecek bir unsur olarak görülebilir. Hem Körfez ülkeleri hem de İsrail bu programı kendilerine tehdit olarak algılamaktaydılar. Bu bağlamda İran’la P5+1 tarafında yürütülen müzakerelerde, özellikle İran ve ABD arasındaki görüşmelerde, ilerlemeye kaydedilmesi ve nihai anlaşmaya yaklaşılmasının bölgenin güvenliği için faydalı olabileceğini söyleyebiliriz. İran içinde de çok hızlı bir değişim olmayacak olsa da zamanla rejimin demokratikleşmesi, liberalleşme ve ekonomik entegrasyon gözlemlenebilecektir. Bu sürecin Türkiye’nin faydasına olup olmayacağı İran’ın bölgesel politikalarına bağlıdır. Eğer İran bölgede özellikle devlet-altı gruplar üzerinden mezhep eksenli yayılmacı tavrını sürdürürse bir şekilde bu Türkiye’yi rahatsız edecektir. Türkiye ve İran’ın bölgesel güç olma iddialarını düşündüğümüzde İran’ı daha avantajlı bir pozisyona yerleştirecektir. Fakat İran Batı ile diyalogundan hareketle mezhep eksenli politikadan uzak durup, ticaretini geliştirme yönünde bir politikaya yönelirse Türkiye için bu faydalı olabilir.

Önceki soru ile bağlantılı olarak, Amerika özelinde Batı’nın İran ile daha fazla yakınlaşması Türkiye-ABD ve Türkiye-İsrail İlişkilerini yeni bir sürece sokabilir mi?

İran ile ABD görece daha iyi ilişkiler kurabilir fakat kısa sürede bu stratejik ortaklığa veya müttefikliğe dönüşmez. Örneğin İncirlik türü bir hava üssü, en azından yakın zamanda, İran topraklarında mümkün olmaz. İran’ın Suriye’deki ve Yemen’deki politikaları düşünüldüğünde ABD’nin uzun bir süre İran konusunda daha ihtiyatlı davranacağını düşünüyorum. ABD’nin İran ile yakınlaşmasının İsrail’i hoşnut etmediği bilinen bir gerçektir. Bunun nedenleri olarak İsrail’in İran’ı bölgede kendi varlığı için en önemli tehdit olarak görmesi ve İran’ın nükleer programını durdurabileceğine güvenmemesi sayılabilir. Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri son yıllarda oldukça gergin bir seyir izlemektedir. Fakat Türkiye-İsrail ilişkileri için İran’ın etkisi çok belirleyici değildir.

Yakın zamanda Avrupa Parlamentosu Türkiye’ye dair bir rapor yayımladı. Bu raporda Türkiye için pek de olumlu değerlendirmeler mevcut değil. Seçim sonrasındaki bu gergin ortamda Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Avrupa Birliği 2011’den beri Türkiye’deki durumdan pek hoşnut değil. Son yıllarda bu hoşnutsuzluk raporlarda da iyice açığa çıkmaya başladı. AB özellikle ifade ve basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, demokratikleşme, şeffaflık, yolsuzlukla mücadele gibi konularda Türkiye’nin geriye gittiğini ve uygulamaların problemli olduğunu düşünüyor.  Sınır güvenliği konusunda da gerekli tedbirleri almadığı da sıklıkla dile getirilen eleştirilerden biridir.  Türkiye-Fransa, Türkiye-Almanya ilişkileri de 5 yıl önceye göre çok daha gergin durumdadır. Hem AB ile ilişkilerde hem de ülkelerle ikili ilişkilerde yumuşama için karşılıklı adımlar atılması gerekebilir. Ayrıca, seçimden koalisyon ihtimalinin çıkmış olması AB açısından iyi bir gelişme olarak görülmektedir. Türkiye’deki iç dinamiklere, özellikle koalisyonun hangi partiler arasında oluşacağına bağlı olarak ilişkiler yeniden bir iyileşme trendine girebilir.

Seçim sonrasında Türkiye’de muğlak bir tablo oluştu. Muhtemel bir koalisyon hükümetinde dış politikanın seyrini, önceliklerini ve politika yapım sürecini nasıl görüyorsunuz?

Bu konuda öngörülerde bulunmak oldukça zor; çünkü partilerin seçim beyannamelerinde ve parti liderlerinin seçim mitinglerinde dış politika, öncelikli bir alan olarak yer almamıştır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dâhil olduğu bir koalisyon durumunda dış politikada çok köklü değişiklikler olmayabilir; çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimi mevcut dış politikayı geçmişe kıyasla ciddi bir ileriye gidiş olarak görmektedir. Özellikle olası bir Milliyetçi Hareket Partisi – Adalet ve Kalkınma Partisi koalisyonunda “bölgesel lider ülke” ve “küresel güç” söyleminin devam edeceği düşünülebilir. Fakat uluslararası imajı güçlendirme yönünde yapısal değişiklikler ve faaliyetler içerisinde olup olunmayacağı tam olarak öngörülememektedir. Ayrıca, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin içinde olmadığı bir koalisyon seçeneğinde partilerin önceliği iç politika olacaktır. Bunun yanında dış politikadaki yalnızlık durumundan çıkabilmek için Cumhuriyet Halk Partisi’nin Avrupa Birliği ile ilişkilere yeniden ivme kazandırmaya çalışacağı düşünülebilir. Bu tür bir koalisyon Ortadoğu ülkelerine özellikle Suriye’ye daha mesafeli davranacak, Suriyeli mülteciler konusunda mevcut politikalarda değişikliğe gidebilecektir.

Son olarak, muhtemel bir hükümet değişikliğinde Türkiye’nin yakın zamanda fiiliyata geçirdiği Afrika ve Latin Amerika açılımlarının seyri ne olur?

Daha önceki soruda belirttiğim gibi koalisyon hükümetinin dış politikasını öngörmek bir hayli zor. Bakanlık düzeyinde yapılan girişimlerden, özellikle Afrika ve Latin Amerika’da açılmış olan diplomatik temsilciliklerden veya imzalanan ikili işbirliği anlaşmalardan, geri adım atılmaz. Fakat herhangi bir koalisyondan da yeni açılımları gerçekleştirmesini beklemek doğru olmaz. Tabii bu bölgelerle olan ilişkilerde karar vericiler kadar Türkiye’deki ekonomik gidişatın da önemli bir rol oynayacağı açıktır.

Hacı Mehmet BOYRAZ ve Metin EROL

27.06.2015

Print Friendly

Nedir uiportal

ULUSLARARASI İLİŞKİLER PORTALI, Uluslararası İlişkiler Araştırma ve Tartışma Platformu

İlginizi Çekebilir

İyi Bir Uluslararası İlişkiler Uzmanı Nasıl Olur

Hacı Mehmet BOYRAZ ve Metin EROL, Gediz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Sayın Yardımcı …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir