Güncel Yazılar
escort bayan-escort beylikdüzü bayan-bursa escort-escort istanbul bayan-samsun escort bayanlar-istanbul escort bayan-tuzla escort-marmaris escort-kayseri escort-bursa escort-mersin pozcu escort-bursa escort-ataşehir escort bayan-escort bayan-izmir escort-bursa escortistanbul escort bayan

Yeni Orta Doğu ve Düşündürdükleri

Oldukça tartışmalı olsa da, şunu dile getirmek isteriz ki bölgeler, haklarında yazılan kitap ve makalelerin sayısına göre gruplandığında Orta Doğu bölgesi kesinlikle ilk sırayı alacaktır. Kısmen, Orta Doğu devletlerinin toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel kırılganlığı, kısmen de çok sayıda uluslararası gücü bölgeye çeken mevcut petrol rezervleri nedeniyle; Orta Doğu devletleri ve Orta Doğu bölgesi, uluslararası siyasal gündemin daima ilk sırasını işgal etmiştir ve etmeye de devam edecektir. Bu makale kapsamında ABD’nin Irak’a düzenlediği operasyonun ardından yine ABD’nin güdümünde şekillendirilmeye çalışılan Irak ve Orta Doğu bölgesi çerçevesinde ABD’nin II. Dünya Savaşı’nı takiben bölgede izlediği politikalar, bölge devletlerinde demokrasinin geçerli olup olamayacağı, Türkiye’nin Orta Doğu devletlerine demokratik, laik ve seküler özellikleri ile bir model oluşturma kapasitesi ve bu modelin bu devletlerce kabul edilebilirliği ve son olarak da Orta Doğu bölgesinin gelecekte olası görünümü gibi konular tartışılacaktır.

Orta Doğu – Genel
Orta Doğu bölgesinin coğrafyası ve terminolojisi Orta Doğu bölgesi halkları tarafından değil de başka güçlerce oluşturulduğundan, bu iki kavram halen insanların kafalarında karışıklığa yol açmaktadır. Semitik halklara göre, bugünün Orta Doğusu dünyanın merkeziydi ve ‘Orta Doğu’ terimi Avrupa merkezli kapitalistlerin sömürgeci zihniyetinin bir sonucu olarak ilk kez 17. yüzyılda ortaya çıkmıştı. (McGhee, 1992, s.24) Bulut’a göre, ‘Orta Doğu’ terimini İngiltere geliştirmiş ve bu kavramın içine Arap devletleriyle birlikte İsrail, Kıbrıs, Türkiye ve İran’ı da eklemiştir. Ancak, Amerikalılar tarafından geliştirilen ‘Yakın Doğu’ terimi yalnızca İsrail ve İsrail’e komşu Arap devletlerini ifade etmektedir. (Bulut, 1997, ss.36-37)

Terminolojinin haricinde, Orta Doğu bölgesinin sınırlarının belirlenmesi de daima zor olmuştur. Bölgede birkaç kez çizilen sınırlar öyle hızlı değişmiştir ki bölgenin coğrafyasını tam olarak belirlemek asla mümkün olmamıştır. Kesin bir coğrafi tanımlamanın olmayışının temel nedeni, tarih boyunca bölgede nüfuz peşinde olan dış güçlerin varlığıdır.

Orta Doğu bölgesini Orta Doğu devletlerinin ekonomik durumlarına göre “Aktif” ve “Pasif” Orta Doğu olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Ekonomi açısından bakıldığında, petrol zengini Körfez devletlerinin bulunduğu bölümü aktif Orta Doğu olarak kabul edebiliriz. Mevcut petrol rezervlerinin çıkarılması ve taşınması alanlarında uluslararası rekabete açık olduğundan bölgenin bu parçası “aktif” olarak adlandırılabilir. Yeni dünya düzeninde petrolün artan önemini dikkate aldığımızda bölgenin bu parçası, uluslararası güçler için çok şiddetli bir rekabet alanı özelliği sergilemektedir. Bir başka deyişle, Orta Asya bölgesinde oynanmakta olan büyük oyun, Orta Doğu bölgesindeki uluslararası güç rekabetinde Japonya gibi şimdiye kadar sessiz kalmayı tercih eden bazı uluslararası aktörlerin varlığı veya Hazar bölgesi ve Kafkaslardaki petrol rezervlerinde hak iddia eden Rusya Federasyonu’nun kuvvetten düşmesi gibi nedenlerle yakın bir gelecekte tek başına ABD tarafından oynanacaktır. Diğer taraftan, bölgenin petrol rezervleri az olan diğer parçası da “pasif” Orta Doğu olarak adlandırılabilir. Bize göre, bölgenin bu parçası bölgedeki ekonomik rekabet açısından bölgesel ve uluslararası aktörlerin ilgisinden uzakta kalmaya devem edecektir.

Bölgeyi Orta Doğu devletlerinin sosyo-politik durumu açısından da yine “Aktif” ve “Pasif” Orta Doğu olmak üzere iki bölüme ayırabiliriz. Gelecekte nasıl bir şekil alacağı belli olmayan İran, halen belirsizliğini koruyan Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, İsrail ve Türkiye’yi aktif Orta Doğu kategorisine koyabiliriz, çünkü bu ülkeler komşusu ülkeler ya da uluslararası aktörler için bir tehdit oluşturan sosyo-politik durumlarıyla yoğun çekişme içinde kalmaya devam edeceklerdir. Bu ülkelerin bazılarında antidemokratik, otoriter ve totaliter rejimler devam ettiği sürece, bölgenin bu bölümü uluslararası politika gündemini işgal etmeye devam edecektir. Yukarıda söz edilenler dışındaki Orta Doğu devletleri “pasif” Orta Doğu devletleri olarak kabul edilebilir. Pasif Orta Doğu devletleri grubundaki devletlerin karmaşaya yol açmayan sosyo-politik yapılarıyla problemlere sebebiyet vereceğini söylemek bir hayli zordur.

Bu kırılgan coğrafyada, Orta Doğu devletleri, özellikle Körfez devletleri, dış güçler için oldukça büyük bir stratejik önem ifade etmektedir. Genel anlamda, Orta Doğu’nun stratejik önemi Batı’nın çıkarlarına bağlı olarak belirlenmektir. (Yıldız, 1993, s.146) Orta Doğu bölgesi, Süveyş Kanalı’nın 1876’da açılması ve 20.yüzyılın başlarında petrol çıkarma ve yönetim imtiyazlarının dağıtılmasıyla birlikte olağanüstü önem kazanmıştır. (Gürel ve Ergün, 1993, s.123) Orta Doğu bölgesinde petrol rezervleri, Batı’nın dikkatini bölgeye çevirmesine neden olan en önemli faktördür. Orta Doğu devletleri, dünya petrol rezervinin %65’ini, dünya petrol üretiminin de %25’ini elinde tutmaktadır. (bkz. Gresh ve Vidal, 1991) Petrol rezervlerine sahip olmanın yanında, “bölge, endüstriyel ve tarımsal ürünler ve silah ticareti için önemli bir pazar olduğu kadar dünya ekonomisi için de başlıca enerji tedarikçisi olmaya devam etmektedir”. (Chistyakov, 1995, s.48)

ABD’nin Orta Doğu Politikaları ve Irak’ın Yeniden Yapılandırılması
Birleşik Devletlerin 2003 yılında Irak’a düzenlediği operasyon ve ardından bu devleti yeniden yapılandırma faaliyetleri Orta Doğu’daki Amerikan etkinliği açısından bir ilk olarak kabul edilmemelidir. II. Dünya Savaşı’nın ardından ABD Orta Doğu’da farklı dönemlerde belirgin ve sistemli politikalar benimsemiş ve uygulamaya başlamıştır. ABD’nin Orta Doğu’ya müdahalesi, Truman Doktrini ile başlamıştır. Başkan Truman, bu doktrinle birlikte bölgedeki Sovyet yayılmasını önlemek için Çevreleme Politikası’nı başlatmış ve böylelikle Orta Doğu bölgesinde İngiltere politikasının yerini ABD politikası almıştır. Bu çevrelemeyi yapmak için ABD, bölgedeki ülkelerle ilişkiler geliştirmiş ve Sovyetler Birliği’nin yayılmasına karşı bölgenin savunulması için olağanüstü önem taşıyan güney kanadı ülkelerine askeri, teknik ve mali yardımlarda bulunmuştur. 1949’da ABD, bölgeyi ne kadar ciddiye aldığını göstermek üzere bir Orta Doğu Gücü kurmuştur.

Süveyş Krizi ABD’nin bu bölgeyle ilgili politikasına yeni bir boyut getirmiştir. Sovyetlerin bölgedeki nüfuzunun artması nedeniyle, İngiltere’nin önderliği ve ABD’nin desteği ile bir tür Orta Doğu Savunma Örgütü’nün kurulmasına ilişkin planlar hayata geçirilmiştir. Bunun yanı sıra, Başkan Eisenhower da, komünizmle yönetilen herhangi bir devlet tarafından saldırıya uğrayacak herhangi bir Orta Doğu devletinin, askeri güç kullanımı ve bu kapsamda, bölgedeki ülkelere verilebilecek askeri yardım da dahil olmak üzere her şekilde ABD tarafından savunulacağını beyan etmiştir. Eisenhower Doktrini olarak adlandırılan politika 1970’lere kadar devam etti. 1969’da açıklanan ve Nixon Doktrini olarak bilinen yeni doktrin, ABD’nin bölgeye doğrudan müdahalesi yerine Orta Doğu ülkelerine artan şekilde askeri ve ekonomik yardım yapılması esasına dayanıyordu. Nixon Doktrini’ne göre ABD, Orta Doğu bölgesinin Sovyet tehdidine karşı savunulmasında önemli rol oynayacağı düşünülen İran ve Suudi Arabistan’a olağanüstü önem vermekteydi. Bu plan uyarınca ABD, bu devletlere 1979 yılına kadar daha fazla sayıda silah satmaya devam etti. (bkz. Mac Donald, 1988, ss.93-115)

1979 yılında İran’daki İslam Devrimi ve aynı yıl Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgali, ABD’nin bölgeye daha fazla müdahale etmesini gerektirdi, çünkü bu iki gelişme bölgedeki güç dengesini Sovyetler Birliği’nin lehine değiştiriyordu. Bunun ardından, ABD bölgedeki politikasını değiştirdi ve 1980’de Carter Doktrini’ni benimsedi. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, 23 Ocak 1980’de ABD Kongresinde yaptığı konuşmada ABD’nin bu yeni politikasını ayrıntılı olarak açıkladı. Konuşmasında herhangi bir yabancı gücün bölgede nüfuz kazanmak amacıyla yapacağı tüm girişimlerin ABD’nin stratejik çıkarlarına karşı tehdit sayılacağını, böyle bir durumda askeri güç kullanımı da dahil her türlü tedbiri alacaklarını ilan etti. (Kuniholm, 1984, s.30) ABD’nin Orta Doğu politikasının bir parçası olarak Hızlı İntikal Gücü (RDF-Rapid Deployment Force) kuruldu. Bu gelişmenin ardından Birleşik Devletler, bazı askeri üsler edinerek bölgedeki askeri nüfuzunu artırdı. Esasen bölgedeki Sovyet tehlikesine karşı denge usuru olarak kurulan Hızlı İntikal Gücü, aynı zamanda Amerikan taraftarı Orta Doğu devletlerini desteklemek, İsrail’in güvenliğini ve bölge barışını korumak gibi amaçlara da hizmet ediyordu.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takiben Moskova dikkate alınarak dolaylı yoldan geliştirilen Orta Doğu Amerikan politikalarının yerini direkt Orta Doğu merkezli geliştirilmeye başlanan Amerikan politikaları almaya başladı. Irak’ın Kuveyt’i işgalinin ardından gerçekleştirilen Amerikan müdahalesi ve 11 Eylül terörist saldırısını takiben Amerika’nın Irak’ı fiili işgali ve Saddam rejimini devirmesi Amerika’nın 1990 sonrasında genel Orta Doğu politikalarından Orta Doğu’da anti-demokratik rejimleri ve terörist saydığı devletleri ortadan kaldırmak düsturu üzerinde yoğunlaşan devlet bazlı politikalara yönelmesinin iki somut örneğidir. İran ve Suriye gibi Orta Doğu devletlerine olası bir Amerikan müdahalesinin sıklıkla dile getirildiği bu yeni dönemde Orta Doğu’ya ilişkin Amerikan politikalarının bölgeye değil, bölgede yer alan bazı Orta Doğu devletlerine ilişkin olarak, diğer bir değişle, daha belirgin bir çerçevede geliştirileceğini iddia etmek mümkündür.

Orta Doğu ve Demokrasi
Bilindiği üzere demokrasi bir kültür meselesidir, ithal edilerek benimsenmesi ve uygulanması sağlanamaz. Demokratik sistem için toplumun, ekonominin ve politik kültürün belli bir seviyeye ulaşmış olması yani belli ölçüde olgunlaşmış olması gerekmektedir. Hazır olmayan topluma, ekonomik ve siyasal sisteme demokrasi getirildiğinde yabancılaşma ve hemen ardından da radikalleşme yaşanır bu durum ise mevcut düzenin terörize olması ile neticelenir. Orta Doğu devletlerinin toplumsal, ekonomik ve siyasal özelliklerini gözden geçirdiğimizde Amerika’nın Irak’ı demokratikleştirmek için bu operasyonu düzenlediği şeklindeki savunusuna kendisinin de itibar etmesinin mümkün olamayacağını söyleyebiliriz. Zira, Irak hemen hemen diğer tüm Orta Doğu devletlerinde gözlemlenebilecek demokratik düzenin içselleştirilmesini engelleyen özelliklere sahiptir. Orta Doğu genelinde hakim olan toplumsal, ekonomik ve siyasal dokuyu özetleyerek demokrasinin bu bölgeye ithal edilerek bölge devletlerince benimsenmesinin mümkün olamayacağını göstermeye çalışalım.

Toplumsal doku açısından incelediğimizde Orta Doğu devletlerinin çoğunda toplumlar geleneksel ve muhafazakar yapıdadır, bu toplumlar tamamen ülke içi ve bölgesel çekişmelere bulaşmış durumdadır; toplumsal sınıflar arasıdaki uçurum çok büyüktür. Tüm bunların yanında, Orta Doğu’da yaygın iki mezhep olan Sünnilik ve Şiilik bölgede sorunlara yol açmaktadır. Yüksek doğum ve düşük okuryazarlık oranı toplumsal sorunların bir diğer kısmını oluşturmaktadır. Doğum oranının yüksek olması nedeniyle aileler, yoksulluk, işsizlik ve belirsiz gelecek gibi büyük sorunlarla başa çıkmaya çalışırken; düşük okuryazarlık da insanları toplumda, politika ve ekonomideki eksiklikleri anlayamaz duruma getirmektedir. Bu türden bir ortam Orta Doğu halklarını bölgede kötü giden şeyleri değiştirebilmek konusunda daha da çaresiz kılmaktadır.

Ekonomik alanda ise, Orta Doğu devletlerinin çoğu özellikle Körfez devletleri, petrol zengini devletler olmasına rağmen, hemen her alanda dış yardıma bağımlı durumdadırlar. Ayrıca, Orta Doğu bölgesindeki petrol rezervlerinin dağılımı eşit oranda değildir, petrolün bolluğu açısından Körfez devletleri oldukça şanslı durumdayken, bölgenin diğer kısımlarında yer alan devletler bu zenginlikten yoksundurlar. Bunun da ötesinde, bölgenin petrol dışındaki birikimleri ve kaynakları sınırlıdır. Bu toplumlarda refahın dağılımı da dengesizdir. Bu durum, zenginin çok zengin ve fakirin çok fakir olduğu gelişmemiş ve gelişmekte olan toplumların tipik özelliklerini yansıtmaktadır. Bu sorun, milli servetin büyük bölümünün iktidardaki seçkinlerin elinde bulunması gibi bölgede bir başka sorunu da beraberinde getirmektedir. Böylece, bu toplumdaki yöneten seçkinler daima sıradan insanlara oranla şaşırtıcı biçimde zenginlik içindedirler.

Orta Doğu toplumlarındaki politik durumu gözden geçirdiğimizde, toplumsal ve ekonomik sorunlar, bu devletlerin uğraşmak zorunda olduğu şiddetli siyasal sorunlar yanında muhtemelen hafif kalacaktır. Öncelikle, rastgele kurulmuş bulunan Orta Doğu devletlerindeki siyasal rejimler, dini veya etnik ayrılığa ya da tek bir aileye dayalıdır. Örneğin, Lübnan’da Müslüman çoğunluk Hıristiyan Maruni azınlık tarafından, Filistin’de Arap çoğunluk Yahudi azınlık tarafından yönetilmektedir, Suud ailesi Suudi Arabistan’da, Haşimi ailesi Ürdün’de iktidardadır, Suriye’de de Sünni çoğunluk Alevi azınlığın yönetimi altındadır. (Çandar, 1983, s.36) İkinci olarak, Orta Doğu devletlerinin çoğunun yönetimlerinde antidemokratik uygulamalar benimsemiş despot ve totaliter liderler bulunmaktadır. Liderler, halkı Batı tarzı demokratik kurallarla bütünleşmeye yönlendirdiklerinde ayrıcalıklı konumlarını kaybedebileceklerini düşünerek reformlardan uzak durmaktadırlar. Bir kez başa geçenler yıllarca iktidarda kalmaktadır. “Hiçbir Arap devlet başkanı (Lübnan hariç) bir nesil süresince demokratik yollarla değişmemiştir: Arap liderlerin ortalama görevde kalma süresi 22 yıldır”. (The Economist, 1997) Bu despot ve totaliter liderler, yönettikleri ulusa kendi malıymış gibi davranmaktadırlar. (Farhang, 1993, s.4) Aslında, Orta Doğu liderlerinin bu despot ve totaliter uygulamaları onlara, yetkileri daha geniş bir iktidar olanağı vermiştir. (İbrahim ve Wedel, 1997, s.21) Üçüncü olarak, iç veya dış politika tercihleri uluslararası kabul görmüş kurallara göre değil başka belirleyicilere göre tespit edilmiştir. Din, ideoloji, etnik köken, servet, kişisel çevre ve tarihi rekabetler, tümü Orta Doğu bölgesinde politikayı şekillendiren belirleyicilerdir. Bu nedenle, açıktır ki Orta Doğu’daki tüm politikalar ancak bölgesel çaptadır. (Green, 1992, s.12) Son olarak, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez kabul edilen siyasal katılım Orta Doğu toplumlarında oldukça sınırlıdır. Siyasal katılımın az oluşu, siyasi liderlerin keyfi yönetimini kısıtlayan en önemli faktörlerden birini ortadan kaldırmaktadır.

Tüm bu gerekçelere dayanarak Orta Doğu’da en azından uzun bir süre demokratik sistemin kurum ve kurallarının tesis edilmesinin mümkün olamayacağını söyleyebiliriz. Bu makalenin “Orta Doğu’nun Gelecekteki Olası Görünümü” başlıklı Amerika’nın Orta Doğu bölgesine ilişkin asıl amaçlarının açıklandığı son bölümünü incelediğimizde ABD’nin Irak’ı demokratikleştirmek için değil başka nedenlerle bu devlete müdahalede bulunduğu açıklıkla anlaşılacaktır.

Türkiye Orta Doğu Devletleri İçin Bir Model Olabilir mi?
Amerika’nın Irak’a müdahalesi ve ardından başlattığı Irak’ın yeniden yapılandırılması projesi kapsamında sıklıkla dile getirilen Türkiye’nin Orta Doğu devletlerine demokratik, laik ve seküler yapısıyla bir model teşkil edebileceği görüşüne çeşitli iç ve dış faktörlerin varlığı dolayısıyla fazla itibar edilmemelidir. Bu faktörler kısaca incelendiğinde bu türden bir planın uygulanmasının mümkün olamayacağı anlaşılacaktır.

Öncelikle model olarak kendisini sunacak ya da model olarak bir başka devlet tarafından sunulacak devletin ekonomik ve siyasal istikrar ve gelişmişlik açısından model olarak sunulan devlet ya da bölgenin arz ettiği ekonomik ve siyasal istikrar düzeyinden daha yüksek bir düzeyde bulunması gerekmektedir. Oysa Türkiye ekonomik açıdan yüksek enflasyon oranı, ordunun modernizasyonuna ayrılan bütçe ve Kürt sorununun getirdiği sosyo-ekonomik yük gibi nedenlerden dolayı bazı önemli dezavantajlara sahiptir. Ekonomik sorunların yanı sıra siyasal açıdan da Türkiye’nin bir model olabilmek için bazı engellere sahip bulunduğunu söyleyebiliriz. Hem bazı yasa dışı örgütlerin faaliyetleri ve çeşitli grupların daha fazla düşünce özgürlüğü talepleri gibi iç siyasal problemler, hem de Yunanistan’la arasındaki Kıbrıs sorunu, Ege kıta sahanlığı, Ege hava sahası, Ege adalarının silahlandırılması ve AB üyeliği gibi dış siyasal problemler nedeniyle Türkiye siyasal olarak bir model olabilmek için yeterince istikrarlı bir ülke sayılamaz. Bu iç ve dış siyasal problemlerden başka, çok sık hükümet değişikliği de Türkiye’nin Orta Doğu’ya bir model olması yolundaki engellerden bir diğeridir. Belirtilen bu başat iki iç engelin yanı sıra bazı dış engeller de Türkiye’yi bu türden bir planı uygulamada oldukça sınırlandırabilecek özelliklere sahiptir. Öncelikle Orta Doğu devletlerinin kendi aralarındaki etnik, sosyal ve siyasal sorunlar bir ortak hareket tarzının ve işbirliğinin oluşmasını engellemektedir. Türkiye’nin model ülke olarak takdimi Orta Doğu genelinde çatlak seslerin yükselmesini beraberinde getirecektir. Bunun yanı sıra, bölgede yer alan ülkelerden bazılarının Türkiye ile sorunları mevcuttur ve yine Arap Orta Doğusu Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’nın ardından Batı’nın işbirlikçisi ilan etmiştir.

Türkiye’nin Orta Doğu ülkelerine model olmasını engelleyebilecek potansiyele sahip tüm bu dış faktörler kapsamında kanımca en önemlisi Türkler ve Araplar arasındaki ilişkilerin bazı tarihsel gerçekler ve önyargılarla şekillenmiş olmasıdır. Her şeyden önce, her iki toplum da birbirine güvenmemektedir. Türkler, Araplar’ın Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yabancı güçlerin yanında yer aldığı gerçeğini unutmazken, Araplar da “XIII. Yüzyılın ortalarında Abbasi İmparatorluğu’nu yıkan Moğolların köken itibariyle Türk olduklarına inanmaktadırlar”. (Akgönenç, 1993, s.69) Araplar tarih boyunca geri kalmışlıklarının nedeni olarak Türkleri göstermiş, Osmanlı toplumundaki ayrıcalıklı konumlarına rağmen bu iddiaya dayanarak Osmanlı İmparatorluğu’na karşı sık sık ayaklanmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Müslüman Türklerle Müslüman Araplar arasındaki fark daha da belirgin hale gelmiştir. Araplar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra gerçekleştirilen reformların Türkiye’yi Arap komşularından uzaklaştırdığına inanmaktadırlar. Özellikle, 1922’de Saltanat’ın ve 1924’de Halifeliğin kaldırılması, 1928’de Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin kabulü ve Batı hukukunun benimsenmesi Türkleri Araplardan tamamen ayıran girişimler olduğu düşünülmektedir. Araplar, Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığına inanılan emperyalist amaçlarını sürdürmeye istekli olduğu fikrini de savunmaktadırlar. Bu nedenle, Türkiye’ye oldukça eleştirel biçimde yaklaşmakta (Kürkçüoğlu, 1987, ss.9-10) ve Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı, özellikle de ABD ile yoğun siyasal ve ekonomik ilişki içinde olmasından rahatsızlık duymaktadırlar. Daha kötüsü, Araplar, Türklerin ancak siyasal olarak yalnız kaldıkları veya ekonomik olarak yetersiz oldukları zamanlarda kendileriyle ilişkilerini geliştirdiklerini düşünmektedirler. Aslında, bu düşüncenin haklılığı Türkiye’nin 1963-1964’deki Kıbrıs Krizi ve 1973’deki Petrol Krizi esnasında benimsemiş olduğu tavır neticesinde kanıtlanmıştır.

Türkiye ise, Cumhuriyetin kurulduğu dönemde hakim olan temel dış politika ilkelerinden biri olan; “hiçbir ülkenin iç işlerine karışmamak” ilkesine bağlı olarak Araplarla ilişkilerini belli bir mesafede tutmaktan yana olmuştur. Ülke sınırlarının rastgele çizilmiş olmasından dolayı bölgenin sıklıkla etnik çekişmelere sahne olması, müdahaleci politikaları uygulamama açısından Türkiye’yi daha da kararlı kılmıştır. Türkiye, bu devletlerdeki siyasal rejimlerin demokratik olmayışından dolayı da Arap devletleriyle ilişkilerini geliştirmeye pek ilgi göstermemiştir. Siyasal katılımı, konuşma ve düşünce hürriyetini vb. engelleyen despot ve totaliter anlayış, yönetim düzeyinde rastlanan başlıca iki özelliktir. Bunun da ötesinde, Orta Doğu’daki etnik çekişmeler, Türkiye’yi bölgeden uzaklaşmaya bir anlamda zorlamıştır. Son olarak, Türkiye, Orta Doğu devletleriyle ilişkilerini geliştirmenin kendi ulusal güvenlik kaygıları açısından Nato’nun önde gelen müttefikleri ve özellikle ABD’yle ilişkiler geliştirmekten çok daha az yarar getireceğini görmektedir. Böylece, yukarıda sözü edilen nedenlere bağlı olarak Türkiye, II. Dünya Savaşı’ndan itibaren Batı’ya yönelmiş, bir anlamda Arap devletleriyle olan ilişkilerini kısmen isteği dahilinde kısmen de isteği dışında ihmal etmiştir.

Tüm bu açıklamalar dikkate alındığında Türkiye’nin Orta Doğu devletleri için bir model olarak kabul edilmesinin imkansız olduğunu söyleyebiliriz.

Orta Doğu’nun Gelecekteki Olası Görünümü
Irak özelinde ABD tarafından sürdürülen faaliyetler ve yine Amerikan yönetimince çeşitli aralıklarla İran ve Suriye gibi Orta Doğu devletlerine ilişkin olarak yapılan açıklamalar Orta Doğu bölgesinde yakın gelecekte radikal bazı değişimlerin yaşanacağına dair somut işaretlerdir. Bu başlık altında ABD’nin Irak’ı yeniden yapılandırma çalışmalarının devam ettiği ve Irak’a uygulanan ambargonun kaldırıldığı sürecin sonrasında hem yeni Irak’ta hem de yeni Orta Doğu’da ne türden gelişmelerin olabileceğine ilişkin bazı olumlu ve olumsuz varsayımlarda bulunacağız.

1. Orta Doğu bölgesindeki siyasi karmaşa ve düzensizlikten bugüne dek fayda sağlamayı başarmış olan İran ve Suriye gibi devletler uzun vadede Amerika’nın güdümünde tesis edilecek Orta Doğu düzenini marjinalleştirebilmek için terörist grupların illegal faaliyetlerine yoğun destek vereceklerdir. Ancak Tahran-Şam stratejik ilişkisi eski yoğunluğunu sürdüremeyecektir.
2. Hamas, İslami Cihad, Hizbullah gibi kendi varlık sebepleri Orta Doğu’nun istikrarsız yapılanmasının devamına bağlı olan terör örgütleri Irak gibi revizyonist bir devletin eksilmesi ve bölgeyi terörden arındırma sloganıyla Orta Doğu’yu fiilen işgal etmiş olan ABD’nin varlığıyla birlikte radikal faaliyetlerini bölgede karmaşa yaratmak amacıyla artırarak devam ettireceklerdir.
3. Amerika’nın bölgeye demokrasi getirmek için değil de totaliter rejimleri yıkarak çok partili sistem yaratarak İsrail’in Arap Orta Doğusu kapsamında sesini duyurabilmesini sağlamak amacıyla bölgeye girdiği açıktır. Bu durum kısa vadede İsrail karşıtı tavrı ortadan kaldıracak uzun vadede ise Orta Doğu bölgesini Amerika-İsrail ikilisinin güdümüne sokacaktır.
4. Irak’a on üç yıl süreyle uygulanmış olan ambargonun kaldırılmasıyla birlikte petrolün yeni patronu ABD olacaktır. Bu durum, Amerikan yönetimlerinin siyaseten elini güçlendirip, bu devleti Orta Doğu’nun hakimi kılacaktır. Bu türden bir gelişme Rusya Federasyonu’nun olası Orta Doğu planlarını da dolaylı yoldan etkileyecektir.
5. ABD’nin Irak’a fiilen yerleşmesi ABD karşıtı Orta Doğu cephesini etkinsizleştirirken; Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan gibi ABD yanlısı Orta Doğu cephesinin ise bölgedeki konumlarını güçlendirecektir.
6. Bölgedeki ABD varlığı kitle imha silahı üretimini durduracak ya da büyük ölçüde azaltacaktır.
7. II. Körfez Savaşı ile birlikte Orta Doğu’nun odak noktası Arapların toprakları dışına kayarak Orta Doğu bölgesi Orta Asya bölgesi ile stratejik açıdan birleşecek ve Müslüman nüfusun bulunduğu Orta Asya bölgesi Orta Doğu coğrafyasının bir parçası olarak tanımlanmaya başlayacaktır. Afganistan operasyonunu kolaylaştırmak bahanesiyle Orta Asya bölgesinde yer alan üç ülkede askeri üs kuran ve Irak’a demokrasiyi getireceği bahanesiyle Orta Doğu’yu kendisine göre yeniden yapılandırmaya başlayan ABD’nin her iki bölgede de oldukça etkin bir duruma gelmesi her iki bölgede yer alan petrol rezervlerinin yoğunluğu düşünüldüğünde oldukça anlamlıdır.
8. Irak’a düzenlenen operasyon esnasında Washington’a sınırlı destek veren Türkiye Amerika ile mevcut stratejik ortaklığını kaybetmese de bir süre Amerika’nın Orta Doğu politikalarına dahil edilmeyecektir.

Sonuç
Amerika’nın Irak özelinde Orta Doğu bölgesine fiilen yerleşmesi Orta Doğu bölgesinin güç dengesinde ciddi dönüşümler yaratacaktır. Bu radikal dönüşümler sadece ilgili bölgeyi etkilemekle kalmayıp uluslararası ilişkilerin de yeniden belirlenmesini gerektirecektir. Bölgede yer alan İran, Suriye ve Türkiye’nin durumu; Orta Asya ve Orta Doğu’nun stratejik açıdan birleşmesi ve Moskova’nın tavrı, Fransa-Almanya ve ABD-İngiltere grubunun ilişkileri, Birleşmiş Milletler örgütünün yapısı ve işlevi, ABD’ye cephe alan AB üyelerinin Türkiye’nin AB üyeliğine ilişkin tutumları, Nato-Avrupa ordusu ilişkileri ve ABD-Türkiye stratejik ortaklığı gibi unsurlar bir süre daha belirsizliğini korumaya devam edecektir.

KAYNAKÇA
Green, Jerrold D. (1992). “Iran’s Foreign Policy Between Enmity and Conciliation”. Current History, no.570.
Ibrahim, Ferhad ve Heidi Wedel (1997). Ortadoğu’da Sivil Toplumun Sorunları. (Çev. Erol Özbek). Istanbul: Iletişim Yy.
Farhang, Mansour (1993). “The United States and the Question of Democracy in the Middle East”. Current History, no.570.
McGhee, George (1992). ABD-Türkiye-Nato-Ortadoğu. (Çev. Belkıs Çorakçı). Istanbul: Bilgi Yy.
Bulut, Faik (1997). “The New Map of the Middle East”. Ole Hoiris ve Sefa Martin Yürükel (Eds), Contrasts and Solutions in the Middle East. Aarhus: Aarhus University Press.
Feuer, Guy (1990). Çağdaş Orta Doğu Araştırma Kılavuzu. (Çev. ve Annex Davut Dursun). Istanbul: İşaret Yy.
Yıldız, Yavuz G. (1993). “Ortadoğu’da Silahlanma ve Militarizm”. Sabahattin Şen (Ed.), Su Sorunu, Türkiye ve Ortadoğu. Istanbul: Bağlam Yy.
Gürel, Şükrü S. ve Özlem G. Ergün (1993). “İkinci Petrol Krizi Sonrasında Ortadoğu Petrolleri ve OPEC”. Sabahattin Şen (Ed.), Su Sorunu, Türkiye ve Ortadoğu. Istanbul: Bağlam Yy.
Gresh, Alain and Dominique Vidal (1991). Orta Doğu. (Çev. Hamdi Türe). Istanbul: Alan Yy.
Chistyakov, Alexei (1995). “The Middle East in the Light of Geopolitical Changes”. International Affairs (Moscow), no.8.
Mac Donald, Charles G. (1988). “U.S. Policy and Gulf Security”. Robert G. Darius et al. (Eds), Gulf Security into the 1980s. California: Hoover Institution.
Kuniholm, Bruce (1984). Persian Gulf and the United States Policy. California: Regina Books.
Çandar, Cengiz (1983). Ortadoğu Çıkmazı. Istanbul: Hil Yy.
The Economist, 7-13 June 1997. “Arab Autocracy For Ever?” .
Mughisuddin, Oya Akgönenç (1993). Turkey and the Middle East: Systemic and Subsystemic Determinants of Policy 1960-1975. Ankara:Dış Politika Enstitüsü.
Kürkçüoğlu, Ömer (1987). “Development of Turkish-Arab Relations a Historical Appraisal”. Ali L. Karaosmanoğlu ve Seyfi Taşhan (Eds), Middle East, Turkey and the Atlantic Alliance. Ankara: Dış Politika Enstitüsü.

Yazar: Gamze Güngörmüş Kona

Kaynak: Görüş Dergisi (TÜSİAD Yayın Organı) – Sayı 55 – Haziran-Temmuz 2003

Print Friendly

Nedir

İlginizi Çekebilir

Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi

Hamit Bozarslan, tarih ve siyasal bilimler alanında doktora yapmış olup, tarihçi, siyaset bilimci kimliği ile …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

 

porno seyret